Anasayfa / Yazarlar / Kan ve vatan: Bir geleneğin şahikası

30 Mart

Kan ve vatan: Bir geleneğin şahikası

Kan savaş ve paranoya ile kurulmuş ulus-devletlerin en kolay kimlik kurma şekli, en işlevsel düşmanlaştırma öznesi, ırkçılığın temelidir


Türkolog Kader Konuk, Metis Yayınları’ndan 2013 yılında çıkan Doğu Batı Mimesis: Auerbach Türkiye’de kitabında, Auerbach’ın sürgün yıllarında özellikle Benjamin’e yazdığı mektubu ilk fark edenin ve hattâ Avrupa Parlamentosu’nda yaptığı bir konuşmada bu mektuptan bahsedenin Mehmet Uzun olduğunu anlatır. Uzun, elbet kendisine çok dokunan ulusal dil konusunda Auerbach’ın yeni ulusal kimlik kurulurken bazılarının dışarıda bırakılmasını anlatmasından bahsediyordu, ama Uzun’un bahsettiği bu mektup, çok daha önemli bir bağlantının adeta fikrî köprüsü görevini görür.
 
Yahudi asıllı Alman filolog Eric Auerbach’ın Naziler iktidara gelince üniversitesinden kovulduktan sonra 1936 yılında İstanbul Üniversitesi’nde Roman Dilleri Bölümü’nde ders vermeye başlamasından itibaren, 1948’de Amerika Birleşik Devletleri’ne gidip 1950’de Yale Üniversitesi’nde profesör olmasına kadar geçen on-on iki yıllık zaman diliminde yazdığı tek şey çığır açacak nitelikteki eseri Mimesis değildir. Auerbach, aynı zamanda 1933’te Paris’e sürgün giden dostu, bir diğer Berlinli Yahudi akademisyen Walter Benjamin’e hayli ilginç içerikler ve detaylı analizler barındıran mektuplar da yazmıştır. İşte Uzun’un Avrupa Parlamentosu’nda bahsettiği mektup, bu karşılıklı yazışmalardan biridir. Benjamin’in “Auerbach’ın Türkiye’de yaşadığı entelektüel olarak değerli ve ilginç tecrübeleri” anlatması için ısrarları üzerine, 3 Ocak 1937 tarihli mektupta Auerbach, Türkiye’deki ulus inşası ve otokratik olarak tanımladığı Kemal Atatürk reformlarını anlatır:  
 
Sonuç: Tarihsel ulusal karakterin eşzamanlı yıkımının eşlik ettiği uçlarda bir milliyetçilik. Almanya, İtalya ve hattâ Rusya (?) gibi ülkelerde herkesin görebileceği bir açıklıkta olmayan bu resim, kendini burada bütün çıplaklığıyla görünüyor… Mevcut uluslararası durumun, bizi, bayağılığın dünyayı istilasına ve Esperanto kültürüne giden kanlı ve dolambaçlı yola sürmek üzere tasarlanmış kaderin bir oyunundan başka hiçbir şey olmadığının gitgide daha çok farkına varıyorum. Bu durumdan, Almanya’da ve İtalya’da “kan ve vatan” propagandasının tüyler ürpertici gerçekliği ışığında şüphelenmiştim, fakat sadece bu ülkede böylesi bir eğilimin neredeyse bir kesinlik kazandığına yönelik kanıt bulunuyor.
 
Auerbach, bayağılığın dünyayı istilasına doğru giden kanlı ve dolambaçlı yolun, çok görünür olmasa da kendisini İtalya’da ve Almanya’da gösterme şekli olarak, orijinal ismiyle Blut und Boden, yani “kan ve vatan/toprak” propagandası olduğunu ortaya koyar. Cemal Tunçdemir, geçen sene yazdığı yine aynı başlıklı bir yazıda [http://t24.com.tr/yazarlar/cemal-tuncdemir/kan-ve-vatan,18308] Nazi dünya görüşünün en temel taşlarından biri olan kan ve vatan/toprak felsefesini şöyle özetliyor:
 
