Anasayfa / Yazarlar / Mesele “demokrat olup” anlamamakta mı?

04 Aralık

Mesele “demokrat olup” anlamamakta mı?

AYM sürpriz bir şekilde 5 Aralık’ta Mehmet Altan’ın, 6 Aralık’ta ise Selahattin Demirtaş’ın dosyasını karara bağlama kararı aldı

 
 
CHP GenelBaşkanı Kemal Kılıçdaroğlu, 21. 11.2017 tarihli grup toplantısında, Hürriyet Gazetesinin de bir gün sonra “Gazeteciye 3 Müebbet” başlığı ile öne  çıkardığı, tutuklu gazeteciler ile ilgili çok önemli bir garabete dikkat çekti.
 
Önce CHP Genel Başkanı’nın konuşmasının o bölümünü anımsatayım;
 
 “Şu garabete bak. Gazeteciler hapiste. 57 gazeteci 3 kez ağırlaştırılmış müebbetle yargılanıyor. Uçağa binip gelip Meclis’i bombalayan ve bombalama emrini veren adam 1 kez müebbetle yargılanıyor. Yargıtay “cebir ve şiddet” gerekir diyor, bir kişinin müebbetle yargılanması için. Gazetecinin cebir ve şiddeti var mı? Hayır. Ne yaptı? Yazı yazdı. Uçağa bindi mi? Hayır. Eline silah aldı mı? Hayır. Adam vurdu mu? Hayır. Adam öldürdü mü? Hayır. Ne yaptı? Yazı yazdı. Sen misin yazı yazan!
 
Aslında yaşadığımız dönemin çok acıklı resimlerinden biri bu.
 
Ama sorunun cevabı şu; siyasal iktidar sorunları çözmeyip, çıkmaz sokaklarda kayboldukça kısacası ülkeyi yönetemedikçe algı operasyonu ile durumu idare etmeye, gözleri boyamaya uğraşıyor.
 
Algı opreasyonu ile ülke yönetmenin,  gerçeklerin üzerini örtmenin, olmayanı varmış gibi gösteren bir hokkabazlığın en önemli enstrümanı da iğdiş edilmiş asıl varlık nedeninden kopartılmış iktidar medyası ve dumura uğratılmış bir yargı.
 
Gerçek gazetecilik,  sorgulamak, sormak, fikri takip, bu “algı” üzerinden yürüyen dönemin en korktuğu, korktuğu kadar da nefret ettiği meslek oldu.
 
Amaç, algı ve propaganda yürüsün, lime lime dökülen asıl resim, çok farklı olan gerçekler ortaya çıkmasın.
 
Sırf bu nedenle gazetecilik, darbecilikten, yorumculuk, meclisi fiilen bombalamaktan daha tehlikeli hâle geldi siyasal iktidar için.
 
Eli kanlı darbeciye bir müebbet istenirken, kâğıt ile kalem arasında yaşam dokuyan gazetecilik 3 kez müebbet ile çile dolduruyor. Algı bozulmasın, kitleler uyanmasın diye.
 
Kılıçdaroğlu’nun vurgusu da tam bu noktada zaten.
 
Demokrasiden yana isen, kendini demokrat olarak niteliyorsan, yaşadığın ülkenin özgürlükçü bir yönetime kavuşmasını istiyorsan en önemli iki temel kavramdan da taviz vermemek gerekir.
 
Bunlardan biri “fikir ve ifade özgürlüğü”, ikincisi halkın oyuyla kendi sözcüsü hâline getirdiği seçilmişlerin konumu. Enis Berberoğlu’nu, Selahattin Demirtaş ve diğerlerini anımsayın.
 
Bu bağlamda basın özgürlüğü olmayan, seçilmişlere de keyfe keder dokunulabilen bir ülkede demokrasi olmaz, olamaz. Tüm özgürlükçü dünya da tam da bu nedenle Türkiye’deki zulüm karşısında ayağa kalkmış durumda.
Kemal Kılıçdaroğlu’nun sözünü ettiği 57 gazeteci arasında başvuruları AİHM tarafından kabul edilen 10 gazeteci var. AİHM’nin yakın bir zamanda davaları ele almaya başlayacağı biliniyor.
 
Ancak AYM bu hafta sürpriz bir şekilde 5 Aralık’ta gazeteci Mehmet Altan’ın davasını, 6 Aralık’ta ise Selahattin Demirtaş’ın dosyasını karara bağlama kararı aldı.
 
Sürpriz dememin sebebi; bu dosyaların aylardır karar verilmek üzere bekliyor olmasından. AYM ısrarlı sessizliğinden vazgeçmiş.
 
Umarım, aylardır ısrarlı derin sessizliğinden vazgeçen AYM, önceki isabetli kararlarından vazgeçmez, bu garabet döneme noktayı koyar.
 
AİHM’de karar için bekleyen dosyalarda, AYM’nin ülkeye ve hukuksal düzeni koruma sorumluluğuna göre görmezden gelemeyeceği gelişmeler yaşanıyor.
 
