Anasayfa / Yazarlar / Kaşıkçı cinayetinde gelinen nokta

01 Kasım

Kaşıkçı cinayetinde gelinen nokta

Ankara kayıtlarla kendisini öyle bağladı ki, üç devlet Kaşıkçı cinayetini gündemden çıkarmayı başarsa bile dönülüp bunlarla uğraşılacak


AÇIKLAMA: Suudi Arabistanlı gazeteci Cemal Kaşıkçı’nın İstanbul’daki Suudi Başkonsolosluğu’nda öldürülmesine dair bildiklerimizi toparlamaya, sınıflamaya, bağlantılar kurup sorular ve sonuçlar çıkarmaya çalıştığım diziyi, dört bölüm yayımlandıktan sonra durdurma gereğini hissettim. Çünkü Suudiler olaya dair geliştirdikleri hikâyeyi boyuna değiştiriyorlar, “adının açıklanmasını istemeyen Türk yetkili”ler mütemadiyen yeni ayrıntıları piyasaya sürerek el artırıyor, bu gıdım gıdım koklatma politikasıyla Riyad’ı sıkıştırma faaliyetinin kendi açısından istenmeyen yerlere varabileceğinden endişe eden Washington kaçak güreşiyor, ne yapacaksa alttan alta yapmaya bakıyor, bu arada biz de üç devlet arasındaki pazarlıkları veya bunlar esnasında ortaya dökülen somut ayrıntıları öğrenemiyorduk.

Bugün geldiğimiz noktada daha bir güvenle dile getirebileceğimiz olgular ve sorabileceğimiz sorular var:
 
- Cemal Kaşıkçı’nın “planlı cinayet”e kurban gittiğini Suudiler de kabul ediyor. Riyad’ın çabası artık, daha fazla ayrıntının ortaya dökülmesini önlemeye ve suçlanıp yargılanacak olanları mümkün olduğu kadar alt seviyede tutmaya yönelik.

- Cinayet emrini Veliaht Prens Muhammed bin Selman’ın (MbS) verdiğinde hemen herkes hemfikir. Devletler arası pazarlığın en önemli başlığı bu olmalı: MbS’nin yırtması, fakat bunun uluslararası kamuoyunda infial, önemsenmesi gereken kimi devletlerde tepki yaratmadan yapılması nasıl sağlanacak?

- Ankara’nın cinayeti baştan sona izlediği/dinlediği artık yaygın kanı. Cinayetin ne kadar öncesinden ne kadar sonrasına kadar, bu belirsiz.

- Bu izleme/dinleme faaliyeti, “cinayet önlenebilir miydi?” sorusu bir kenara itilse bile -ki, itilemeyebilir-, Banu Güven’in Deutsche Welle sitesindeki yazısında kullandığı ifadeyle “gayri diplomatik yollarla edinilmiş olması muhtemel” bu kayıtlar Ankara’nın başını derde sokabilir. Gerçi diplomatlar âleminde artık anlaşılan “canım, kim kimi dinlemiyor ki!” gevşekliği hüküm sürüyor, yine de yasa-kural-dışı dinleme kayıtlarının ortalara dökülmesi ve bu durumun gayet normal karşılanması, dünya çapında yeni bir rezillik aşaması olur. Böyle olursa, yurtdışında yaşayan bir eski Suudi diplomatın sözüne daha büyük önem vermek gerekecek: “Cemal Kaşıkçı’yla beraber dünya düzeni de öldü,” demişti adam.

- Ankara’nın başına iş açabilecek ikinci konu, cinayeti anbean izleyen “Türk yetkili”lerin, infaz-temizlik timinin elini kolunu sallaya sallaya geliş gidişi ile ifadesine başvurulabilecek en kritik şahıs olan başkonsolosun 16 Ekim günü 17:00’de kalkan tarifeli uçakla gidişini izlemekle yetinmiş, tepkisiz kalmış oluşları. AKP Sözcüsü Ömer Çelik, “Dokunulmazlığı var, engel olamazdık,” dedi, ama elbette olay böyle basit değil. Cinayetin niye önlenmediğinden katillerin niye alıkonmadığına, cevabı pek kolay olmayan sorular var.

