Anasayfa / Yazarlar / Tek sonuç ateşkes, istikamet Moskova

18 Ekim

Tek sonuç ateşkes, istikamet Moskova

Mektubun sahadaki askerî-siyasî gelişmeleri izlemeye çalışan herkes üzerinde sarsıcı etki yaptığı inkâr edilemez

Dünyanın en güçlü devletinin başına nasıl olup da geçebildiği hâlâ akıl mantık sahibi kimse tarafından sindirilemeyen şımarık, küstah ve zır cahil dalaveracı belki de sahiden dünyaya “indirilmiş” bir özel misyon sahibidir. Türk ordusuna Suriye’ye girmesi için kapıları açtığı şu son harekât öncesine kadar her yaptığının en sıkı, en sadık ve en haşin destekçileri olan Evanjelistler, onunla Aziz Pavlus (Paulus, Paul) arasında paralellik kuruyorlar. “Tanrı Hıristiyanlığın zaferini bir günahkâr eliyle sağlamıştı,” diyorlar; Pavlus’un bu dini kabul etmeden önce Hıristiyanlara etmediği kalmamış bir zalim olduğunu hatırlatarak. “Bu büyük bir imtihandı.” Çılgıncasına destekledikleri Donald Trump’ın ahlâk ve özellikle uçkur bakımından pek öyle saf “Hıristiyan değerleri”yle filan bağdaşabilecek biri olmadığı hatırlatıldığında öne sürüyorlar Pavlus’u. “Tanrı bizi yine bir günahkâr aracılığıyla sınıyor,” diyorlar. Ve Hıristiyanlığın yeni -ve kimilerine göre nihaî- zaferini getirecek kimsenin yine günahkârdan dönme olacağını iddia ediyorlar. Evanjelistlerin, başta Kıyamet, pek çok konuda inandıkları ve ortaya attıkları iddiaların boyutlarını gözönüne alınca bu çok da fantastik gelmiyor kulağa. Her hâlükârda, Donald Trump adlı şahsiyetin dünya tarihinde -kendi yaratmasa da- ilginç birşeylere denk geldiği, birşeylerin simgesi olduğu, gelecekte böyle sayılacağı ortada.

Trump’ın Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’a yazdığı mektup çok gürültü kopardı. Nasıl koparmasın? Dünya diplomasi tarihinde böyle bir mektup, böyle bir üslûp yoktur sanırım. İşin acayip tarafı, o mektup bütün Beyaz Ev denetim mekanizmalarını aşıp buralara nasıl geldi? Trump’ın etrafındaki görece aklı başında elemanların bazen, imzalamasın diye saçmasapan birtakım kararlarını hiç kağıda dökmeyip unutturduklarını ya da ona çaktırmadan masadaki dosyanın arasından aldıklarını filan biliyoruz. Aklıselimciler bu defa başaramamışlar anlaşılan.

Mektuba dair koparılan gürültünün kaynağı sağlam, tepkiler elbette haklıydı -çarpışmalarda hayatını kaybeden yüzlerce insanı, yerinden yurdundan olan yüz binlerce insanı zerrece umursamaksızın, “Vay, elin adamı bize nasıl böyle der!” diye ortaya atlayıp, mektubu harekâtla ilgili en büyük mesele ilan edenlerin bildik çiğliğini hariç tutarsak.

Fakat mektubun sahadaki askerî-siyasî gelişmeleri çoğunlukla acı, keder ve öfke içinde veya olabildiğince soğukkanlılıkla izlemeye çalışan herkes üzerinde sarsıcı etki yaptığı inkâr edilemez. Önce şok tesiri yaptı, ardından değişik bir şuursuzluk durumuna sürükledi herkesi. Büyük saçmalığın uyandırıcı tesiri kalıcı olamıyor anlaşılan. Zira ABD Başkanının dün Ankara’da varılan anlaşma ertesinde söyledikleri  (Türkçe’ye anlamını saklayacak şekilde, olması gerekenden kat kat kibarca çevrilen “tough love” ya da “bıraktım okul çocukları gibi kavga etsinler, sonra ayırdım” terbiyesizliği) mektuptan çok daha hakaretâmiz, mektuptan bin beterdi, ama aynı tepkilere yolaçmadı.

Çünkü herkes sersemlemişti. Serseme dönmekte çok haklıyız.

17 Ekim günü Ankara’da ABD ve TC heyetleri arasında ne anlaşmasına varıldı? Ne oldu yani; ne olacak?
 
Kafaları karıştıranlar
 
Mümkün en kısa yoldan ifade edeyim: Olan, yalnız ateşkestir. Bunun dışında net, belirli, kesin sayabileceğimiz hiçbir şey yok.

