Anasayfa / Yazarlar / Seçimlerin kritik siyasî sonuçları

19 Nisan

Seçimlerin kritik siyasî sonuçları

CHP’deki gelişmeye diktatörlük-demokrasi saflaşması bağlamında eğilmek lazım


Yaşadığımız olağanüstü günler bir yandan “bize yakışır” özellikler barındırıyor, bir yandan sancılı geçeceği belli bir çöküş sürecine giren iktidarın memlekete ve insanlarına yapabileceği ekstra kötülüklere dair belirtiler içeriyor, bir yandan da tarihî dönüşüm imkânları ve bunların belki de değerlendirilebileceği yolunda işaretler sunuyor.

İçinde yaşadığımızdan kanıksadığımız haller, dışarıdan bakanı dehşete düşürecek nitelikte ve çapta:

Yerel seçime gidilirken, iktidardakiler ülkenin “bekâ”sından sözediyorlar, herkes biliyor ki, yapılacak olan iktidar için güvenoylamasıdır. Eşbaşkanları ve binlerle sayılacak kadar üyesi ve sempatizanı hapse atılmış partinin seçimde görev alacak mensupları her gün beşer onar gözaltına alınıyor, kimileri bırakılıyor, ertesi gün yenileri alınıyor; partinin adayları için “seçilirlerse icabına bakarız” postaları atılıyor, “seçilirlerse çalıştırmayız” tehditleri en üst düzeyden savruluyor. Devlet bizzat seferber olup güvenlik kuvvetleri mensuplarını iktidar partisine seçim kazandırmak için oradan oraya kaydırılan seyyar seçmen gibi kullanıyor. Memlekette yayımlanan gazete ve televizyonların ezici çoğunluğu parti bülteni olarak basılıp dağıtılıyor ve akıl almaz yalanlar, iftiralar, palavralarla kirli propaganda faaliyeti yürütüyor. Yüksek Seçim Kurulu’na güvenenler var muhtemelen, ama kim olduklarını kimse bilmiyor. Seçim gecesi, bilgi tekeline sahip kılınmış sözde resmî ajans pek acayip ve zavallıca bir entrikanın başrolüne soyunuyor…
Bütün bunları daha da acayip kılan, her şeye rağmen seçimin iyi kötü mâkûl dürüstlük ölçülerinde yapılabilmesi! (Türkiye’de seçimlerde ne ölçüde hile yapılabilir, ne kadarı yapılamaz, bu konunun bitmek bilmeyen tartışması için de güzel örnekti son seçimler.)

Ve ne oluyor? Sadece sandık başlarında durup seçmenlerin kafasına vurarak kendine oy verdirmesi eksik kalmış iktidar, ciddî yenilgiye uğruyor. İtilip kakılan, türlü ezâ cefâ ile hayatın zindan edildiği, artık sadece “Doğu-Güneydoğu” partisi olmaktan çıkmış, üstelik Batı’da da yalnız Kürtlerden değil başkalarından da oy alan “Kürt partisi”, hapisteki eşbaşkanının simgesel anlamı büyük jestinde billurlaşan, belirleyici rol oynuyor bu sonucun doğmasında. Geleneksel yüzde 60-65’lik sağ blokun asla erozyona uğramayacağına güvenerek başkanlık rejimi ihtirasıyla kendini tuhaf bir yüzde elli bir cenderesine sıkıştırmış Tayyip Erdoğan+AKP, yanına aldığı bilumum faşizan tayfanın artan oy gücüne rağmen memleketin belli başlı büyükşehirlerinin neredeyse tamamını kaybediyor.

E, seçimdir, bu da olur, seçmendir, bu defa böyle yapar, denebilir. Denemiyor. Başlıyor bir “itirazlar” müsameresi. Kimbilir hangi ultra-lüks markanın hangi pahalı kumaşlardan yapılma giysilerini sırtına geçirince kendilerini pek mühim yaratıklar zanneder ufak ufak adamlar, gözümüzün içine baka baka, hem aptalca hem tehlikeli palavraları ardarda dizmeye başlıyorlar. Ve tam o esnada!.. İstanbul’a AKP’nin “kazandık” afişleri asılıyor! Her biri koskocaman, çok, pek çok sayıda afiş. Kaç yoksul ailenin yıllık yeme-içme parası, kaybedilmiş seçimde kazanıldığı izlenimi yaratmak, böylece yürütülen hile operasyonuna kitle desteği sağlamak için bir çırpıda harcanıveriyor. (Tabiî bu afiş operasyonu, öbür yandan, iktidarın kendi propaganda aygıtının ikna kuvvetine aslında pek güvenmediğini ortaya koyması bakımından da ilginçti.)
 