- Washington, Ankara’nın gıdım gıdım sızdırma politikasıyla Riyad’ı sıkıştırmakta olduğu köşeye yastıklar falan koymaya çabalıyor. Bu işten Suudilerin perperişan çıkmaması, ABD için öncelikli. Suudilerin bir ara ortaya attığı “yanlışlıkla öldürüldü” senaryosunun sunumunu da bizzat ABD Başkanı yapmış, Trump, “Kimbilir,” demişti, “belki serseri katiller öldürdü Kaşıkçı’yı.” Fakat bu senaryo Suudilerin o ana kadar söylediklerini yalanlıyordu: Kaşıkçı içeride öldürüldüğüne göre, hiçbir zaman konsolosluktan çıkmamıştı.

- ABD başkanının da her dediği öncekini yalanlıyor. Başta: “Bana ne, Kaşıkçı ABD vatandaşı değil, Suudiler de sıkı dostum; silahımı satarım, paramı alırım.” Az sonra: “Sahiden öldürdülerse ciddî sonuçları olur.” Biraz ileride: “Kimbilir, belki serseri katiller öldürdü adamı.” Nihayet: “Yalan söylendi, kandırmaca var!”

- ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo’nun, Ankara ziyaretinde mâlûm ses kayıtlarını dinleyip dinlemediği üzerine spekülasyon yapıldı. Çünkü dinlemiş olsa ABD’nin Suudilerle hâlihazırdaki ilişkiyi aynen sürdürmesi zora girerdi. Dinlese bunun da sızacağından şüphesi olmadığını tahmin edebileceğimiz Pompeo bu kaydı muhtemelen dinlemedi. Belki maiyetindekilerden bir tecrübeli istihbaratçı dinledi, belki kimse dinlemedi.

- Donald Trump’ın, Pompeo’nun dönüşünden hemen sonra CIA Başkanı Gina Haspel’ı Ankara’ya göndermesi, ABD yönetiminin Kaşıkçı cinayeti politikasının aslî özelliklerine uygundu: ne yapılacaksa alttan alta yürütülmesi, işlerin dışişleri bakanları gibi, basının elinin kolaylıkla ve rutin olarak uzanabildiği, üstelik tâbi olduğu prosedürler icabı elindeki bilgilerin mahiyetine göre, tepkisiz kalamayacak, hesap verme mecburiyeti daha fazla ve daha belirgin yürütme unsurları bünyesinde görülmemesi, gizli kapalı temas ve adımlara imkân veren istihbaratçılar ilişkisi üzerinden yürüme; böylece Suudilerin itibarını kurtarmaya yönelik hamlelerin karanlıkta hazırlanıp aydınlıkta pazarlanabilmesi.

- Ancak Haspel’ın gönderilmesi aynı zamanda Washington’ın Türkiye’nin elindeki delillere güvenip güvenemeyeceğini anlamak istediğini gösteriyordu. Öyle anlaşılıyor ki, Haspel gelene kadar bu kayıtları birileri izledi/dinlediyse, bunlar kimlikleri ve konumları-görevleri kamu nezdinde açık kimseler değillerdi.

- Haspel’ın gelişi, öyle görünüyor ki, ABD ile Türkiye arasındaki taviz-pazarlık tartışmasını anlamlı bir yere vardırdı. Zira Ankara, hattâ bizzat Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, partisinin grup toplantısında Kaşıkçı cinayetiyle ilgili “çıplak gerçekleri” açıklayacağı yolundaki vaadiyle dünyayı ayağa kaldırmıştı. 23 Ekim günü herkes nefesini tuttu, bu açıklamaları bekledi. Ancak Erdoğan cinayetle ilgili somut ayrıntılar, deliller sunmadı, işin herkesçe asıl merak edilen kısmına hiç değinmedi.

- Buna karşılık, Türkiye ile Suudi Arabistan arasındaki ilişkilerin bundan böyle, en azından görünür vade için, topraklarında başka devlet tarafından cinayet işlenmiş devlet ile başka devletin topraklarında cinayet işleyen devlet kimlikleriyle sürdürüleceğini ilan etti. Hiç adını anmayarak MbS’yi cinayetten sorumlu tuttuğunu imâ etti. Yine de bilgi sızdırarak köşeye sıkıştırma politikasında ihtiyat ve tasarruf “moduna” geçileceğini gösterdi.

