Anasayfa / Yazarlar / Eşitsizlik haksızlık dünyasında yeni ideal

22 Ocak

Eşitsizlik haksızlık dünyasında yeni ideal

İnsanlığın yeryüzünde adaletli-eşitlikçi bir hayat oluşturmasının önündeki ilk engel, ideolojik demenin hafif kaçacağı zihinsel handikaplar


Dünyanın en zengin 2000 kişisinin (tam olarak 2.153) elindeki servet, alttaki 4 milyar 600 milyonun elindekinden fazla. (Üsttekileri 2.153 diye, tam olarak biliyoruz, ama alttakileri yuvarlak hesap söylüyoruz; bu bile ne ilginç aslında…) Kimler var bu iki bin küsur milyarder arasında? Bill Gates (Microsoft), Warren Buffett (borsa oyuncusu, “yatırımcı”, Berkshire Hathaway), Jeff Bezos (Amazon), Amancio Ortega (Zara), Mark Zuckerberg (Facebook), Larry Ellison (Oracle), Carlos Slim (Helu, telekomünikasyon) ve Michael Bloomberg (Bloomberg) ve bunlar gibiler…

O 4,6 milyarın ne olacağına, bu kadar zengin olmadıkları halde devlet otoriteleri ve silahlara hükmedenlerle birlikte, bu iki bin kişinin merkezinde yeraldığı çembere girebilenler karar veriyor, verecek. Durum değişmezse. Daha doğrusu, değiştirilmezse.
 
Sahte esriklik ve isyanlar
 
“Değiştirmek”ten bahsedince sözün hemen kimin, kimlerin değiştireceğine gelmesi gerekiyor. Özellikle ekonomisi gelişmiş, görece huzurlu hayata kavuşmuş, dünyanın başka yerlerine sırt çevirme lüksüne sahip ülkelerde, hali vakti yerinde üst orta sınıfların Batı hayat standartlarında yaşayabildiği, orta sınıfların iPhone değilse de daha ucuz akıllı telefonlar edinebildiği, alt orta sınıfların otomobil alma düşü kurabildiği yerlerde kapitalizm kendine göre bir insan ırkı yaratmayı neredeyse başarmak üzere. Kendi dışında herhangi bir şeyle pratik ilgisi sıfıra yakın, kendini her şeyiyle ortaya koyduğunda karşılaştığı boşluğu, asla bunun çaresi olamayacak şeylerle gidermeye çalışan, sürekli bunalım halinde, bunalımı esriklik sanan, neyin içinde olduğunu kavrayamadığı için çıkış yolu da aramayan, fakat nedense mutlu olduklarını başkalarının gözüne sokmak için çırpınan insanlar. Toplum olarak yaşandığı, kaderlerinin başka insanlarınkine bağlı, hattâ bağımlı olduğu gerçeklerinden bîhaber, siyasî mücadele ve değişim kavramlarının sızamadığı sanal dünyalar içerisinde, en isyankâr halleriyle bile son derece uysal bireyler.

Buna karşılık, sözkonusu dönüşüm bir anda bütünüyle gerçekleşemediğinden ve insan dediğin, zihninde bin türlü çelişik ve karmaşık fikriyat, ruhunda bir o kadar farklı hissiyat barındırabilen ve kâh o yönde kâh bu yönde değişebilen bir canlı olduğundan; ya da en azından henüz hâlâ böyle olabildiğinden, kafalarını akıllı telefonlarından kaldırmaksızın metrolarda, otobüslerde, caddelerde gidip gelen bütün bu zamâne ahalisi, bir de bakıyorsunuz, en gaddar polisin askerin kimsenin gözünün yaşına bakmadığı ülkelerde sokaklara dökülüveriyor. İtiraz ve isyanın en yaygın olduğu dönemlerden birini yaşıyoruz; bir yandan insanlığın felaketine sürüklenirken.
 
Birleştirici bir hedef
 
“Değiştirme” meselesinin çaresizliklerden yapılma engellerle dolu bir labirente dönmüş oluşu, harekete geçebilenleri cezbedebilen, kendine doğru çeken inanılır hedefin olmayışında. Dinler artık kimi toplulukların ırkçı-milliyetçi üstünlük ve tahakküm iddialarının formülasyonları, kudret peşindeki uyanıkların seferberlik yaratabilmek için başvurduğu anlatılardır. İnsanlara mutlu gelecek vaat etme potansiyelleri tükendi. Dinlere öldürücü darbelerden birinin bizim ülkemizde vurulmuş oluşu, bilmem evrensel başarı sayılır mı? Yeryüzüne yayılmış halde insanlığa kurtuluş umudu olabilmiş, “insan yapısı” yegâne rehber sosyalizmdi. Onu da eline iktidar geçiren sosyalistler mahvetti. Çöküntüden kurtulması, başını kaldırması, dünyanın değişimini kavrayıp insanları hep beraber yeni gelecek kurmaya çağırması imkânsız değil; ancak buna da gözleri hâlâ devlete takılı, kendine iktidar isteyen ve etrafında elde ettiği küçük iktidarlarla tatmin olup, hep doğruları söyleyen kibirli münzeviler olarak kenarda durmayı tercih eden günümüz sosyalistleri fırsat vermiyor.

