Anasayfa / Yazarlar / Mor gözlü bir seçim hikâyesi

13 Nisan

Mor gözlü bir seçim hikâyesi

Hayat akıyor, devir değişiyor, kazananların da eğer varsa bir maskesi er geç düşüyor ve Efesli Heraklitos’un sularında biz yıkanamıyoruz

 

 

Bu yerel seçimler, gerçekten de bir devrin kapanışı; ama eski devir de kapanmamakta ısrar ediyor. Bazen ve hattâ ekseriyetle böyle olur zaten; siz ilerlersiniz bazen de eski olan bir türlü geride kalmak bilmez-yapıştıkça yapışır.

Aşağı yukarı 25 yıllık, çeyrek asırlık bir sayfanın kapanışı yaşanıyor bugünlerde. Ancak, bir sayfanın kapanışı ve geride kalışı, bazen birden yepyeni bir sayfanın tüm hayal edildiği haliyle, bembeyaz ve pür-i pak açılışı anlamına da gelmiyor dediğim gibi. Eski sayfa açık kalmak için adeta bir İstanbul rezidansı gibi öyle havada dikili durup duruyor. Hayatın rüzgârları esecek tabii; öyle rezidanslar gibi, kendinin olduğu yere uyumsuzluğundan bihaber bir kaba özgüven ve kibirli kurumlanmalarla dik duran geçmişin sayfası da tarihe doğru devriliverecek. Ama sessiz sedasız, ama gümbürtüyle…

T.S. Eliot’un, “Hollow Men” (bana kalırsa adı “Kof Adamlar” diye çevrilmesi güzel denk düşecek) şiirinde yazdığı gibi;

İşte böyle kopar kıyamet

İşte böyle kopar kıyamet

İşte böyle kopar kıyamet

Gümbürtüyle değil iniltiyle

T.S. Eliot’ın 1925 tarihli bu şiiri, hep bu son dizeleriyle bilinir; sık sık da atıf yapılır bu dizelere özellikle siyasi analizlerde…

This is the way the world ends
This is the way the world ends
This is the way the world ends
Not with a bang but a whimper.

Çok sonraları, 1958’de Eliot, şiiri baştan kaleme alsa, o dizeleri öyle yazmayacağını söylemişti. Onun düşüncesi, dünyanın belki de ne bir patlama ne de iniltiyle sona ereceği idi: Eliot, bunu söylerken, Japonya’da atom bombasından sağ kurtulan mağdurların “hiçbir ses duymadıklarına” da dikkat çekiyordu.

Bizim dünyalarımız da insanlar olarak, toplumlar olarak defalarca kurulup çöküyor; kıyametler kopuyor ve sonra, hayat yeniden başlıyor.

Eliot, 1920’lere geri dönse, “Kof Adamlar”ı baştan yazsa, sonundaki dizeleri de bambaşka yazardı. Değişmeyen bir şey varsa gerçekten de değişimin kendisi aslında. Efesli filozof Heraklitos, Milattan Önce 400-500’lerde bunu söylüyordu. Şu sözleri, değişimin her an yaşanan bir gerçeklik olduğuna işaret ediyordu:

"Aynı ırmaklara girenlerin üzerinden farklı sular akar".

Yaşamın yasası değişim olsa da değişmemeye direnç, hatalarda yanlışlıklarda ısrar diye bir tavır da var. Seçim sabahı şu satırları yazmışım; şakalaşmamız gereken 1 Nisan’da oturup şu satırları yazdıran bir ruh hali içindeymişim:

“Sanırım bir süre şöyle bir dönemin yaşanmasına hazır olmak gerek. Eski sayfanın, önce sessiz sedasız arka plan oyunlarıyla; sonra da tüm hırsıyla şahlanıp yeni sayfanın gözünü oymaya, sayfayı geçtim tüm defteri yırtıp atacak kör bir harislikle geçmişi geri döndürmeye çalışmasına şahit olacağız. Maskelerin düştüğü, gerçek yüzlerin tüm çirkinliğinin ortaya çıktığı bir dönemi yaşayacağız. ‘Bu kadar da mı yapışılır’, ‘bu kadar da mı yüzsüzleşirler’, ‘bu kadarına da mı tenezzül edilir’; evet, bunları ve daha fazlasını hep söyleyeceğiz. Maalesef, tüm bunlara tanıklık etmek zorunda kalacağız; her şeyi yapabilecek kadar hırslı, içiyle dışı arasında 180 derece fark olan, herkesi kullanabilecek kadar gaddar ve kendi tutarsızlıklarının tekinin bilincinde olmayacak kadar şuursuz, tüm acımasızlığının üzerine bir de kendini mağdur zannedenlerin maskelerinin çatlaya çatlaya düştüğüne tanıklık etmek zorunda kalacağız.”