Türkiye’deki “düşünce ve ifade özgürlüğü” ihlali öyle bir noktaya geldi ki AİHM’deki davaya, tarihinde pek rastlanmadık bir şekilde demokrasi kültürünün siyasal beşiği sayılan Avrupa Konseyi, insanlık âleminin temsilcisi konumundaki Birleşmiş Milletler ve uluslararası 10 çok etkin ve saygın meslek örgütü müdahil oldular. Mütalaalarını şimdiden AİHM’e gönderdiler.
 
Keskinleşmiş duygular, kanlı bıçaklı kavgalar, siyasi partizanlık, kişisel husumet söz konusu değilse bir dakika akılcı bir sağduyuyla, fikir özgürlüğü, demokrasi bağlantısına soğukkanlılıkla bakalım diyorsanız, örneğin BM raportörü, Kılıçdaroğlu’nun da demokratik değerler üzerinden gündeme getirdiği 3 kez müebbetle yargılanan gazeteciler için ne diyor kulak verelim. Ya da demokrasiye, basın özgürlüğüne, ilkeli davranışa hiç aldırmadan kendi yandaşlığımızın kurbanı olma şehveti ile yanıp tutuşmaya devam edelim. Karar sizin.
 
Demokrat ve ilkeli olmak ise evrensel hukuk mevcut durumu nasıl değerlendiriyor bir bakalım, bir görelim diyorum.
 
Ve neden fikir ve ifade özgürlüğü ve bağımsız medya söz konusu olduğu zaman, gazetecileri “liberal, kemalist, sosyalist, muhafazakâr” diye ayırmadan “özgür bir basın” için tavır almamız gerektiğini yeniden bilincimize getirelim, hafızamıza kazıyalım.
 
BM Özel Raportörü 10 gazetecinin görülecek olan davaları için AİHM’e gönderdiği yoğun mütalaasının 17.paragrafında “demokrasi medya özgürlüğünü” şöyle açıklıyor:
 
“Basın kamu adına bekçilik yapmadaki hayatî rolü, yükümlülük ve sorumluluklarıyla tutarlı bir şekilde kamuyu ilgilendiren her konuda bilgi ve fikir vermektedir.”
 
Daha sonra devam ediyor. Gelen bir sonraki paragrafa da bakalım; medya özgürlüğü olmaz ise neden demokrasi olmaz?
 
“Özgür bir basın kamuya siyasi liderlerin fikirlerini ve tavırlarını keşfetmek ve bu konuda kanaat oluşturmak için varolan en iyi araçlardan birini ve siyasilere kamuoyunun endişeleri üzerine düşünme ve yorum yapma  şansını sağlar.”
 
Görüldüğü üzere vurgu doğrudan ve çok kuvvetlice “basın özgürlüğü” üzerine yapılıyor. İlke üzerine, ilkelilik üzerine…
 
Bu değerlendirmede doğal olarak kişisellik, düşmanlık, husumet, tarafsızlık, küçük hesap yok. İlkeler var, demokrat duruş var.
 
Bireylerin subjektif yaklaşımları geçerli değil, demokrasinin hukuksal içeriği, özü ve ilkeleri önemli.
 
Türkiye’de görülmekte olan ve müdahil olduğu davalar için BM’nin AİHM’ne gönderdiği görüşü ne?
 
“Yargılama değil, tiyatro…”
 
Çok sıkıntılı bir dönemden geçiyoruz.
 
Siyasal iktidar medyayı susturarak, gözdağı vererek, fiilî darbecilerden daha ağır suçlamalarla gazetecileri hapiste tutarak, gerçeği saklamak, algı üzerinden sanal bir  görüntü yaratmak istiyor. Sessizliği ve korkuyu tek hükümdar hâline getirmek istiyor.
 
Buna hukukçu olsanız da olmasanız da topluca karşı durma zamanıdır.
 
Tüm hukukçuların, yargılanan tutuklu gazetecilerin iddianamelerini incelemeleri ve medya özgürlüğüne ilke olarak sahip çıkma zamanıdır.
 
Duyguya, siyasete, taraftarlığa, tarafgirliğe, husumete köle olmak yerine “demokrasiye, hukuka, basın özgürlüğüne” sahip çıkalım ki tükenmekte olan mevcut özgürlükleri tümden kaybolmadan geri alalım.
 
Acizâne bir  hukukçu olarak benim yapmaya çalıştığım budur.
 
Ayrım yapmadan bu karanlık dönemin hedefinde olanlara bir medya platformu adına karınca kararınca yardımcı olmak basın özgürlüğünü savunmak, BM kriterlerine ses vermek…
 
BM ölçütleri ışığında sizinki ne?
 
CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun deyişiyle sorayım: “Garabetten yana mı, garabete karşı mısınız?”
 
 
 

Paylaş

Twitterda Paylaş Facebookda Paylaş Google Plusda Paylaş
?
?
?
?

P24’E BAĞLAN

Güncel bilgilerilerden /duyurulardan haberdar olmak için mail listemize kayıt olun.

Powered by PXLDeN Design