Anasayfa / Yazarlar / Hitler Üzerine Notlar - 2 / Tek-adamlığın iki kuralı

16 Aralık

Hitler Üzerine Notlar - 2 / Tek-adamlığın iki kuralı

Ummadıkları, beklemedikleri konumlara yükselen ezcümle kudret sahiplerinde benzer bir benmerkezciliğin teşhis edileceğine ihtimal verebiliriz


Sebastian Haffner, Hitler’in siyasî tasavvur ve pratiğini anlatırken, Naziler ve Führer’leri üzerine kaleme alınmış incelemelerde genellikle anılmayan bir etkene büyük önem veriyor: Hitler’in bütün siyasî planlarını kendi ömrüyle kaim kılması. Yani hedef olarak -kendisinin ve güya ülkesinin- önüne koyduğu ne varsa bunlara kendisi dünyaya veda etmeden ulaşılmasına dair saplantı. Tabiî aksinin zaten mümkün olmadığına dair saplantı da buna eşlik ediyordu. Böyle muazzam bir ihtirasın bu liderin elinde yoğurulmaya hazır duruma gelmiş “siyaset” kavramını nasıl şekillendireceğini düşünmek bile ürkütücü. Haffner, korkunç ihtirasın yolaçtığı sonuçları bu psikolojik etkenle ilişkilendirerek ortaya koyuyor.
 
Yerleşik ataletin fırsat açıcılığı
 
Kudret sahibi tek-adamların kendilerini yalnız bir devlet-yönetim organizasyonunun değil, hükmettikleri hayatların da merkezine yerleştirmeleri ve yaşanan her şeyi kendileriyle ilişkisi, güvenlikleri, esenlikleri bakımından veya onlara tehdit oluşturup oluşturmamaları açısından değerlendirmeleri şüphesiz Hitler’e özgü bir hal değil. Hitler’in konumunu özgün kılan, devâsâ, hattâ fantastik birtakım hedefler koyup bunlara kendi ömrü tükenmeden ulaşmayı saplantı haline getirmesi. Ancak, hangi kudret sahibi tek-adamın hangi hedefleri kendi ömrüyle kaim kıldığını bilmek kolay değil. Haffner’in bu tesbitini bize sunduğu pek çok ikaz lambasından biri sayıp acil durumda ulaşılabileceği rafa kaldırmamızda sakınca yok. Zaman zaman indirip etrafa bunun ışığında bakmayı ihmal etmeden.

Eline siyasî boyutları bakımından sınırsız, askerî bakımdan muazzam kudret geçirmiş, kendisini dizginleyebilecek herhangi bir kurumun ve yasanın -hattâ anayasanın- baskısından kurtulmuş bir totaliter tek-adam olarak Hitler’in benmerkezciliği, günümüzün tek-adamlarına ne kadar yayılabilir, bilinmez. Lâkin hayatlarının bir dönemine kadar ummadıkları, beklemedikleri konumlara yükselen ezcümle kudret sahiplerinde benzer bir benmerkezciliğin teşhis edileceğine ihtimal verebiliriz. “İktidarsız olduğuna inanmak için yeterince sebebi olan bir adamın aniden, cinsel kudret bâbında mucizeler gerçekleştirebildiğinin farkına varmasının ona nasıl etki edeceğini tasavvur” etmemizi öneriyor Haffner. Hitler’in daha önce asker arkadaşlarıyla oturup bira içerken daha çok suskun kaldığını, sohbet konusu siyaset ve Yahudilere geldiğinde birden değiştiğini, “galeyana geldiğini”, “kendini çılgınca konuşma dürtüsüne kaptırdığını”, ancak bu şekilde insanlarda sadece “yadırgama duygusuna” yolaçtığını anlatıyor: “…bu yüzden de ‘antika adam’ olarak nam salmıştı. Şimdi bu ‘antika adam’ bir anda kendisini kitlelerin hâkimi, insanları harekete geçiren biri, ‘Münih’in kralı’ olarak buluyordu. Değeri anlaşılamamış Hitler’in sessiz ve buruk kibri, yerini başarılı politikacının mest olmuş özgüvenine bırakmıştı.”