Kolay değil; hepimiz için çok dersler çıkarılması gereken bir dönem kapanıyor. Eliot’un “Waste Land/Çorak Ülke”sinin açılış dizelerindeki gibiyiz:

Nisan en zalim aydır, yeşertir

Leylakları ölü topraktan, birleştirir

Hafızayla tutkuyu, uyandırır

Fersiz kökleri bahar yağmuruyla.

 April is the cruelest month, breeding

Lilacs out of the dead land, mixing

Memory and desire, stirring

Dull roots with spring rain.

 

Gerçekten ağır bir devir kapanıyor; 31 Mart 2019 sabahına, ben de bu devrin ağırlığının bir nişânesi ile girdim: Mor bir göz. Seçimlerden birkaç gün önce, 28 Mart Perşembe günü, tesadüfen bir tartışmanın ortasında kaldım. Aslında bu kez, seçimlerle gerçekten hiç de ilgilenmediğim hâlde, bir ortamda konu açılınca, çenemi tutamadım. Ankara ve İstanbul başta olmak üzere, gücün el değiştireceğini; dahası bazı beklenmedik kentlerde de (Antalya gibi), güç değişimi yaşayabileceğini söyledim. Türkiye'de durumun bir daha asla değişemeyecek derecede "kötü" olduğu algısının yarattığı gerilim içinde "naif bir hayalci" olduğumu düşünen birinin atıverdiği cam obje, tam da gözümde yerini buldu. Kızmıyorum, kızamıyorum; şiddet ve kötülük, kötücüllük o kadar günlük hayatın parçası olmuş ki, kontroller işte böyle kaybediliveriyor. Çaresizliğe mahkûmiyet hissi veya bazen tersine her şeye hükmetme hırsı, işte böyle olmadık sonuçlar doğurabiliyor.

Seçim sabahı, o zamana kadar iyice morarmış gözümü zorlukla açarken, kendi kendime "sonuçlara bile bakmayacağım" dedim. Sonra, sosyal medyaya göz gezdirirken, yarı açık gözümün önüne bir Ekrem İmamoğlu’nun bir görüntüsü düşüverdi: Oy vermeye gitmeden önce kahvaltıda veya ailesiyle oy verirken, tam hatırlamıyorum, öyle bir görüntü. O kayıtta, akşama ne olacağını bilemeyen, kazanma ümidinin hayal kırıklığına dönüşmesi, birden çok istediğini daha bir anladığı hedefin elinden kayıp gitmesi kaygısını yaşayan samimi bir çift göz gördüm ben. Eskisi nasıldı; geleceği nasıl olur bilmiyorum, sorgulamıyorum. Ama o kayıtta gördüğüm, gözlerinden okuduğum "akşama ne olacak ne sonuç çıkacak" endişesi idi. Kayda yarım gözle bakarken, kendi kendime söylendim: "Merak etme, akşama kazanacaksın. Bir süre bir katakulliler dönebilir ama son anda hep 'Tanrı'nın Eli' devreye girecek. Sonunda bir şekilde, ama biraz önce ama biraz sonra, sen kazanacaksın".

İmamoğlu, bambaşka bir ülkenin örneğin Yunanistan’ın “Papadopoulos” soyadlı biri de olabilirdi-ki o da “Papazoğlu” demek oluyor; içime doğan net bir öngörü, bir sezgi vardı sadece. Bilimsel gerçekliği hiçbir şekilde olmayan bir öngörü…Kim bilir, mor gözüm mü daha keskin görmeme sebep olmuştu gelecek olanı?

Hiç de futbol meraklısı bir insan değilim; nereden geldi aklıma o "Tanrı'nın Eli" nitelemesi bilmiyorum. Düşününce, Diego Maradona'nın 22 Haziran 1986'daki golü bile gözümün önüne gelmiyor açıkçası. Ancak, bu golün kaçınılmazlığı, engellenemezliği, az bir farkla sonucu değiştireceği imgesi zihnime kazınmış demek… Çok da ironik biçimde, Cumhurbaşkanı’nın kendisi 2017 referandumunda, “maçın kaç kaç bittiğini kimsenin anımsamayacağını” söylemiş ve eklemişti, “herkes, kazananı hatırlar”.

“Kazananın her şeye sahip olduğu, her şeyi aldığının” düşünüldüğü bir sistemde, elbette sadece kazanmak önemli ve herkes kazananı hatırlar, sever.

