Anasayfa / Yazarlar / “İktidar beyin hasarına yolaçıyor”

06 Eylül

“İktidar beyin hasarına yolaçıyor”

Muktedirin iktidarı elde edebilmek için yararlandığı melekelerini kudret sahibi oldukça yitirmesi başlı başına bir ikilem…

Üç yıl önce The Atlantic’de yayımlanmış yazı, benim için, devâ arayanın kapısına bırakılmış ilaç gibi oldu. (Twitter’da paylaşanı ne yazık ki not etmemiştim, burada teşekkür edemiyorum.) Yazının konusunu görünce linke çabucak tıkladım, sıçradım. Epey zamandır kafayı taktığım bir konuda, meselenin can alıcı yerinden tutulduğu yazı, çoğumuzun bin türlü başka ifadeyle, kimimizin azıcık tereddütle, kimimizin kesin dille ortaya sürdüğü tezi, dört kelimede, kesin hüküm halinde toparlayıvermişti: “İktidar Beyin Hasarına Yolaçıyor”.

The Atlantic’in Temmuz/Ağustos 2017 sayısında yeralan yazıyı Jerry Useem kaleme almıştı. Birçok biliminsanından görüşler ve araştırma sonuçları aktarıyordu. Başlığın altına konan spot, “hasar” hükmünü azıcık açıklıyordu: “Liderler, yükselişleri için hayatî olan zihinsel kapasitelerini, özellikle başka insanları anlama yeteneklerini nasıl yitiriyorlar…”

Useem, tarihçi Henry Adams’ın iktidar hakkındaki yargısını aktarıyordu: “sonunda kurbanın duygudaşlık kabiliyetini yok eden bir tür tümör”dü iktidar, Adams’a göre. (Muktedire “kurban” denebilecek olması da matrak!) İktidar ya da kudret diye adlandırıyoruz, muktediri kısmen felç eden, kurban konumuna iten etkeni. Useem, hemen bunun arkasına, Berkeley Üniversitesi’nden psikoloji profesörü Dacher Kaltner’in saha ve laboratuvar deneyleriyle ulaştığı sonucu ekliyordu. Yirmi yıllık süreye yayılmış araştırmalar göstermişti ki, iktidar (kudret) sahipleri kısmen “beyin travması geçirmiş insanlar gibi” davranıyorlardı. Düşüncesiz davranıyorlar, riskleri daha az seçebiliyorlarve -araştırmacıların esas kritik bulduğu nokta- olayları başkalarının bakış açısından görmeyi beceremiyorlardı. 

Kibirin karakter haline gelişi

Davranışları inceleyen biliminsanının ulaştığı sonuçları, beyin üzerinde çalışan bir başka biliminsanı doğrulamıştı. Ontario McMaster Üniversitesi’nden nörolog Sukhvinder Obhi, manyetik uyarım yöntemleriyle beyindeki bazı tepkileri ölçmüş ve deneyin ortaya koyduğu gerçeği şöyle özetlemişti: iktidar, “yansıtma” ya da “ikizleme” diye adlandırılan sinirsel süreci bozuyordu. Halk arasında psikolojideki “projeksiyon”a karşılık kullandığımız “yansıtma” değil burada kastedilen. Başkasının zihnindekini olduğu gibi görebilme, kavrayabilme yeteneğinden sözediliyor. (Kavramlarda yanlışlık yapıyorsam alanın uzmanları uyarır, düzeltirim diye umuyorum.) 

Dananın kuyruğu şurada kopuyor ki, bu süreç, empati kapasitesinin de temeli! Yani iktidar (kudret) kazandıkça bireyin başkalarını anlama ve onlara duygudaşlık gösterme kabiliyeti yok oluyor. Ve bu sadece tercihlere bağlı davranış sorunu değil, düpedüz, beyindeki maddî süreçlere dayanan, somut bir değişim. Dışarıdan bakana, evet, ilk başta kibir olarak gözüken insan hali. Yazar veya görüştüğü biliminsanları öyle dememiş, ama bendeniz, izin verirseniz, beynin aşka, tutkuya, hicrana, hüsrana asla yakıştırılamayacak şahsiyetsiz elektronlarca yürütülen sevimsiz maddî süreçler âlemine azıcık edebî derinlik de katarak, durumu ‘kibirin karakter haline gelmesi’ diye tarif edeceğim. Bütün karakter ağını sarıp ele geçirmesi, kendine tâbi kılması.

Kibrin insanı görmez-duymazlaştırdığı özellikle sanatta çok çeşitli şekillerde ifade edilmiş, işlenmiş hakikat. Ancak tılsımı bozma pahasına hatırlatmalıyım ki, bu karakter değişiminin basbayağı elektrikli, kimyasal vs. maddî temeli var. Karakterini ne idüğü belirsiz elektron hareketleriyle ilişkilendirmeyi zül sayanlar, burada sözü edilen “maddî temel” etkenini görmezden gelebilirler. Ancak arkamızı dönmekle maddî temeli ortadan kaldıramıyoruz ne yazık ki. Yine, açıkça maddî olanla bizim manevî saydığımız, ruhuna düşkün biz hassas insanları tedirgin edecek tarzda içiçe geçiyor, tekinsiz durumlara sebep oluyor. Davranışlar üzerine deneyler yürüten psikoloji profesörü, “kudret ikilemi” diye bir durumdan sözediyor: İktidar elde edince, onu elde edebilmemizi sağlayan bazı melekelerimizi kaybetmeye başlıyoruz.

E’yi nasıl çizeceğiz?