‘Kan ve toprak’ söylemi Otto von Bismarck 1871’de modern Alman ulusunu kurarken ortaya çıkmış romantik milliyetçi ve ırkçı bir zihniyetin formüle edilmiş haliydi. Bu felsefeye göre, şehirlerde Yahudilerle, çingenelerle, diğer toplumlarla karışarak ‘’kanı ve kafası kirlenmiş olanlar’’ değil, köylerde, taşrada, kırsalda yaşayan izole Almanlar gerçek Alman etnisitesinin taşıyıcısıydı. Bu nedenle de devlet politikası, bu Alman ırkı stokunu, yaşadıkları kırsal toprağa (vatan) bağlı tutmalı ve şehirlere göç ederek bozulmalarını engellemeliydi.

‘Kan ve vatan’ ideolojisi, Nazilerin 1930’ların hemen başında iktidara yürümeye başlamasıyla ikinci dirilişini yaşadı. Nazilerin en çok kullandığı sloganlardan biri haline geldi. Hatta Nazilere iktidara gelmeden bir süre önce şehirlerdeki Almanlara, toprağa (kırsal kesimlere) göç çağrısı bile yaptılar. Çünkü kentler, kozmopolitizmi, çoğulculuğu, farklı yaşam ve kültürlere açıklığıyla ‘Alman olmayan her şeyin etkinlik alanı’ydı. 1933 yılında Nazi iktidarı başlayınca ‘kan ve toprak’ partinin ve hükümetin resmi sloganı oldu. Ve hayata geçme şansı bulduğunda, kağıt üstünde durduğu gibi durmadığını gösterdi.

Kan ve Vatan felsefesi, Hitler’in Doğu Avrupa ve Rusya’da toprak işgaline yönelmesine neden olan ‘Lebensraum (yaşam alanı)’ politikasının doğmasına yol açan en önemli faktör oldu. Başka uluslarca yüzyıllardır ‘’işgal edilmiş’’ toprakları, Alman ulusunun yaşam alanı, tarihsel ve doğal hakkı olarak görüyorlardı. Sadece Avrupa’yı yıkıma sürüklemedi. Alman topraklarını da ‘’saf’’ Alman kanıyla doldurdu.

Yine, engellileri, çirkin bedenlileri elimine etme, çocuk sahibi olmalarını engelleme üzerine kurulu ‘üstün ırk yaratma’ politikasına da ‘kan ve vatan’ ideali yol verdi. ‘’Kan ve vatan’’, daha da önemlisi Holokost politikası ve çalışma kamplarında insanlığa karşı cinayetleriyle Almanlar için kuşaklar boyunca sürecek bir utanç bırakarak tarih sahnesinden çekildi. En azından çekildiği sanılıyordu.

Kan, malum, en doğudan en batıya kadar sadece biyolojik olarak yaşamsal değil, toplumsal, tarihsel ve hattâ politik olarak en temeldeki sıvıdır; kan, birçok şeyin simgesi, birçok politik görüşün aslında mesnetsiz temeli, birçok saldırının ve katliamın da kilit noktasıdır. Fakat tüm bu görüşler arasında kan, en çok, faşist hükümetlerin imgesi olagelmiştir. Buna kana dayanan Alman ari ırkından ve Mussolini faşizminden, kana bağlı oluşturulan ailelere dayanan toplum kuruluşları ve Dokunulmazlar sınıfının en azından başlangıçta belirli bir ırk mensuplarına dair olduğu Hindistan kastları da örnek verilebilir. Kan, işgal, yağma, savaş ve paranoya ile kurulmuş ulus-devletlerin en kolay ulus-kimlik kurma şekli, en işlevsel düşmanlaştırma yönteminin öznesi, ırkçılığın en büyük temelidir. Kan, sadece bir soy ırkçılığına temel oluşturmakla kalmaz, aynı zamanda devletler tarafından güdülen sosyal ırkçılık propagandalarına ve stratejilerine döşenen yolda kaldırım taşı görevi görür. Kan ve yarattığı ırkçılık küresi, hem toplumda var olan kutuplaşmaları uçlara çekerek aktif olarak düşmanlaşmış ve bilenmiş bir toplum yaratmakta, hem de söylemde neredeyse tüm totaliter devletlerin kaldıracıdır.
 