Haffner, iki etkenin Hitler’e “bir tür eşi benzeri olmama hissiyatı bahşettiği”ne dikkat çekiyor. Bunlardan ilki, kendisinin “başka kimsenin yapamadığı birşeyleri yapmaya muktedir” olduğunu bilmesiydi. İkincisi, “aktörlerinden biri olacağı sağ politika sahnesindeki -bu başlangıç döneminde kendisinden çok daha şöhretli- politikacılardan hiçbirinin ne istediğini tam olarak bilmediğini fark [etmesi]ydi. Yerleşik konumlar elde etmiş, başlıca hedefi ve işlevi bu konumları sürdürmek haline gelmiş politikacılar, genellikle istemeden, radikal hedefleri olan, girişken ve kararlı rakiplerin yükselişine basamaklık etme görevi yaparlar. Kendilerinin tasfiyesi, en azından astlaştırılması, tâbi kılınması pahasına. Elbette bu -neredeyse evrensel- olguyu yalnız müstakbel tek-adamımızın koşacağı -sağ ya da sol- kulvarla sınırlamamak gerekir. Bazen sağıyla soluyla bütün yerleşik siyaset tamamen anlamsız hale gelmiş olabilir. 2002 Türkiye’sindeki gibi.
 
Yerleşik yavanlığın cesaret vericiliği
 
Bu olgunun uzantısı saymak gereken bir başka -yine yaygın- hal, Hitler gibi, pek çok sert-gözüpek radikal liderin, önlerindeki hareket alanının sandıklarından çok daha engelsiz, geniş, ferah olduğunu düşünmelerine yolaçmıştır. Günümüzden pek çok benzerini bulabiliriz. Haksız çıkmamışlardır.

Haffner, hayatının bir döneminde Führer’liğe karar vermeden önce Hitler’in bazı yerleşik siyasetçilere ve devlet adamlarına saygı beslediğine, ancak bu saygının “bahsi geçen insanları yakından tanıdıkça kaybolduğuna işaret ediyor: “Hiçbirinin sahip olmadığı, kitleleri kesin olarak hâkimiyeti altına alma yeteneğinin bilincine vardı Hitler; bu farkındalığın hemen yanıbaşına bütün olası rakiplerine karşı bir siyasî ve entelektüel üstünlük duygusu da adım adım gelip yerleşti. Biz şüphesiz bu “entelektüel” sıfatının yerine bütün anlamlarıyla “manevî”yi geçirebilir, üstünlük duygusunu çeşitlendirebiliriz; psikolojik tahlili Hitler’le sınırlı olmaktan çıkarmak için.

Yerleşik siyasetin yavanlığından, kıpırtısızlığından, başarısızlığı, değişmemeyi kurumlaştırmış, iklimleştirmiş boğuculuğundan beslenen girişken yeni liderin tam da bu hantal kütlenin üzerine basarak yükselmesinde hayret edilecek bir yan yok, aslında. Ancak sözkonusu hantallık öyle bir ortam yaratır ki, birinin gelip onu sarsacağına kimse ihtimal vermez. Kıpırdamayan, sarsılmaz, değişmez görünür. Oysa ilk kararlı dürtmede o yapı enkaza döner, üzerine basarak birileri yükselir. Nitekim 2002’de Türkiye siyaseti böyle bir manzara arz ediyordu ve, bırakın o sırada iktidara gelip konumunu -yaygın ve güçlü kitle desteğine dayandığı için- şu ya da bu yolla bugüne kadar koruyan AKP’yi, hiçbir popüler câzibesi bulunmayan şaibeli bir işadamının partisi sırf “genç”liği ve yeniliğinin yüzü suyu hürmetine, olanca içi boşluğuna rağmen neredeyse yüzde on barajını aşacaktı. Yerleşik siyaset âlemini gerçekte düpedüz iktidarsızlık anlamına gelen o hantallık sardığında, gözüpek radikal liderlere gün doğar. Hitler’in elinde bundan fazlası vardı.
 