Esas sorun düşkünlük ve rezillik değil
 
Yirmi beş senedir Erdoğan+AKP iktidarının bir tür kaynak üreticisi gibi çalışan, etrafında kurulu çıkar ağını besleyen İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ni hemen teslim etmemek için gönülsüz davranılması, anlaşılır. Muazzam kaybın etkisiyle öfke krizlerine kapılınması anlaşılır. Bu nedenlerle itirazların normal olmayan raddelere vardırılması anlaşılır. Ancak “itiraz süreci” ve propaganda mekanizmasının ona eşlik eden faaliyeti, öyle sadece “kaybetmeyi bilmeme” diye filan nitelenemeyecek, bizim ölçülerimizde bile olağan sayılamayacak, feci bir düşkünlük ve rezillikti. Belirleyici olan, mevcut iktidar dairesinin özellikleri gözönünde bulundurulduğunda yine de mümkün sayılması gereken bu fecaat değil.

İktidar koalisyonunun -özellikle AKP kanadının- seçimden sonra, sayım sürecinde gösterdiği performans ve buna yön veren zihniyet, açıkça, bu siyasî hareketin öndegelenlerinin “seçimle gitme” ihtimalini pekâlâ ortadan kaldırılabilir bir seçenek olarak gördüğünün ispatı.

Bu, 31 Mart yerel seçimlerinin ilk önemli siyasî sonucu: Eğer başarabilirsek, az buçuk hukuk düzenine benzer bir şeye sahip olduğumuzda, bu siyasî kadroya -ve belki temsil ettiği siyasî anlayışa da- çok partili, seçimli, parlamentolu siyasî yaşamda yer olup olmadığı mutlaka tartışılacaktır. Kuvvetler ayrılığı, yasallık kavramı ve parlamentoyu, hiçbir kuralı ve denetim-dizgin mekanizması olmayan bir tek adam rejimi uğruna imha eden, din istismarcılığına dayalı gaspçı savaşçı siyaset sonunda elimizde kalmış tek ciddî demokratik mekanizmayı, seçimlerin güvenilirliğini de ortadan kaldırmaya kalkıştı. Ona yaklaşım ve hakkındaki hüküm artık buna göre şekillenecek; kaçınılmaz.

Muhalefet saflarında bu konuda hâlâ sürdüğü görülen aymazlığa kapılmayan herkes bilir ki, MHP zaten, asla demokrasiyle işi olmayan, güvenlik devletine icabında seferber edebilsin diye toplumsal -“sivil”- destek temini işlevine sahip bir “özel” mekanizmadır. Toplumun değil devletin parçasıdır. İşlevi itibarıyla parti gibi görünmek zorunda olduğundan, “parti gibi” davranan unsurları da var. Yani aslında çok partili demokratik hayatta ne işi olduğu sorgulanacak bir kuruluş.

Çoğulcu demokrasinin bütün kurumlarını ilga etmeye çalışan AKP de artık o koyu gri alandadır.

Buradaki artık bir demokrasi-diktatörlük saflaşması. MHP Genel Başkan Yardımcısı Yaşar Yıldırım’ın A Haber’de canlı yayına bağlanıp söylediği, bunun apaçık tarifi: “CHP'nin asıl hedefi İstanbul’u yönetmek değil, tek adam rejimini devirip demokrasi getirmek. Bu da olur mu olur. Buna müsaade etmemek gerekir.” Neye müsaade etmeyecekmiş? “Demokrasi getirme”ye. Buyurun “bekâ” meselesinin özetine!
Eklenmesi gereken bir husus daha var; AKP’nin vaziyetini daha da şaibeli hale getiren. Ekrem İmamoğlu’nun mazbata aldığı gün AKP Genel Başkan Yardımcısı Ali İhsan Yavuz, KHK ile kamu hizmetinden men edilenlerin yalnız seçilme değil seçme haklarının da ellerinden alınması gerektiğini herkesin içinde, kameralar önünde yüksek sesle dile getirdi. İnsanları göğüslerine takılı, değişik renklerdeki yıldızlarla dolaşmak mecburiyetinde bırakan Nazi uygulamasını derhal akla getiren bu fikrini, hukuk mezunu bu siyasetçi, “haydi ben de bir fitili ateşleyeyim” hafifliği içerisinde sundu. Yüz kızartıcı fikre yakışan yüz kızartıcı sorumsuzlukla.