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Afrin’e yönelik başlattığı Zeytindalı harekâtına getirilen eleştirilere en sonunda Kemal Kılıçdaroğlu da katıldı ve cumhurbaşkanına yönelik şöyle söyledi: “Ben şimdi burada konuşurken Afrin’de çarpışan kahraman askerlerimiz var. Biz hiçbir ülkede terör olmasını istemeyiz. Hiçbir ülkede acının kanın, gözyaşının olmasını istemeyiz.” Bunun üzerine hiddetlenen cumhurbaşkanı da, kanı derhal bir başka arenaya çekiyor ve şöyle cevap veriyor: “Ya sen ne diyorsun? Böyle bir süreç başladığı zaman burada şehadet de olur, burada gazi de olur, kan da olur.”
 
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın şehadeti ve kanı, daha çok kanı, ülke olabilme hâlinin kalbine koyduğu ilk durum Afrin’e yapılan operasyon değil. 2016 yılında Çanakkale Zaferi’nin kutlamasını yapmak üzere 18 Mart Stadyumu’nda düzenlenen törende konuşurken, aslında bugün Afrin’de söylemek istediğini çok daha açık ifade etmiş: “Şehadet bizim için korkulacak değil, ulaşılması gereken makamdır. Bir ülkenin vatan olması için şehit kanına ihtiyaç vardır.” Boşuna değil, TSK’daki komutanlar ölmüş çocukların ailelerini aradıklarında ailelerin bir kısmı titreyen sesleriyle “Vatan sağ olsun komutanım,” der, diğerleri de “Bir oğlum daha olsa onu da veririm, vatan uğruna.”
 
Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş aşamasındaki kan ve vatan birliği, aynı Erdoğan’ın dediği gibidir: Böylesi bir ülkenin kuruluşu, ölen çocukların şehit ilân edilmesiyle ve bu şehit ilân edilen çocukların kanıyla mümkün kılınmıştır. Bayrağın kırmızısındaki imgelenen, tekrarlanan ve hiçbir gün o bayrağı görmemek gibi bir özgürlüğü olmayan hiçbir kişiye unutturulmayan kanın, vatan addedilen sınırların bir takım savaşlar ve yağmalar sonucunda bir dizi uluslararası anlaşmaya bağlanması sürecinde ölen çocukların anısına sadece bir hatırat olduğunu düşünmek elbette mümkün değil. Marşta tekrar tekrar toprağın kan ile ilişkisi, hatta bir edebiyat külliyatında, sonunda bir vatana sahip olabilme özgürlüğüyle topraktan fışkıran çiçeklerin toprağa karışmış şehitlerin kanlarıyla beslenip büyüdüğüne kadar uzanan abartılı bir biyolojik kopmazlığa doğru gitmiş. Bu edebiyat, toprağı sıkınca devlet şürekâsının bilfiil görev almayı reddettikleri savaşlarda ve işgallerde ölen çocukların kanlarından oluşan şühedanın fışkırmasına kadar gider. Daha da ötesi vardır: Cumhuriyetin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk Gençliğe Hitabesi’nde vatanı savunmak için gereken gücün, gençliğin kanında olduğunu söyler.
 
Bu örnekler uzar gider. Askeri dışlayan, asker üniformasını giyip eline silah alan herkesi hor gören bir geleneksel sol ile, kendi vücudunu değil, siyaset için başkalarının kırılgan vücutlarını, gençliklerini, kanlarını ulu bir amaç için savaşa süren bir devlet pergeli arasında kalan gerçeklikte ölen çocuklar, ölüp gitmiş olur. Devletin askere alım politikaları ve savaşa sürme tayinleri arasında hem sol hem sağ, diğer hiçbir bilimde, alanda olmadığı kadar kişisel eylemliliği (agency) ve özgür iradeyi savunur: Onlar asker olmak istedi. Bir seçenekleri var mıydı acaba, ya da varsa, kaç tanesine bir seçenek sunulmuştu? Her gün eline silah almaktan imtina ettiği için askerlik görevini yapmayı reddeden vicdanî retçilerin hapse mahkûm edildiği bir ülkede, vicdanî reddin hayat boyu sürecek sorumluluğunu taşımak yerine zorunluluklara boyun eğen ne kadar çocuk olduğunu tahmin edebiliriz.
 
