Anasayfa / Yazarlar / Neden sadık yârin kara topraktır?

20 Ağustos

Neden sadık yârin kara topraktır?

Tasarının zeytinlikle ilgili maddelerinin geri çekilmesi geçici bir sevinç. Zeytinlikleri, belli ki, bir gün kaybedeceğiz, hedefimiz 2023


Haziran ayında Meclis’e, 2004’ten beri defalarca sunulan bir değişiklik önerisi, Üretim Reform Paketi adı altında tekrar sunuldu. Belki bu konu hakkında çıkan polemikleri takip etmişsinizdir, ama ben yine de kısa bir özet geçeyim.
 
Reform Paketi, 1939 yılında yapılmış 3575 Sayılı Zeytinliklerle İlgili Kanun’un değiştirilmesini öngörüyor. Zeytincilik ve zeytin üretimini geliştirmek ve üretimi yasal mevzuata dair etmek amacıyla yapılan bu kanun ile yabani zeytin ağaçlarının sahiplendirilmesi amaçlanıyordu. Daha sonra 1995 yılında, zeytinlik ağaçlarının içinde veya üç kilometre çevresinde zeytinliğin gelişmesini engelleyecek veya durduracak toz ve duman çıkartan tesislerin veya kimyevi atık bırakan tesislerin yapılmasını engelleyen kanun değişikliği yapıldı. 2004’ten beri bu konu hakkında bir kanun değişikliği yapılması için çeşitli girişimlerde bulunuldu. Çıkartılan bir yönetmelikle her şeyden öte tutulmasına alıştığımız, birçok şeyin kılıfı haline gelen kamu yararı öne sürülerek, var olan kanunlar üzerlerinde herhangi bir değişiklik yapılmadan bypass edildi.
 
Sonuçta Reform Paketi, dönüm başına 15’ten az zeytin ağacı bulunan alanları zeytinlik tanımından çıkartarak konut ve turistik tesis yapımına açmayı, daha da kötüsü maden ocağı ve sanayi tesisi inşaatına bu bölgelerde izin vermeyi amaçlıyordu. Zeytinciler Birlikleri ise, zeytinlikleri koruyan kanunun 1995’teki hâliyle kalmasını istiyor, yani zeytinliklerin zeytinlik olarak.
 
Konunun detaylarını daha çok anlatmayı, İstanbul Bilgi Üniversitesi Ekonomi Bölümü Araştırma Görevlisi arkadaşım Orkun Doğan’a (https://www.youtube.com/watch?v=46CswQRWgf4) bırakıyorum. İtirazlar ve mücadele sonuç verdi, ama Doğan’ın dediği gibi, bu hükümet bu değişikliği ve rant için zeytinlikleri yok etmeyi kafasına koyduğu için, kanun değişikliği tasarısının zeytinlikle ilgili maddelerinin geri çekilme ancak geçici bir sevinç. Zeytinlikleri, belli ki, bir gün kaybedeceğiz, hedefimiz 2023.
 
Reform Paketi’nin sunulması üzerine tasarıya karşı çıkan milletvekillerin yanı sıra, zeytin ağacının ve doğanın katliamının önün geçmek için çeşitli zeytinciler birlikleri, aktivistler ve sanatçılar, “Rant için zeytin ağaçlarına kıymayın, “dedi.
 
Bu sanatçıların arasında Tarkan da vardı. Twitter’dan şöyle yazdı: “Bir ülkenin en büyük nimeti, değeri onun doğasıdır. Zeytin ağaçları Anadolu’nun hazinesidir, belleğidir. Rant için zeytin ağaçlarına kıymayın,” ve sonra da bir zeytinlik fotoğrafını #ZeytinAğacınaSadakat hashtag’iyle yayınladı.
 
Adalet ve Kalkınma Partisi’nin hak anlayışını ve politika kurgusunu göz önüne seren can alıcı laflar ise bundan sonra edildi. Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanı Faruk Özlü, Tarkan’a cevap vermekten çekinmedi: “Tarkan’ın zeytinlikleri mi varmış, ne yapacakmış zeytinlikleri? Tarkan’ın şarkılarını seviyoruz. Tarkan şarkılarını söylesin.”
 
Tarkan’ın hangi mülkiyetten ne kadar pay alırsa, devlete ne kadar para kazandırırsa konuşabileceğiyle ilgili açıkça fikrini belirten Bakan Özlü’yü şimdilik bir kenara bırakıp, doğayla ilgili mülkiyet fikrini az bir şey de olsa kurcalayabilmek için biraz geri gideyim.
 