Ateşkes de, ABD’li heyet mensuplarına göre ateşkes, Ankara’ya göre değil. Niye? Çünkü ateşkes iki “meşru” taraf arasında yapılırmış. YPG savaşın “meşru” tarafı değil, “terör operasyonu”nun hedefi; Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’na göre. Ankara’nınki, ateşkes değil, harekâta “ara verilmesi”. Dolayısıyla: ortada yalnız ateşkes var, ona da ateşkes diyemeyeceğimiz söyleniyor. Burada bile ideolojik mücadele ve üstünlük peşindeyiz. Üstelik, ateşkes de sağlanabilmiş değil; 18 Ekim öğle saatleri itibarıyla Resülayn/Serekaniye’den hâlâ silah sesi geliyordu. Nasıl serseme dönmeyelim?

Anlaşmaya dair kafa karışıklığı yaratan iki sebep var. İlki, uluslararası hukuka veya teamüle göre yetkisiz tarafların, yetkisiz oldukları konularda kararlar almaları. Ne ABD ne TC, Suriye’de yönetim ve güvenlik sorumluluğu üstlenmiş resmî işgal kuvveti konumundalar. ABD zaten çekilip gidiyor. Orada herhangi bir askerî varlığının bulunmayacağını resmî ağızlardan ilan etti. TC ise “savaş” halinde olmadığını, sınır ötesine mecbur kaldığı bir “terör operasyonu” yaptığını ileri sürüyor. Başka bir egemen devletin hükümranlığının halen bütün öbür devletlerce resmen tanındığı toprakların şurasının burasının denetimini şundan alıp şuna verme yetkisi iki devlette de yok. ABD-TC anlaşmasının maddelerini okurken, akıl-mantık sahibi herkesin aklından öncelikle, “Peki bu nasıl olacak?” sorusu geçiyor. Ve hemen her soru, bakışların Moskova’ya çevrilmesine yolaçıyor.

Karışıklığa yolaçan ikinci sebepse, anlaşmanın taraflarının, üzerinde anlaştıklarını söyledikleri maddelere dair çelişkili açıklamaları. Ateşkese ateşkes deyip dememe konusunda ufak bir simgesi görülen bu durum fazlasıyla tuhaf. Aşağıda, “güvenli bölge” konusunda bunun en çarpıcı örneğinden sözedeceğiz.

Çelişkiye ve kafa karışıklığına katkıda bir de süflî etken var. Süflî, ama tesiri az değil: karışmaları için sebep bulunmayan noktalarda da kafaları karıştırıyor. Çünkü önümüze konan denklemlerin bazı hayatî unsurları eksik. Çünkü birileri bunları gözlerimizden kaçırmaya çalışıyor; “Türkiye kazandı” hikâyesini beslemek için. Ancak bu eksiklerin izini sürmeye başlar başlamaz kendinizi yine Moskova yollarında buluyorsunuz.
 
“Güvenli bölge”
 
Şu “güvenli bölge” meselesindeki karışıklık, meselâ, bütünüyle yapay. Tam da Ankara ne istediyse almış görünsün diye anlaşma çarpıtıldığı için karışıklık doğuyor. “Strateji uzmanı” vs. kimliklerle resmî propagandacı olarak çalışan “uzman”lar, bilgileri kirletiyor. “Güvenli bölge” diye TC’nin talep ettiği 450 km’ye 32 km’lik alan Ankara’ya bırakılmış falan değil. Zaten ABD ile TC arasındaki bir anlaşmadan böyle bir fiilî sonuç doğamaz; bu alan bırakılacaksa bunu bırakabilecek merci ABD değil. Washington’ın şu aşamada YPG’ye çekilmeyi kabul ettirdiği, TSK’nın zaten büyük ölçüde denetim sağladığı, Resülayn ile Tel Abyad arasındaki, 100 km’ye 30 km’lik alan sözkonusu.

Gerisi için Şam’la, yani yine Moskova’yla görüşülecek. Onların da tavrı belli: Bütün o 30-32 km’leri 5 km’ye indiren Adana Anlaşması’na işaret ediyorlar, “Türkiye’nin güvenliği sınırın Şam’ın denetiminde olmasıyla sağlanır,” diyorlar. Aksi, Suriye topraklarının bir kısmının Ankara’ya teslimi anlamına gelir ki, aynı mesele TSK’nın daha önce girerek denetim sağladığı Afrin, El-Bab, Azez, Cerablus gibi yerler için de haliyle gündeme gelecek. (Aslına bakarsanız geldi bile: Rusya tarafından birkaç defa, “davetsiz bütün ordular Suriye’den çekilsin” duyuruları yapıldı. ABD çekildiğine göre davetsiz tek ordu kalıyor: TSK. Muhtemelen İdlib meselesinin hallini müteakiben sıra buralara gelecek.)