Buna rağmen, birleştirici yeni bir insanlık idealinin meydana çıkabileceğine ihtimal vermek, olmayacak hayal peşinde koşmak değil. Böyle bir idealin, vaktiyle sosyalizm(ler)in tasarlanmasına yolaçan kaygılardan, düşüncelerden hareketle oluşturulacağını ileri sürmek de gaflet veya boş laf değil. 21 yaşındaki bir ABD’li kadın, bir öğrenci derneği başkanı, “Ben Sovyetler’deki baskı rejimini bilmiyorum,” diyordu (mealen aktarıyorum), ABD’de yükselen sosyalistçe eğilimleri konu alan bir röportajda. “Stalin dönemini de bilmiyorum. Ama bir avuç insanın böylesine şımarıkça zengin olması ve hükmetmesi yerine ekonominin merkezî denetimi ve zenginliğin eşit dağıtılması fikri kulağa hiç de kötü gelmiyor.”

Bizim gibi yıllanmış sosyalistlere bakılırsa, bu iş elbette -bir dünya, iktidar, toplum kavrayışı ve pratiği olarak, büyük bir simge olarak- Stalin’in gerçekte yüzyıllara yayılmış bir ideal sayılması gereken sosyalizmin tarihi içerisindeki tahripkâr işlevi bilinmeksizin ve bütün bir “Doğu Bloku” tecrübesinin hesabı görülmeksizin olmayacak. Oysa belki de yeni eşitlikçi-adaletli toplum ideali bizim kavramlarımızın çoğunu dışarıda bırakarak kurulacak.

Her hâlükârda, böyle bir idealin ufukta belirmesi ve -daha önce hiçbir dönemde olmadığı kadar birarada davranmasını sağlayacak araçlara sahip- insanlığın birarada hareketine imkân vermesi, böyle bir enerji odağı yaratması şart. Şimdiye kadar geçtiğimiz evreler gözönüne alınırsa, ortaya çıkacak manzaranın muhtemelen, başka pek çok durumda bildiğini okuyanların belirli hedefler için birarada davrandığı, herkesin rahat edeceği yaşama koşulları oluşturmak için güçlerini, kapasitelerini birleştirdiği, ama kendi bağımsız hayat alanlarını da koruduğu, bugünkü isyan-itiraz hareketlerinin yarattığına benzer bir şey olacağını kestirebiliriz.

Buna karşılık, 1980’lerde meydana gelen ve bir nevi global karşı-devrim olarak adlandırmakta sakınca görmeyeceğim dönüşümün yarattığı insânî hasarı gidermek için yapılması gereken manevî enkaz kaldırma faaliyetinin de pek zorlu uğraş olacağını idrak etmek gerekiyor.
 
Aslî handikaplar: Haksızlık
 
İnsanlığın yeryüzünde adaletli-eşitlikçi bir hayat oluşturmasının önündeki ilk güncel engel, ideolojik demenin hafif kaçacağı zihinsel handikaplar. Uluslararası Kızılhaç Komitesi’nin (ICRC), Afganistan, Kolombiya, Fransa, Endonezya, İsrail, Malezya, Nijerya, işgal altındaki Filistin toprakları, Rusya, Güney Afrika, İsviçre, Suriye, Ukrayna, Birleşik Krallık ve ABD’den, 20 ile 35 yaş arasındaki 16.000 kişiyle görüşerek yaptığı araştırma, hayli ürkütücü sonuçlar ortaya koydu.

Katılımcıların yaklaşık yarısının Üçüncü Dünya Savaşı’nı göreceğini düşünmesi, güncel gelişmelerin getirdiği genel bir karamsarlığın ürünü sayılabilir. Fakat gerisi, nereye koyacağımızı kolayca bulamayacağımız türden. Katılımcıların üçte birinden fazlası (%37), savaşta esir edilen düşmanlara işkence yapılmasını meşru görüyor. Üçte biri, esir askerlerin yakınlarıyla haberleşmesine izin verilmemesi gerektiği görüşünde. ICRC Başkanı Peter Maurer, genç insanlarda en temel insan haklarına saygının bulunmayışına kaygıyla işaret etti, katılımcıların çoğunun Cenevre Konvansiyonu diye bir şeyi hiç duymadıklarını aktardı.

