Anasayfa / Yazarlar / Sınırlar: Göçmen aşamaz, virüs geçer

14 Mart

Sınırlar: Göçmen aşamaz, virüs geçer

Dünyanın ezilenleri, başkalarının nasıl yaşadığını gözleriyle gördüler ve “Neden biz de böyle yaşamayalım?” sorusunu kendilerine sordular


Dünyanın sağlıkçıları korona virüsü salgınıyla baş edebilmek, uzmanlar virüse çare bulmak için didinirken, biz sıradan insanlara düşen, virüs kapmamak için gerekli tedbirleri öğrenmek, evden çıkmamak, başkalarıyla temas etmemek. Olumlu anlamda rolümüz pek ufak. Fakat her birimiz tam teşkilatlı kötü kadın/adam rolü için gereken potansiyele fazlasıyla sahibiz. Tedbirsizlik ederek virüs kapabilir, bunu başkalarına bulaştırabilir, tasavvur edemeyeceğimiz yaygınlık ve büyüklükte acılara yolaçabiliriz.

Tedbirlerin başında, artık hepimiz ezberledik, el yıkamak geliyor. “İnsanlar” olarak sık sık ve doğru dürüst el yıkarsak salgına karşı etkili bir bariyer oluşturabiliriz; bize böyle diyorlar, biz de birbirimize bunu tembih ediyoruz. “Sıkıntı yok”; doğru davranıyoruz.

Yalnız pürüz var. Bütün salgın, virüs, karantina haberleri, el yıkayın, elinizi yüzünüze sürmeyin, dışarı çıkmayın uyarıları arasında, UNICEF’in açıklaması sanki kaynayıp gidiyor. BM Çocuklara Yardım Fonu’ra göre, “insanlığı” korumak-kurtarmak amacıyla sık sık el yıkaması gereken “insanlar”ın yüzde kırkının elinin altında musluk ve lavabo yok! Yani üç milyar insan, herkesi bizim gibi yaşayabiliyor zanneden biz büyükşehirlilerin hafsalasının almayacağı şekilde, musluğu açıp suyu akıtıp ellerini de önce sabunlayıp sonra durulayamıyor; “el yıkama” olarak bildiğimiz en basit eylemi bu şekilde yapamıyor. Virüsten de korunamaz; bu kadar basit.

Zaten, “insanlık”ın hatırı sayılır bir kısmının, çatısı kapısı şusu busu bulunan evi de yok. 1.6 milyar insan bu durumda. 100 milyon insanınsa, derme çatma kulübesi bile yok; evsizler.

Kimi yoksul ülkelerde nüfusun dörtte üçünün modern anlamda “ev” sayılamayacak barınma ortamlarında yaşıyor oluşunu, meselenin tarihî-kültürel, iklime dair vs. boyutları da mevzuyu karıştıracağından, haydi bir yana bırakalım, UNICEF’in sözkonusu açıklamasına göre, dünyadaki okulların üçte birinde çocukların ellerini doğru dürüst yıkayabileceği lavabo yok. Hattâ, sağlık merkezlerinin yaklaşık altıda birinde de tuvalet ve lavabo yok.

 Göç dalgası durmayacak

 UNICEF’in açıklamasının şu salgın-karantina koşullarında ifade ettiği gerçek üzerine kafa yormaya yanaşmıyoruz diye gönderilmiş ilâhî işaret midir, bilemiyorum, ama aynı anda şu haberle de karşılaştık: “İran sınırında donmuş halde yedi ceset bulundu”. Daha önce bulunan donmuş iki cesede, karnının doyacağı, eziyet çekerek yaşamayacağı yeni bir hayat umuduyla o meçhul yola düzülmüş yedi insanın daha cansız bedeni eklendi.

Buna, 2014 başından 2018 sonuna kadar Akdeniz’de uyduruk insan kaçakçısı teknelerinin devrilmesi sonucu yaklaşık 16 bin göçmenin can verdiğini ekleyelim. Dışarı itmeye çabaladığımız, oysa hayatımızın tâ ortayerinde yeralan ve almaya devam edecek olan mülteciler meselesi, öyle, daha iyi yerde iş bulmaya gidenlerin macerası falan değil. Önümüzdeki yıllarda giderek hızlanacak olan bir eğilim.