Aslında bir bakıma ABD de Rusya’nın yaklaşımına aykırı hareket etmiyor. Washington’ın Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey, Ankara’dan Tel Aviv’e giderken uçakta, ABD’li gazetecilere bilgiler verdi. Medyascope’ta özeti, ABD Dışişleri Bakanlığı’nın sitesinde de geniş dökümü yeralan bu basın sohbetinde özel temsilcinin söyledikleri, karışıklığa yer bırakmıyor. Jeffrey kabaca, ‘biz YPG’yi Türkiye’nin girdiği bölgeden çekiyoruz, gerisini Moskova’yla halledersiniz’ diyor.
 
Ve ateşkes ya da “ara verme”
 
Tekrar dönüyoruz, Ankara’ya göre ateşkes denmemesi gereken ateşkesin niçin ABD-TC anlaşmasının doğurduğu yegâne fiilî sonuç olduğu meselesine. Özel Temsilci Jeffrey, ateşkesi neden istediklerini şöyle izah etti ABD’li gazetecilere (Medyascope’un çevirisinden aktarıyorum): “YPG’nin bu bölgelerde kalmak isteyeceğine dair şüphe yok. Ama bizim değerlendirmemiz, bu bölgeye tutunabilecek askeri yeteneğe sahip olmadıkları yönünde. Dolayısıyla nihayetinde ateşkesin çok daha iyi olacağını düşündük. (…) Türk ordusu çok kısa sürede büyük bir bölgeye elkoydu. Eğer ateşkes sağlamamış olsaydık her şekilde buna devam edeceklerinden kuşkumuz yoktu.”

Yani ne olmuş? Ankara’daki anlaşmayla TSK ve emrindeki Suriyeli milislerin “devam etmesi” önlenmiş.

Ötesi? Ötesini Rusya ile halledersiniz, denmiş. Nitekim, tesadüfe bakınız ki, dün Suriye’deki gelişmeleri izleyen birçok gazetecinin derhal fark ettiği üzre, YPG’nin sözkonusu bölgeden çekilmesi ve buna bağlı olarak harekâtın tamamen durdurulması için belirlenen süre, “120 saat”, tam da Erdoğan Putin’le görüşmeye gideceği zaman sona eriyor. Niye? Çünkü ötesi Moskova’da.

Evet, böylece bütün karışıklıklara son veren karışıklığı hep beraber tekrarlayabiliriz: Ateşkes denmeyen ve anlaşmadan 18 saat sonra hâlâ tamamen sağlanamayan ve kaderi belirsiz ateşkes, bu anlaşmanın tek fiilî sonucu. Siyasî-diplomatik sonuçsa, ABD’nin Türkiye’yi yönetenleri Moskova’ya yönlendirmiş olması. “Moskof domuzu”ndan “Amarikan emperyalizmi”ne zor geçiş yapmış toplumumuz daha yine zorlu virajla karşı karşıya.

(Ateşkesin kaderi konusunda şüphe yaratan bir gelişmeyi zikrederek bitireyim. Cihatçıdan bozma “Millî Ordu” elemanlarının aralarındaki telsiz konuşmalarında ateşkese uymayacakları yönünde laflar ettikleri iddia ediliyor, telsizleri dinleyen YPG’liler tarafından. İddiayı sınama şansımız yok. Bu cihatçılar, Ankara’nın buyruğundan çıkmayı göze alabilirler mi, çok şüpheli. Fakat yapmazlar da diyemiyoruz. Belki danışıklı dövüş mahiyetinde ufak tefek bozgunculuklar yapabilirler. Bu da adı bile konamayan ateşkesi sallantılı kılan bir başka ihtimal.)

Paylaş

Twitterda Paylaş Facebookda Paylaş Google Plusda Paylaş
?
  10 Eylül 2016'da gözaltına alındı  
  22 Eylül 2016'da serbest bırakıldı  
  23 Eylül 2016'da tutuklandı  
  4 Kasım 2019'da hükümle serbest bırakıldı  
  12 Kasım 2019'da gözaltına alındı  
  13 Kasım 2019'da tutuklandı  

P24’E BAĞLAN

Güncel bilgilerilerden /duyurulardan haberdar olmak için mail listemize kayıt olun.

Powered by PXLDeN Design