Bu araştırmada ortaya çıkan, hem acı hem azıcık umut verici hakikat, barış-huzur içinde yaşayanların haberdar olmadığı tecrübelerin savaş görmüş olanları barışçılığa yöneltmesi. Suriyeli, Ukraynalı, Afganistanlı katılımcıların ifadeleri, savaş görenlerin savaştan nefret ettiklerini bariz şekilde gösteriyor, Maurer’e göre. (Kendisiyle yapılmış bir görüşmeyi şuradan okuyabilirsiniz.)
 
Aslî handikaplar: Hukuksuzluk
 
Maurer, katılımcı genç insanlarda temel insan haklarına saygının epey eksik oluşundan sözederken, sözkonusu hakların “uluslararası hukukça” gözetildiğine işaret ediyordu. Tam da bu bağlamda, özellikle “yeni bir insanlık ideali mümkün mü?” gibi bir soruya da dokunup geçerken mutlaka gözümüzü dikmemiz gereken alanlardan biri bu: hukuk. Özellikle genç insanlarda uluslararası hukukun barındırdığı insan haklarını koruma içeriğine dair idrak eksik, çünkü aslında onlar bunun gözetilmeyişini, kaale alınmayışını, adım adım yok edilişini yaşıyorlar.

“Trump bir nedir?” sorusu bile yeterli bu vaziyeti anlatmak için. Fakat çürüme yalnız uluslararası alanda cereyan etmiyor. Ülkelerin içinden başlıyor. Yukarıda sözettiğim araştırmanın ortaya koyduğu sonuçlardan biri, halkların ülkelerindeki iktidarlar ve düzenler hakkındaki güvensizliğini çıplak haliyle gösteriyor. Sunulan on iki seçenek arasından katılımcıların “en çok kaygı verici sorun” seçtiği ilk iki başlık, yolsuzluk ve işsizlik. Yaklaşan iklim felaketi anca sekizinci sırayı alabilmiş.

“Yolsuzluk” diye adlandırılan şeyin hem yapısal hem güncel mesele olarak böylesine dikkat çekişi, gerçekte dünyanın egemen sistemi kapitalizmin evrensel iddiasını yalanlayan bir gelişme. Yer yer kaba, kimi yerde ince sömürü mekanizması, düpedüz çalma çırpmaya dayalı haydutluk rejimine dönüşüyor. Vatandaşlarına haklar tanıma anlamındaki hukuk düzenini biraz da mecburiyetten kurmuş ülkelerde hak-hukuk-kural-kurum sistemi çatırdıyor. Sömürü mekanizmasını meşrulaştıran üretme, dağıtma işlevleriyle alâkasız zorba muktedir topluluklarının marifetleri, hukuk ve adalet kavramını itibarsızlaştırıyor, geçersizleştiriyor. Bundan doğan, eline güç geçirenin, etrafına çiti çekebildiği kendi zorbalık alanını yaratabilmesi.

Türkiye’de bu tecrübeyi en can acıtıcı haliyle yaşıyoruz. Bir grup insanın zengin edilebilmesi ve iktidarı rahatsız edenlerin hapsedilebilmesi için yasalarla oynanıyor, kurumlar dönüştürülüyor, yargı mekanizmasına güvenin sıfıra inmesi umursanmıyor. Bunun sonucu olarak pazusu kuvvetli herkes kendi adaletini kurmaya yöneliyor. Daha can acıtıcıları da var. Dünyanın en zengin beş-on kişisinden birine evsahipliği yapan Meksika’da, çetelerin iktidar savaşları önlenemiyor. Askerden polisten de mensupları ve destekçileri bulunan çeteler beş yıldır, her sene daha çok insan öldürüyor. 2019’da cinayet sayısı son yirmi yılın en yüksek düzeyine ulaştı: 34.582 cinayet! Günde yaklaşık 94 maktûl! Cinayetleri azaltma vaadiyle işbaşına gelen devlet başkanı, başarılı olamadığını itiraf etti.

“Hukuk”un işlevsizleşmesi, hak ve adalet kavramlarının geçersizleşmesi, devletlerin uluslararası hukuku hiçe sayarak haydutlaşması, temel insan haklarına ilişkin kavrayışı zayıflatıyor ve savaşların çıkmasını kolaylaştırıyor.

Belki de uğrunda topluca mücadele edilecek yeni eşitlik-adalet ideali, yaklaşan felaketin eşiğinde, onun zorlamasıyla buralardan bulunacak.

Paylaş

Twitterda Paylaş Facebookda Paylaş Google Plusda Paylaş
?
  10 Eylül 2016'da gözaltına alındı  
  22 Eylül 2016'da serbest bırakıldı  
  23 Eylül 2016'da tutuklandı  
  4 Kasım 2019'da hükümle serbest bırakıldı  
  12 Kasım 2019'da gözaltına alındı  
  13 Kasım 2019'da tutuklandı  

P24’E BAĞLAN

Güncel bilgilerilerden /duyurulardan haberdar olmak için mail listemize kayıt olun.

Powered by PXLDeN Design