Doğanın ve çevrenin her insanın kullanımına açık, dolayısıyla da mülkiyetten muaf olduğu fikrinin yaşadığımız çağda mülkiyetlerin özelleştirilmesi ve özel mülkiyetler üzerindeki tasarrufların kamu yararı ya da insan hakları gibi sınırlayıcı birtakım diğer olgular yoluyla dengelenmeye çalışıldığı, mahkemelerin kapitalizmin en büyük destekçisi ve hatta tamamlayıcı unsuru olduğu modern hukukta yeri olmasa da, çok gerilere gidiyor. Tabii bu sayacağım kişiler hâlihazırda modern hukukun reddettiği, en azından prosedürel olarak çok da yanaşmadığı doğal hukukçuların başının altından çıkmış.
 
Bugünkü hukukumuzun, özellikle özel hukuka dair kısmının Roma Hukuku gibi büyük ve işleyen bir imparatorluğa dayandığını gururla anlatıyoruz ya... Justinianus, hukuk birliğini yeniden sağlayabilmek için 450’li yıllarda kanunlaştırma çalışmalarını yapmış II. Tehodosius’un mirasını devam ettirerek, 500’lü yıllarda Corpus Juris Civilis’i hazırlattı. Corpus Juris Civilis’in tam bir derleme bölümü olan Digesta I’in 2-3’te doğanın herkese ait olduğunu söylüyor. Bunu, doğal hukuk teorisini devam ettiren Hugo Grotius, sadece açık denizlerin serbestliği ilkesiyle değil ama derelerin, göllerin, havaların herkese ait olduğunu söyleyerek devam ettiriyor. Ekilmiş ağaç mülkiyete dahil, ama kendinden biten ağaç, yabani zeytin, herkesin.
 
Bu doğal hukuk anlayışı tabii ki bugün, özellikle mülkiyetli topraklar üzerinde (zamanlar da mülkiyetli üretim arazileri üzerinde olmadığı gibi) yok. Modern pozitif hukuk, uluslararası belgeleriyle, anayasalarla çevre hakkının anayasalarda uygulanış biçimlerini, uluslararası mahkemeler de çevre haklarını, insan özgürlüğünü (Evrensel Beyanname 1. Madde) ve keyfiyeten sınırlanamayacak mülkiyet haklarını (Evrensel Beyanname 17. Madde) dengeleyebilmek adına birçok belge üretip tüketiyor. Fakat önemli olan, belki de, en azından düşünsel olarak en başa dönüp çevrenin herkesin hakkı olduğunu bir anlığına da düşünmektir. 
 
Çevre bir insan hakkıdır. Her insana ait özel bir haktır. 2000 yıllık zeytin ağacı, Tarkan’ın dediği gibi köklerine ve atalarına çok önem veren bu hükümetten çok daha önce yaşıyordu. Ama AKP hükümetine göre, bu 2000 yıllık kökleri, nefes aldığımız doğayı, bizi yaşatan ağacı koruyabilmek, bunlar hakkında bir söz sahibi olabilmek için, devlet nezdinde o ağaçların aidiyetinin bizim adımız altına onaylı olması gerekiyor. Devlet, mülkiyeti olmayan, mülkiyetlerin tasarrufu hakkında konuşamaz, diyor.
 
Mülkiyeti çok daha geniş düşünün, çok suçlansa, kapitalizmin fikir babası ilan edilse de, John Locke’un anladığı şekliyle mülkiyeti düşünün. Ve tüm bu “Tarkan polemiğini”, tam da Bakan Özlü’nün savunduğu şekliyle hayal edin. Yani, her şeyin mülkiyet hakkı üzerinden masaya yatırıldığını. Kişinin kendi üzerindeki mülkiyetini bir alınabilir satılabilir meta haline getirmeksizin mülkiyet fikrine kişinin kendi üzerindeki mülkiyetine genişletin. Ve, bir anlığına bile olsa, mülkiyet hakkımızın olmadığı alanlar (sadece coğrafi değil, hayatın diğer tüm alanları da dahil) üzerinde söz hakkımızın olmadığı kuralını kabul ettiğimizi düşünün.
 
Herhangi bir mülkiyetin zarar görmediyse konuşma.
 
Başkasının bedeni yanarak, açlıktan yok olabilir; başkasının yaşam üzerindeki mülkiyeti devletin o bedenler üzerindeki tasarrufları sonucunda hiç bilmediği topraklarda son bulabilir. Bizim mülkiyetimiz bundan zarar görmediği sürece, konuşma hakkımız yok. O zaman, hem beden hem de diğer mülkiyetlerimiz üzerinde iki kişinin hakkı var; bizim dışımızda, hattâ daha çok, devlet kişisinin.
 