- Bu politika, zaten, diplomatik düzlemdeki temaslara ayarlıydı. Maksada üst düzey diplomasiyle ulaşılabileceği izlenimi doğduğunda ifşaat kesiliyordu. Suudi Arabistan Kralı Selman bin Abdülaziz 14 Ekim akşamı Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı arayıp ortak çalışma grubu teklifinin kabul edilmesinden ötürü teşekkür ettiğinde böyle olmuştu meselâ.

- Suudi Arabistan Başsavcısı Suud el-Mucib’in İstanbul’a gelip, Türk savcıların sorduğu hiçbir şeye cevap vermeyip, Türkiye’nin elindeki bilgileri öğrenmeye çalışıp geri dönmesi üzerine İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın derhal “Kaşıkçı boğularak öldürüldü, cesedi parçalanarak yok edildi” açıklaması yapması da aynı tahterevallinin sonraki hareketi.

- İddiaya göre, CIA direktörü Gina Haspel’ın ziyaretinin iki önemli sonucu olmuştu: İlki, mâlûm kayıtların ABD’li bir yetkiliye dinletilmiş olması. Böylece bu kirli fasıl resmî-diplomatik düzeye bulaştırılmamış, meselâ dışişleri bakanı bunları dinlemiş olmanın gereklerinden esirgenmiş, buna karşılık, Ankara’nın elindeki kozun gücünü Washington’ın tanıması sağlanmıştı. İkincisi, Haspel, Riyad’ı sıkıştırmanın sınırları konusunda Ankara’yı uyarmış, belki hizaya getirmişti. Bunun için yolsuzluk ifşası şantajını kullandığı bile ileri sürüldü. Haspel ikna için hangi aracı kullandı, bilemiyoruz, ancak bu ziyaretten sonra gıdım gıdım sızdırma politikasında bir gevşeme, ifşaat hızında yavaşlama, hattâ genel olarak duraklama meydana geldiği aşikâr.

- Gelinen aşamada, cinayetle doğrudan ilişkili iki, onlarla doğrudan ilişkili bir devletin, oluşturdukları itişme-çekişme-pazarlık ortamında, muhalif bir gazetecinin konsoloslukta hunharca öldürülmüş oluşunu kenara iterek, sanki yalnız bir diplomasi kazasıyla karşı karşıyaymışız gibi davrandıkları, pek rahatsız edici bir durumdayız.

- Varılmış gibi görünen uzlaşmayı dağıtabilecek, taşları yerinden oynatabilecek gelişme, Kaşıkçı’nın cansız bedeninin bulunması. Cesedin nerede bulunacağından da önemlisi, ne halde bulunacağı. Eğer bütün halinde bulunursa Ankara’nın başından beri ortaya sürdüğü her şey şüpheli, tartışmalı hale gelecek. Parçalanmış olarak bulunur veya bulunan kısmından böyle bir durum anlaşılırsa, Suudilerin zaten sıfıra inmiş itibarı, dolayısıyla bu konudaki pazarlık gücü öyle bir hale düşecek ki, yönetim katında önemli değişiklikler yapmaksızın yeniden kaale alınır bir siyasî bünye konumuna geçmeleri kolay olmayacak.*    *    *
Başladığım işi yarım bırakmamak ve olayın ayrıntılarını merak edenlere hizmet maksadıyla, dört bölümlük diziye katılabilecek bazı olguları sıralayacağım. Bir kenarda bulunsunlar, neme lazım.

- Cinayetten bu yana tanık olduğumuz en büyük yüzsüzlük, herhalde, Riyad henüz inkâr aşamasındayken Suudi Arabistan İstanbul Başkonsolosluğu’nun Twitter hesabından yapılan, “Suudi Arabistan’ın, nerede olursa olsun vatandaşlarının güvenliği ve selametini önemsediğini” iddia eden açıklamaydı.

