Anasayfa / Yazarlar / "Çöllerde gemi yüzdürmeye kalkmış divaneler”…

15 Mayıs

"Çöllerde gemi yüzdürmeye kalkmış divaneler”…

Başlık, Çetin Altan’ın sürprizi… Bu yazının yazılmasından bu yana 18 yıl geçmiş...


Geçen hafta yayınlanan “Kötü Ünlüler Yasası” başlıklı yazıda 1940’ların basın mevzuatının izini sürerken diğer yandan da o dönemin gazete ve dergilerine topluca göz atıyordum: Ankara’da Ulus, İstanbul’da Cumhuriyet, Akşam, Tan, Son Posta
 
Ve dönemin oldukça kalabalık olan dergileri :
 
Kadro, Çığır, Fikir Hareketleri, Yeni Adam, Varlık, Yedi Gün, Yücel, Karikatür, Ayda Bir, Akbaba, Köroğlu, Uyanış...
 
Dergilere bakarken çoğunun kendi kişisel tarihimde de yerinin olduğunu fark ettim.
 
Kemalizm’in ideolojisinin pişirildiği Kadro dergisi üzerine epeyce çalışmıştım, tıpkı basımları bende vardı…
 
Yeni Adam, Fikir Hareketleri, Yedi Gün babamın da yazarlığının başlangıcında göründüğü dergilerdi. Yeni Adımlar’ın sahibi İsmail Hakkı Baltacıoğlu’nu da babamdan çok duymuştum.
 
Şiir yazmaya kapılıp gittiğim gençlik  yıllarında  birkaç şiirimin yayınlandığı Varlık da tarihsel bir edebiyat dergisiydi.
 
Akbaba ise uzun ömürlü bir mizah dergisi olarak yaşadı. Yusuf Ziya Ortaç, Orhan Seyfi Orhon çıkarıyordu. Yusuf Ziya Ortaç’ı ve Orhan Seyfi Orhon’u tanıdım. Emirgan’daki Abdullah Lokantası’nda Yusuf Ziya Ortaç’ın  
da katıldığı haftalık yemek toplantılarına birkaç kez babamın yanında gitmiştim.
 
***
 
Dönemin matbuatı peşinde eski anılara dalmışken gene sürprizi babam yaptı… 4 Mayıs 2001 tarihli bir köşe yazısına rastladım, başlığı “Gazete” idi…
 
Tüm matbuatı geniş bir zaman dilimini kapsayacak şekilde ufacık bir köşe yazısında çok çarpıcı ve keyifli bir biçimde özetliyord : 
 
“Çocukluğumda ciciannemle dedem, Akşam gazetesi okurlardı. Akşam, öğleden sonra çıkardı. Fiyatı 5 kuruştu. O tarihlerde radyo aşırı bir lükstü. Vazgeçtik radyoyu, gramofon dahi aşırı bir lükstü. O nedenle de, olup bitenleri izleme açısından gazete, radyodan önde gelirdi.
 
Ciciannem, dedemden daha tutkun bir okuyucuydu. Ayaklarını altında toplayarak köşe minderine kurulur, altın çerçeveli gözlükleriyle Akşam'ı tepeden tırnağa hatmederdi.
 
Gazi'nin Cumhurbaşkanı, İsmet Paşa'nın Başbakan olduğu yıllardı. Soyadı yasası henüz çıkmadığı için, ne Mustafa Kemal ‘Atatürk’ adını almıştı; ne İsmet Paşa ‘İnönü’ adını...
 
Türkiye'nin nüfusu 15-16 milyon kadardı. İstanbul'un nüfusu ise, sanırım 500 binden ya biraz fazla, ya biraz eksikti.
 
Henüz Kadıköy-Bostancı arasına tramvay gelmemişti. Daracık Bağdat Caddesi'nde kaptıkaçtılar çalışırdı.
 
Göztepe'den, Çamlıca'daki büyük teyzelere; bir hafta öncesinden tembih edilmiş tenteli bir arabayla giderdik, gece yatısına...
 
Akşam gazetesinin boyu, öteki gazetelerden biraz daha küçük; sayfaları ve tefrikaları daha boldu. Esat Mahmut'un ‘Dağları Bekleyen Kızını’ annem yüksek sesle hepimize okurdu.
 
Henüz elektrik de yoktu Göztepe'de... Akşamları köşkün üst kat salonundaki havagazı lambalarıyla donanmış avizenin sadece göbeği yakılırdı. Tuvaletlerde de idare lambaları yanardı.
 
Edirne'de babam, Son Posta alırdı. Onun da sayfaları ve tefrikaları boldu.
 
Kimse siyaset konuşmazdı. Kimse durumdan yakınmazdı. Toprak yollar aşırı çamur, ahşap evler aşırı harap; sırtlarındaki küfelerle seyyar satıcılar  çıplak ayaklı olduğu halde...
 
Gazete sahiplerinin hemen tümü Galatasaray'da okumuştu. Cumhuriyet'in sahibi Yunus Nadi de, Son Posta'nın sahibi Selim Ragıp da, Akşam'ın sahiplerinden Necmeddin Sadık da...
 