Biriciklik
 
Geleceğin lideri mevcut-yerleşik figürlere göre sahip olduğu -veya olduğunu vehmettiği- üstünlüklere kendini ikna ettiğinde, kimi tek-adamlara yeni bir varoluş tarzı bahşeden, kimileri içinse her şeye rağmen tam ulaşılamayan, hep kısmen özlem olarak kalan bir safhaya sıra geliyor: Müstakbel tek-adamın yarışta geride bırakması gereken rakipleriyle mücadelesi, bir tür “görev dağılımı” için, kimin daha büyük yetkilerle donanacağının, kimin altta kalacağının belirlenmesi için yapılmıyor. Müstakbel tek-adam sahnede belirdiğinde, bunlar artık önceki perdenin önemsiz hadiseleri sayılarak unutulup geçiliyor. Haffner’e göre “o zamana kadar gerçekten benzeri görülmemiş bir olgu”ydu, Hitler’in durumunda sözkonusu olan: Her şeye hâkim, anayasa ya da kuvvetler ayrılığı ilkesiyle dizginlenemeyen, hiçbir yetki ve sorumluluk paylaşımıyla kısıtlanmayan, ebedî bir diktatör”lüğün pekâlâ mümkün olduğunun diktatör adayınca idrak edilmesi. İdrak süresi değişebilir, kimi zaman bu bilgiye veya vehme ulaşmak zaman alabilir. Buradaki “ebedîliğin” gerçekte tek-adamın ömrüyle sınırlı bir acayip “sonsuzluk” anlamına geldiğini unutmayalım.

Çünkü tek başına bir iktidar imkânını görebilmekten, bir sonraki adımı tasarlayabilmekten ibaret değil, burada sözkonusu olan. İlk safhalar için ihtiyaç duyulacak ekipler, ittifaklar, uyum gayretleri, tavizler bulunabilir. Ancak, Haffner’in tasvir ettiği “Hitler’in yolu”nda, bütün adımlar nihaî hedef için atılıyor, bütün duraklar o hedefe göre düzenleniyor: “…hiçbir zaman bir politbürosu olmadı ve tabiî bu politbüroda yetişen veliahtları da. Kendi hayatının ötesinde düşünmeyi ve geleceğe yönelik tedbirler almayı reddetti. İşte bu yüzden, parti onun için “sadece kişisel olarak iktidarı ele geçirmesini sağlayacak araçtı.

“Başkalarının ebediyete kadar vakti varken benim birkaç zavallı yılım var sadece,” demiş Hitler; Haffner aktarıyor. Diğerleri birer halefleri olacağını da biliyorlar.” Oysa yazarımızın da işaret ettiği üzre, tek halefinin bile ortaya çıkamamasına yolaçan bizzat Führer’di.

Tek-adamlar için genel olarak geçerli iki kural buraya kadarki okumamızdan çıkıyor: 1. Tek-adamların partisi olmaz. 2. Tek-adamların halefi olmaz.

Açıklanmaları zor değil. Hitler, savaş kararının ertelenemezliğini generallerine izah ederken şöyle demişti: “Kimse benim daha ne kadar yaşayacağımı bilemez.”

Devam edeceğiz.

Paylaş

Twitterda Paylaş Facebookda Paylaş Google Plusda Paylaş
?
  10 Eylül 2016'da gözaltına alındı  
  22 Eylül 2016'da serbest bırakıldı  
  23 Eylül 2016'da tutuklandı  
  4 Kasım 2019'da hükümle serbest bırakıldı  
  12 Kasım 2019'da gözaltına alındı  
  13 Kasım 2019'da tutuklandı  

P24’E BAĞLAN

Güncel bilgilerilerden /duyurulardan haberdar olmak için mail listemize kayıt olun.

Powered by PXLDeN Design