- Cemal Kaşıkçı’nın öldürülüşüne ilişkin ses kayıtlarının bizzat Kaşıkçı’nın kolundaki “akıllı saat” ile yapıldığı ve buna eşlenen akıllı telefonla buluta yüklendiği yollu teori, ortaya atıldıktan kısa süre sonra paramparça edildi. Burada dikkati çeken, Sabah’ın sunduğu teoriyi TRT World’ün geçersiz ilan etmesiydi. İktidar propaganda aygıtındaki bu ayrışmanın gerisinde yatanı haliyle bilemiyoruz. • Ankara bu kayıtlarla kendisini öylesine bağladı ki, üç devlet bugün için Kaşıkçı cinayetini gündemden çıkarmayı başarsalar bile dönülüp dönülüp bunlarla uğraşılacak. “Türk yetkililer”in kayıtlara dayanak sızdırdığı ayrıntılar zihinlerden uzun yıllar silinecek gibi değil.

- Ankara’nın dünyaya sunduğu olay anlatısı şöyle: Cemal Kaşıkçı başkonsolosluğa girdiğinde, infaz timi kendisini bekliyordu. Gelir gelmez üzerine çullanmışlar, işkence yapmışlardı. “Sorgulayıp kaçıracaktık” falan hikâyeydi. Kaşıkçı’nın parmaklarını kesmişler, onu ilaçla bayıltmışlar, kafasını gövdesinden ayırmışlar, gövdeyi parçalamışlardı. (Kaşıkçı’nın bayılmasıyla birlikte “alt kattan duyulan çığlıkların kesildiği” gibi bir ayrıntı, haberlerin arasında usulca dolandı, ses kaydının kaynağına dair ipucu olabileceği halde üzerinde durulmadı.)

Saldırıp dövmeye başladıklarında Kaşıkçı başkonsolosun odasındaydı. Ses kaydından, başkonsolos Muhammed el-Uteybi’nin, “Bu işi dışarıda yapın, başıma iş açacaksınız,” dediği anlaşılıyordu. İnfaz timinden biri ona, “Arabistan’a döndüğünde yaşamak istiyorsan kapa çeneni!” karşılığını vermişti. Yine de Kaşıkçı’yı yan odaya sürüklemişlerdi. Adlî tıpçı Salah el-Tübeygi, kemik testeresiyle orada çalışmıştı. Cesedi parçalarken kulaklık takıp müzik dinlemiş, odadaki öbürlerine, “siz de böyle yapın” demişti.

- ABD başkanının çelişik açıklamaları ve Ankara’nın dehşet hikâyesinin ardından, Suudilerin cinayetten bu yana söyledikleri yalanları da peşpeşe sıralayarak bitireyim:

“Söylentiyi” duyduk, Kaşıkçı’nın başına ne geldiğini bilmiyoruz ve kaygılanıyoruz. Konsolosluğa girdikten “birkaç dakika veya bir saat sonra” binadan çıkmış. Tam bilmiyorum. (MbS)

Türk yetkililerle işbirliği yaparak, konsolosluktan çıktıktan sonra Kaşıkçı’nın başına ne geldiğini aydınlatacağız.
İçeride öldürüldüğü iddiaları tamamen mesnetsiz.

Kaşıkçı’yı öldürmek üzere ekip gönderildiği haberi yalan. İnfaz timi diye gösterilenler “ülkelerine dönen normal Suudi turistler”.

(Kral Erdoğan’a telefon eder ve en güvenilir üst düzey temsilcisini gönderir:) Ortak çalışma grubu kurulmasından çok memnunuz, teşekkür ediyoruz.

Cemal Kaşıkçı içeride öldü. Yumruklu kavgada. Münakaşa çıkmış, kavgaya dönüşmüş, arbedede ölmüş.

Zaptedilmek istenirken boğazı sıkılınca (kafakol) ölmüş. Yaşı da var tabiî… Sorumluları tutukladık.

Ceset nerede? Bilmiyoruz. Nasıl öldü, onu da bilmiyoruz.

Planlı cinayetle öldürüldü, sorumluları yargılayacağız.

 

Paylaş

Twitterda Paylaş Facebookda Paylaş Google Plusda Paylaş
?

P24’E BAĞLAN

Güncel bilgilerilerden /duyurulardan haberdar olmak için mail listemize kayıt olun.

Powered by PXLDeN Design