İnsanların yavaş ölümlere terk edildiği yoksul ülkelerdeki insanların kitlesel bir cüret ve cesaret içerisinde, bırakın Batı’nın gelişmiş ülkelerini, bizimki gibi toplumlarda ortalama hayat standardına sahip insanların aklını başından alacak risklere girerek, canlarını tehlikeye atarak yükselttikleri göç dalgası kabaracak, kabaracak...

Ekonominin globalleşmesi dünyayı küçülttü, herkesi birbirine yaklaştırdı. İnternet, mekân birliği ve yakınlık duygularını pekiştirdi. Bundan, pekâlâ beklenebilir, ama umursamazlık yüzünden beklenmeyen ve ayrıcalıklıları dehşete sürükleyen sonuçlar doğdu: Dünyanın ezilenleri, başkalarının nasıl yaşadığını gözleriyle gördüler ve, “Neden biz de böyle yaşamayalım?” sorusunu kendilerine sordular. Sosyal medya, gerçekte paylaşılmayan bir hayatın paylaşıldığı yanılsamasının yayılmasına, şimdiye kadar görülmedik bir tarzda hizmet etti. Bu, “onların” huzurlu, güzel ortamlarını ulaşılabilir görmeye yolaçtı. Güney Amerika’dan ABD’ye, Afrika ve Asya’dan Avrupa’ya göç dalgası, günümüzün geçici bir hadisesi değil.

 “Canlı” simgeler

Eşitsizliğe isyan ve dünyanın -bir kısmı kendisinden çalınanlarla veya kendisinin köleleştirilmesiyle yaratılmış- nimetlerinden pay alma arzusu şüphesiz, artık “kavimler”i aşan başka bir kavramla anmamız gereken göç dalgasının başlıca teşvikçisi gibi görünüyor. Fakat bu, hevesle, heyecanla dile getirilebilen bir güdü veya hedef olduğu için böyle. Çünkü bundan daha kalıcı, hayatî bir etken daha derinde, temelde yeralıyor: Yeryüzünün bazı bölgelerinin yaşanamaz hale geliyor oluşu. “İklim krizi” denen şeyi henüz idrak edebilmiş değiliz. Kimi yerde su tükeniyor, kimi şehirler su altında kalacak. İçecek su bulamayanların çoğalacağı dünyada, sağlık merkezlerine daha çok musluk ve lavabo nasıl konacak? Su altında kalacak şehirlerin ahalisinin hayatını sürdürebileceği güvenli koşullarda başka yerlere intikali nasıl sağlanacak?

Gelişmiş ülkelerde biriken servet ve teknolojinin birçok soruna çözüm bulmaya yeteceği ileri sürülebilir. Bu büyük ölçüde doğru. Ancak bu defa da karşımıza varolan eşitsizlik düzenini insanlığın mümkün tek yaşama tarzı olarak kabul ettirmeye kararlı, üstelik güçlü ve silahlı bir uluslararası egemenler zümresi çıkıyor.

Korona virüsü salgını dolayısıyla üstüne konuşulması gereken tekil veya genel pek çok meseleye dair daha önce de çok zengin ve doyurucu bir yazı (“Corona, Covid-19 yahut uluslararası aptallığımız”) yazmış olan Aysuda Kölemen, Artı Gerçek’teki yeni yazısında, çok verimli bir hızlandırılmış-sıkıştırılmış günümüz kapitalizmi tasviri sunuyor: “Amerika’da insanlara hastalanınca işe gitmeyin dahi diyemiyorlar. Pek çok işçi hasta olup işe gitmeyince maaşı kesiliyor, hattâ işten atılma tehlikesi olabiliyor. O nedenle hastalanınca da işe gidiyorlar. Sadece New York şehrinde yüz binin üzerinde çocuk evsiz olduğu için okulları tatil etmek çok zor. Okul o çocuklar için gündüz kalabilecekleri bir yer. Çocuklar aç ve okulda yemek yiyorlar. Bazıları için bu günün tek öğünü.”