Fıkra yazarlarının da çoğu Galatasaray'lıydı... Abidin Daver de, Vala Nurettin de, Sermet Muhtar da, İsmet Hulusi de, Ercüment Ekrem de, Selami İzzet de, v.s.
 
Gazetelerin tirajları çok düşüktü. Cumhuriyet'inki 20 bin kadardı. Son Posta'nınki 10 bin, Akşam'ınki 6-7 bin kadar...
 
Hepsinin de tek dayandığı kaynak resmî ilanlardı... Bazılarına Başbakanlık'tan özel yardımlar yapılırdı. Babıâli'deki idarehaneler ise, eski ahşap konaklardı. Kadrolar da 15-20 kişiyi pek geçmezdi.
 
Gazeteciler çok az para alırlardı, özellikle de muhabirler. Onun için de ‘çayla simit’ gazeteciliğin simgesi olmuştu. Fıkra yazarları ise, genellikle ya öğretmenlik, ya resmi dairelerde danışmanlık ya çevirmenlik yaparlardı..
 
İlk büyük tiraj patlaması, Ahmet Emin Yalman'ın; sahibi bulunduğu Vatan'da, İsmet Paşa'ya karşı sert bir muhalefete geçmesiyle olmuştu. 1945'te Vatan'ın tirajı 90 bine vurmuştu.
 
1947'de Sedat Simavi Hürriyet'i çıkarmaya başladığı zaman, bir hayli karamsardı. 15 bin basan Son Posta'nın peşine takılmaya razı olduğunu söylüyordu. 1948 Dünya Olimpiyatları'nda Türk güreşçilerinin zaferi ve Hürriyet'in birinci sayfasına konan bir güreş fotoğrafı, bir anda Hürriyet'in tirajını 60 bine fırlatmıştı..
 
Ve halk tipi yeni bir gazete doğmaya başlamıştı; tiraj rekorları kıran..
 
Menderes iktidarıyla birlikte basına da musluklar açıldı. İdarehane binalarıyla makineler yenilendi. Ancak yine de sadece gazete sahiplerinin özel arabası vardı. Neyse ki, sarı basın kartına tramvaylar da bedavaydı, vapurlar da, banliyö trenleri de..
 
Gazeteler ikiye bölünmüştü; İsmet Paşa'ya bağlılığı sürdürenler; Menderes'i tutarak, aynı zamanda Meclis'e de girmeye başlayanlar.
 
İsmet Paşa'yı tutanlar sönükleşti, Menderes'i tutanlar ihya oldu.
 
27 Mayıs'tan sonra ise büyük bir dalgalanma yaşadı basın. Müthiş virajlar alındı, manşetler değiştirildi ve tirajlar yine düştü..
 
Çünkü temelde nüfusun üçte ikisi elini bile sürmüyordu gazeteye. Satışlar güvenilir bir rantabilite sağlayamıyordu. Özel sektörün kullandığı krediler ise, genellikle devlet bankaları aracılığıyla Ankara payandalıydı. Ankara'nın hoşlanmadığı gazetelere reklam vermeleri sakıncalıydı.
 
Herkes hesabını buna göre yapmak zorundaydı.”
 
***
 
Babam sona da yazıyı yazdığı günü tanımlayan bir cümle yazıyordu:
 
“İşin özüne bakıldığında, bugün dahi 65 milyon nüfuslu Türkiye'de, ne gerçek çağdaş bir gazete piyasası var, ne kitap, ne tiyatro, ne de yazar..”
 
***
 
Yazının yazıldığı dönem Türkiye ekonomisinin çöktüğü, siyasetin cılkının çıktığı bir dönem…
 
Felç olmuş bir ülkeden söz ediyoruz.
 
Kemal Derviş gelmiş ve ulusal program başlıklı reçeteyi hazırlamış.
 
Babam o şartlardan çıkılıp ciddi zahmetlere katlanılarak daha sağlıklı bir Türkiye’ye ulaşılabileceği iyimserliğini de barındıran bir ihtiyatla yazıyı şöyle bitiriyordu:  
 
“Şimdi Kemal Derviş'in ulusal programı, ekonomik alandaki yapay görüntüleri, kendi gerçek boyutlarına indirgemeyi hedeflediğine göre; gazetelerde de sanırız  bir takım değişiklikler başlayacak. Kadrolarda tasfiye zaten çoktan başladı...
 
Bizler çöllerde gemi yüzdürmeye kalkmış divaneler olarak geçtik hayattan... Çölleri deniz gibi görmenin saf coşkusu ve ezip bitirici çilesiyle…
 
Bizim basın dünyası, yine hızla değişen koşullar önünde bu kez bakalım nasıl dönüştürecek kendisini?”
 
***
 
Bu yazının yazılmasından bu yana 18 yıl geçmiş…
 
Basın dünyası var mı, var ise neye dönüşmüş, ona da siz karar verin ama enseyi de her şeye rağmen karartmayın.
 
 

Paylaş

Twitterda Paylaş Facebookda Paylaş Google Plusda Paylaş
?

P24’E BAĞLAN

Güncel bilgilerilerden /duyurulardan haberdar olmak için mail listemize kayıt olun.

Powered by PXLDeN Design