Ama hayat akıyor, devir değişiyor, kazananların da eğer varsa bir maskesi er geç düşüyor ve Efesli Heraklitos’un sularında biz yıkanamıyoruz; onun gözleriyle gördüğü, ayaklarıyla bastığı, yaşadığı topraklarda aynı satırların çevirilerini okurken, düşüncesinin rüzgarında bizler de yolculuk etmeye çalışıyoruz sadece…

Bir gün bir yerde bir son damla doluveriyor. Nedir o son damla, verilen son kurban, yaşanan son acı? Giresun’da Eynesil’de, 11 yaşındaki Rabia Naz Vatan’ın şüpheli ölümü mü, bu ölümün karartılmaya çalışılması mı mesela… Hem de kendisi ölümün kıyısından geçmiş ve kanseri yenmiş bir siyasetçi tarafından karartılmaya çalışılması mı iktidar sarhoşluğu ile? Babası Şaban Vatan’ın akıl hastanesine kapatılmaya çalışılması mı mesela mahkeme kararıyla-üstelik de annesi Atika Hanım hamile olduğu ikizlerden birini tüm bu stres döneminde kaybetmişken…

Bir yerlerde bir son damla var; ama düştü ama düşecek değil, bir yerlerde bir an düşüvermiş bile.

T.S. Eliot’ın “Four Quartets/Dört Kuartet şiirinin dördüncüsünden alıntılarsak, şöyle bir dönemi yaratmaya ihtiyacımız var beyaz sayfa açılırken:

“Ve her şey iyi olacak ve
Her şeyin usulü iyi olacak”

Her şeyin iyi olması zaten biraz da ve belki de en çok da “usul meselesi”, üslup meselesi. Yoksa öyle mucizeler, kurtarıcılarla olacak iş değil “iyi olmak”. İyi olmak, beraber daha iyi olabilmeye doğru değişme çabası, emeği ve beraber değişir dönüşürken günlük hayatın mucizelerini beraber yaşanmak-işte böyle bir üslup, usul meselesi.

[1] Suphi Aytimur’un çevirisi böyle. O, “Hollow Men”i, “Oyuk Adamlar” olarak çevirmiş; bana kalırsa, “Kof Adamlar” daha bir uyuyor; ama tamamen şiiri okuduğunuz andaki ruh haline bağlı yorum aslında. Aytimur’un, Eliot şiiri çevirilerine büyük emek verdiğini de göz önünde bulundurursak, benim çevirime değil onunkine bakın derim. Ve çevirisinin pürüzsüzlüğüne, güncelliğine, akışkanlığına…30-40 yıl önce değil, daha dün çevrilmiş gibi değil mi?
 
“Bizler içi oyuk adamlarız
Bizler içi doluk adamlarız
Birlikte eğilen
Kafaları saman tıkılı. Yazık!
Kurutulmuş seslerimiz
Birlikte fısıldaşınca
Sessizdir, anlamsızdır
Yel nasılsa kuru otlarda
Ya da sıçan ayakları cam kırımlarında
Kuru kilerimizde
 
               Görünüş biçimsiz, gölge renksiz,
               Kötürüm güç, jest kımıltısız;”
 
YKY’dan alıntılarsak Aytimur’un özgeçmişini:
18 Mart 1922 tarihinde Fertek'te (Niğde) doğdu, 26 Haziran 1997 tarihinde İzmir'de akciğer kanserinden öldü. Lisede iki yıl okuduktan sonra öğrenimini bırakmak zorunda kalan Aytimur, 1940-1955 yılları arasında çeşitli kamu kuruluşlarıyla bir bankada çalıştı. 1956-1977 arası yerli ve yabancı çeşitli kuruluşlarda çevirmen olarak çalışıp emekliye ayrıldı. 1938 yılında hece ve aruzla başladığı şiir serüveninde 1943'ten sonra serbest şiire yöneldi. 1945 sonrası Ülkü ve Türk Dili dergilerinde yayımlanan şiirleriyle çıkış yaptıktan sonra çok uzun bir süre dergilerde görünmedi. 70'li yıllardan başlayarak Türk Dili, Yazı, Oluşum, Tan, Yusufçuk, Gergedan gibi dergilerde kimi şiirleri ve çevirileri yayımlandı. Hem kendi şiirlerinde hem de çeviride gösterdiği aşırı titizlik yüzünden şiirlerini ve çevirilerini çok uzun aralarla yayımlayan Aytimur, üzerinde yıllarca çalıştığı T.S. Eliot çevirileri dolayısıyla edebiyat çevrelerinde "Eliot Suphi" adıyla ünlendi. Yayımlanmış çevirileri: T.S. Eliot'tan Çorak Ülke, Dört Kuartet ve Başka Şiirler (1990), e.e. cummings'den Seçilmiş Şiirler (1993), Robert Frost'tan Ateş ile Buz (1994).

[2] Çeviri, haddimi aşarak, bana ait.



Paylaş

Twitterda Paylaş Facebookda Paylaş Google Plusda Paylaş
?

P24’E BAĞLAN

Güncel bilgilerilerden /duyurulardan haberdar olmak için mail listemize kayıt olun.

Powered by PXLDeN Design