Yoksul ülke ahalisinin göçüp gelmeye çalıştığı ortamın bir yüzü de bu. Öbür yüzünün keyfini sürenler, etraflarına duvar örüyor, caydırmak için göçmenleri toplama kamplarına atıyor, çocuklarına eziyet ediyor. Buna rağmen onlar geliyorlar, gelecekler. Guetamalalı Miriam Stephany Giron Luna, Teksas’ eyaletinin El Paso şehri yakınlarında, çelik ağla kaplı sınır duvarına tırmanmaya çalışırken düştü ve karnındaki bebeğiyle birlikte öldü. Sınırı aşmaya çalışırken bebeğiyle birlikte ölen göçmen kadın, İran-Türkiye sınırında karlara bulanmış yatan cansız bedenlerden daha “canlı” simge şüphesiz.

 Beyhûdelik bilinci??

 Korona virüsü salgını gibi uluslararası çaptaki olayların “sınırların ve ulus devletin yapaylığı”nı gösterdiğine dikkat çektiği, “Virüs, sınıf ve sınırlar…” yazısında Murat Sevinç, iklim kriziyle göç dalgasını birlikte düşünmeyi öneriyor; iklim alanında dünya çapında bir “çocuk hareketi” doğmasını sağlayan İsveçli Greta’yı hatırlatarak: “Bir kız çocuğu milyonlarca insanın desteğini boşuna almadı. Böyle giderse ömür süremiz içinde bizler, hadi görmedik diyelim, çocuklarımız su ve hava bulamayacak dünya adı verilen bu sıradan yıldızda. Hal böyleyken, muhterem okur, önerim, pek bayıldığımız ulus devlet sınırlarına ve o sınırlar içinde bir metre yer bulunamayan sığınmacılara bir de bu gözle bakmak.”

O “pek bayıldığımız” sınırların beyhûdeliğini, her türlü eziyeti, horlanmayı, hattâ hapsedilmeyi, vurulmayı, ölmeyi göze alarak sınırlara yığılan, çelik telli duvarlardan düşen göçmenler gösteremiyor mu? Gösteriyorlar ama görmek istemiyoruz, çünkü maddî-manevî yük üstlenmek gerekecek. Buna karşılık, kimsenin gözüne görünmeyen bir minik yaratığın, şu virüsün o beyhûdeliği “dünyadan çıplak gözle görülecek şekilde” sergilemesi topu topu birkaç hafta sürdü.

Bu defa da, yeryüzünde hak, hukuk, adalet, sosyal devlet adına oluşmuş ne varsa yok etmeye kararlı, dünya üzerine yaydıkları şirketleri ve kendileri zenginleşirken uluslarını yüksek duvarlar arasına kapatmaya niyetli yeni otokratların afet halini kendi çıkarlarına kullanma tehlikesiyle yüzyüzeyiz.

Dünya, alıştığımız bildiğimiz yaşam evresinin sonuna dayandı. Büyük dönüşümün içindeyiz. Kafa yorulacak ve konuşulacak çok şey var. Umarım gençler bu işi bizim gibi, yarının dünyasında artık varolmayacak kuşaklardan insanlara bırakmaz.



Paylaş

Twitterda Paylaş Facebookda Paylaş Google Plusda Paylaş
?
  10 Eylül 2016'da gözaltına alındı  
  22 Eylül 2016'da serbest bırakıldı  
  23 Eylül 2016'da tutuklandı  
  4 Kasım 2019'da hükümle serbest bırakıldı  
  12 Kasım 2019'da gözaltına alındı  
  13 Kasım 2019'da tutuklandı  

P24’E BAĞLAN

Güncel bilgilerilerden /duyurulardan haberdar olmak için mail listemize kayıt olun.

Powered by PXLDeN Design