Partinin en üst düzeyinden yetkilinin fiilen ikinci sınıf yurttaş yaratmayı alenen savunabiliyor oluşu, bu parti üzerine düşünürken şüphesiz ilk elde hesaba katılacaktır bundan böyle.

AKP’nin içinden muhtemelen, seçimsiz, kanunsuz, Nazi’vârî bir diktatörlüğü değil, klasik sağcılığın iş gördüğü çok partili, parlamentolu siyasî rejimi tercih edenler çıkacak ve ayrılıp yeni parti kuracaklar. Herkesin kesin gözüyle baktığı bu gelişme yaşandığında, 31 Mart seçimlerinin üçüncü önemli siyasî sonucu doğmuş olacak.

Birinciden üçüncüye atladık; ikinci nerede? Geliyor:
 
CHP’nin parti doğuruşu
 
CHP’deki gelişmeye diktatörlük-demokrasi saflaşması bağlamında eğilmek lazım. Devletin toplum içine uzanan öbür kanadı işlevi de taşıyan, ancak solun toplumdaki geleneksel marjinalliği nedeniyle, sağcı olmayan herkesin de bir şekilde sığındığı ve hep olduğundan farklı olmasını beklediği bu kuruluş, yapısal kimlik bunalımını bu defa hayırlı bir sonuç doğuracak tarzda yaşadı. CHP’nin özellikle İstanbul örgütü ve buradaki seçim-sayım sürecine mukayyit olan milletvekilleri ve genel merkez elemanlarının performansına bakınca, geçenlerde aklıma “CHP’nin içinden sahici parti çıktı” sözü gelmişti. Aynı sözü tekrarlayacağım: Oy çuvalları başında serilmiş uyuklayan, sonuçlar çıktıkça canlanan, heyecanlanan, her şeyden önce, seçim gecesi işini doğru dürüst yapıp sandık başı denetimleri ve tutanakları güvenli şekilde toplama fasıllarını başarıyla gerçekleştiren, on yedi günlük-gecelik maratonda teklemeyen ve o arada, kamuoyuna yönelik açıklamalar başta olmak üzere, genel tutum bakımından iyi sınav veren CHP örgütü, eğer sahiden “bu daha başlangıç”sa, Türkiye’nin son yıllardaki en önemli kazanımı olabilir.

Partinin genel başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun İmamoğlu’nun mazbata alışının ertesi günü, YSK’nın kendini tuzak kurmuş konuma düşüren norm dışı kararını, seçilen KHK’lılara mazbata vermeme uygulamasını “insan haklarına aykırı” diye nitelemesi, dolayısıyla, sözkonusu uygulamanın mağduru Kürt siyasetçilere arka çıkması, belki bu partinin içinden sahici parti çıkmasından bile önemli sayılması gereken bir gelişme. Tabiî arkası gelecek mi, böyle bir demokrasi çizgisine tutarlı şekilde sahip çıkılacak mı, bunları henüz bilmiyoruz. Zira bugün CHP’ye dinamizm kazandıran ve yeni bir çehre vermeye başlayan ekip bir gün birdenbire genel merkez operasyonuyla, mâlûm dosyaların istiflendiği metal raflı loş odalardan birine tıkılıp kilitlenebilir de.

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığını kazanan Ekrem İmamoğlu’nun, mevcut tek adam iktidarının başlıca dayanağı kutuplaştırma-düşmanlaştırmayı hedef alan siyaseti, etkili ve başarılı şekilde yürütülebilirse, mevcut iktidarın altından bastığı zemini çekebilir. Tabiî buna muhalif safların ne derece iştirak edeceği kritik soru. Zira bunca yıldır birikmiş öfke, kin, hınç ve temelde fiille değil faille uğraşma kültürü buna ciddî engel oluşturabilir. Genel çoğulculuk ve demokrasi kültürümüzün ilköğretim iki-üç seviyesinde bulunuşu da zaten yapısal engel.

Umalım ki, yaşananlar, kafamıza uymayanlarla birlikte yaşamanın yolunu bulmadan bizim de huzurlu yaşayamayacağımızı, her saftan yeter sayıda insana göstermiş olsun.
 
 

Paylaş

Twitterda Paylaş Facebookda Paylaş Google Plusda Paylaş
?

P24’E BAĞLAN

Güncel bilgilerilerden /duyurulardan haberdar olmak için mail listemize kayıt olun.

Powered by PXLDeN Design