Hükümetin imzaladığı ya da taraf olmak durumunda kaldığı yığınlarca sayfa sözleşmelerin ruhundan hiç anlamadığı bir şey var lâkin. Her şeyi, kendi bedenimi bile Bakan Özlü’nün oturttuğu “mülkiyet-zarar” şablonuna oturttuğumda bile, Bakan Özlü’nün kendi icat ettiği kural, zeytinliklerin ya da başkalarının bedenlerinin ve hayatlarının yok edilmesine sessiz kalacağımız anlamına gelmiyor. Çünkü başkasının bedeni üzerine verilen zarar, benim hayatım üzerimdeki mülkiyete zarar veriyor.
 
Madem mülkiyet üzerinden düşünüyoruz, o zaman şöyle diyelim: Mülkiyetime ortak olan devletin, mülkiyetine ortak olduğu diğer kişilerin mülkiyetine zarar vermesi, benim yaşamdaki mülkiyet hakkımı da tehdit eder. Başka bedenlerin ve başkasının mülkiyetindeki zeytinliklerin yok edilmesi benim yaşama mülkiyetimi zarar verdiği noktada, Bakan Özlü’nün kendi koyduğu kurala döneriz ve o zaman, bu yok edilmeler üzerine söz söyleme hakkımız doğar. Aksini söylemek, ya da Bakan Özlü özelinde AKP hükümetinin yaptığı, insanlığın tanımını değiştirmeye teşebbüstür.
 
İşte, tam da o nedenle, mülkiyetimiz olmadığı hâlde başkasının zeytinlikler üzerindeki tasarrufları ya da devlet güçlerinin başka bedenler üzerinde iddia ettiği ortak mülkiyetin sonucu olarak katliamlarına söz söylemek de hakkımızdır. Çünkü, mülkiyet, ortak. Doğal hukukçuların anlattığı gibi olmasa da, tamamen bir mülkiyet teorisi üzerine yapılmış bir devlet anlatısı olsa da, başkalarının kendi bedenleri ve zeytinlikleri üzerinde devletin tasarrufları üzerine söz söyleme hakkına sahibiz.
 
Ya da, Mahsunî Şerif’in Tokat’ta ya da Amasya’da bir dostlar meclisinde Âşık Veysel’e söylediği sitem dolu sözleri de hatırlar ve Bakan Özlü’ye sitem edebiliriz. Mahsunî ne kadar da iyi anlamış, devletin, Bakan Özlü’nün bahsettiği “mülkiyet-zarar” ilişkisi üzerine kurulduğunu... Sadece mülk sahibinin konuşmaya hakkı olduğu bir devlet anlatısına ve bunun bir neferi ilan ettiği Veysel’e kırgın Mahsunî diyor ki, “Tabii ki senin sadık yârin toprak olur a Veysel! Sen ki toprak sahibisin, biz ki toprağın sırrını fakirden sormayanlar; tabii ki sen ölünce toprağa gireceksin, biz ise ölüp bilinmeyenlere karışacağız denizde.”
 
Ne kadar da haklı Mahsunî, Veysel’e kızarken...
 
“Toprağı olanlar toprağa söver
Toprağı olmayan bağrını döver
Babamın toprağı var ondan över
Neden sadık yârin kara topraktır?
 
Toprağın sırrını fakirden sormam
Öyle boş boşuna kafamı yormam
Denizde ölürüm toprağa girmem
Neden sadık yârin kara topraktır?
 
Ben dünyadan doya doya giderim
Tarihten sızarak soya giderim
Kafam kızar ise aya giderim
Neden sadık yârin kara topraktır?
 
Sorun ki insanlar neye taptılar
Başlan kesip de ayak öptüler
Gözünü yediler heykel yaptılar
Neden sadık yârin kara topraktır?


Koyun vermiş, kuzu vermiş, ot vermiş
Fakirin hakkını neden kıt vermiş
Fakirler ot yutmuş, beyler et yemiş
Neden sadık yârin kara topraktır?”
 

Paylaş

Twitterda Paylaş Facebookda Paylaş Google Plusda Paylaş
?
?
?
?
?

P24’E BAĞLAN

Güncel bilgilerilerden /duyurulardan haberdar olmak için mail listemize kayıt olun.

Powered by PXLDeN Design