Yirminci yüzyılın başında vatan için kan akmasının yüceliği üzerine kurulmuş ve bu putlaştırma üzerine nice çocukları yakmış, işgalleri için savaşa sürmüş, üzerine bunu bir onur madalyası gibi taşımış bir ulus-devlet her ne kadar ilk kuruluşundaki politikaları, dışlamaları, yok saymaları ve ölümleri yeriyor ve lanetliyor olsa da, halihazırda vatan için ölmeye devam eden çocukların cansız bedenleri, bu devletin yirmi birinci yüzyıldaki geleneğindeki tek sapmanın bir Grundnorm’dan ibaret olduğunu gösteriyor. Türkiye’nin temeline oturan bir Grundnorm, bu açıdan, ancak Kemalistler ile İslamcılar arasında bir el değiştirmeden ibarettir, lâkin, işgalin ve yağmanın vatan savunmasıyla ve kanla mistikleştirilerek gerçekte ürettiği sonuç olan ölümden koparılmasındaki yöntem ve söylem, 1923’ten beri değişmedi.
 
Auerbach’ın mektubunda söylediği gibi, İtalya’da ve hattâ Almanya’da çok da belli olmayan bu uç milliyetçilik, çocukların ölümünün mistikleştirilerek işgallere alet eden ve vatan için çocukların kanını akıtmaya koşa koşa gitmesini bekleyen bu anlayış, Türkiye’de ulusun kan ile inşası zamanında büyük bir açıklıkla gözler önündeydi, bugün ise açık işgali de vatan korumasına dahil ederek şahikasına ulaştı. Mevcut uluslararası durumun, bizi, bayağılığın dünyayı istilasına giden kanlı ve dolambaçlı yola sürmek üzere tasarlanmış kaderin bir oyunundan başka hiçbir şey olmadığının her gün daha çok farkına varıyor olmalıyız. Kader, yanlış oldu, dünya boyunca devletlerin demek bugün daha doğru.
 
Bütün bu kurguyu bir adım ötesine taşıyan ve iyice gaddarlaştıran bir parantez de, böylesine kanla, ölümle örülmüş yeni Türkiye kimliği inşasında, devlet mensubu bir milli savunma bakanının, İsmet Yılmaz’ın, 2013 yılında şöyle demesi: “Gel güzel kardeşim yurdumun dört bir tarafındaki güzel kardeşlerimle tanış, bir ol. Kardeş olduğunu gör. Bir de sana üstüne para vereyim, diyoruz.” 2014’teki bir açıklamasında da ekliyor: “Bu çocuklar anne ve babalarının maaşa bağlanmasını istediği için kendileri intihar ediyorlar.” Önce kutsallığa ulaşabilmek vaadiyle, hem de pek bir seçenek bırakılmadan, ölüme sürülen çocuklar, öldükten sonra para için canını veren birer vasıfsız, çıkışsız ve pragmatik varlığa dönüştürülüyor.
 
Vatan ve işgaller değil, kanımız, canımız, çoluğumuz çocuğumuz sağ olsun. Unutmamak gerekir: Bir arkadaşımız söylemişti, vatan kurmak/kurtarmak uğruna ya da değil, “savaşlarda sadece fakirler ölür.”

Paylaş

Twitterda Paylaş Facebookda Paylaş Google Plusda Paylaş
?
?

P24’E BAĞLAN

Güncel bilgilerilerden /duyurulardan haberdar olmak için mail listemize kayıt olun.

Powered by PXLDeN Design