Useem 2006’da yapılmış, çok çarpıcı bir deneyde ortaya çıkanı aktarıyor. İş yönetimi, organizasyon, liderlik vs. gibi, daha çok ekonomi yöneticiliğini ilgilendiren dallarda çalışan dört biliminsanının yürüttüğü bir çalışmadan, bu deney. Katılımcılardan, alınlarına E harfi çizmeleri istenmiş. E’yi kendi baktığı yöne göre, yani karşıdan bakanın ters göreceği şekilde çizenlerin oranı, kendini iktidar sahibi sayanlar arasında üç kat fazla çıkmış. Özel kudret sahibi olduğunu düşünmeyenler daha çok, kendi yönlerinden ters, karşıdan doğru görünen E’ler çizmişler. 

İktidara bağlı davranışların incelenmesinin ortaya koyduğu bir dizi başka gerçek daha var. Ve bunlar birbirleriyle uyumlu. Meselâ iktidar sahiplerinin giderek, başkalarıyla aynı anda, benzer tepkiler göstermez hale gelişi. Herkes gülüyorsa onlar da buna katılmıyorlar. Herkesle birlikte güldükleri yegâne durum, herkesi muktedirin güldürmesi; o da sayılmaz. (Niyeyse aklıma şu fıkra geldi -konuyu saptırma pahasına aktaracağım: Yönetici, altında çalışanlara fıkralar anlatır, hepsi katıla katıla gülerler, civardaki bir adam gülmez. Yönetici ona, “Espriyi mi anlamadın?” diye sorunca da, “Yok. Ben size bağlı çalışmıyorum,” cevabını verir.) 

Kudret sahiplerinin başkalarıyla duygudaşlık yeteneğini kaybetmesi, kafalarına taş düşse ya da nasıl olduysa sözüne değer verdikleri biri onları uyarsa giderebilecekleri cinsten eksiklik değil. Yine çok ilginç bir deney aktarıyor, yazarımız. Beyin ve sinir sistemi üzerinde deneyler yapan nörolog Obhi’yle ekibi, katılımcılara video izletiyorlar: Bir el, lastik topu sıkıyor. İktidar sahibi olmayan katılımcıların sinir sisteminde, kendileri o topu sıkıyor olsalar her nasıl tepkiler meydana gelecekse, bunların benzerleri görülüyor. İktidar sahipleriyse, böyle “iştirakçi” bir tepki göstermiyorlar. Biliminsanları, beyin ve sinir sisteminde tesbit ettikleri durumu bir tür “uyuşturulmuşluk hali”ne benzetiyorlar. Anestezideki gibi; algılayamaz, tepki veremez hale gelmiş sistemin bazı bölümleri. İktidar sahipliğinin kalıcılaşması, süreklileşmesiyle, düşüncesizlikle, kavrayışsızlıkla birlikte, duygudaş olamama hali de yerleşiyor, dediklerine göre.

Sıradan insanlar üzerine belgeseler izleme tedavisi

İşin kötüsü, yapılan başka deneyler, bütün bu durum kendilerine izah edildiğinde bile, muktedir haleti ruhiyesine sahip kimselerin yitirdikleri melekeleri yeniden kazanamadıklarını, güçlendiremediklerini ortaya koyuyor.

Böylece güç-kudret sahiplerini gerçekte kırılgan kılan bir açık doğmuş oluyor. İdrak kapasitesi daralıyor. Kibirin karakter haline gelişinin çerçevelediği “beslenme açığı”ndan muzdarip muktedirimiz, büyük ihtimaldir ki aslında toplam kapasitesinin işler hale getirmeye yetmeyeceği icatlar yaparak, çözüme götürmekten çok yeni sorunlar doğuran adımlar atarak ve ne derece isabetli olduklarını kendinin de bilmediği kendi doğrularına sarılarak iş görmeye mahkûm kalıyor. 

Psikoloji profesörü Keltner, yazara, muktedirliğin bir konum veya bir davranış tarzı değil, bir “mental durum” olduğunu vurgulamış.

Birleşik Krallık’ın eski dışişleri bakanlarından David Owen, meğer nörologmuş ve aktif siyaseti bıraktıktan sonra, iktidar sahiplerinde görülen “kibir sendromu”nu kurcalamaya girişmiş. 2009’da, Brain (Beyin) dergisine Jonathan Davidson’la birlikte yazdıkları [ https://tinyurl.com/y3w76xze ] makaleye şu başlığı uygun görmüşler: “Kibir Sendromu: Edinilmiş Bir Kişisel Bozukluk mu?”(Başlık bundan ibaret değil. Gerisi şöyle: “Son 100 Yılda ABD Başkanları ve Birleşik Krallık Başbakanları Hakkında Bir İnceleme”.) “Kibir sendromu,” diye yazmışlar, “güç sahipliğinden,özellikle büyük başarılarla birlikte gelen, yıllar boyunca, lidere asgarî sıkıntı yaratarak elde tutulan güce sahip olmaktan kaynaklanan bir bozukluktur.” Eski bakan ile yazar partneri, bu sendromun “klinik özelliklerini” de sıralamışlar: başkalarını bâriz şekilde aşağılama, küçümseme, gerçeklikle bağlantının kopuşu, tedirgin ve pervâsız haller, yetersizlik belirtileri

Bu sendromun tedavisi için Owen’ın önerdikleri arasında, ‘kibirin zemininin bulunmadığı eski dönemleri hatırlama’nın yanısıra, “sıradan insanlar üzerine belgeseller izleme”nin yeralması, sanırım kendi başına ziyadesiyle uyarıcı olgu. Bize çok şey anlatmalı. En az, soyluluk ünvanı taşıyan bir eski Birleşik Krallık dışişleri bakanının, “kibir sendromu”nu ekonomi ve siyasetin “yönetim katları”ndan silinmesi şimdilik mümkün görünmeyen illet” olarak nitelemesi kadar!

Akıl-dışına kayan muktedir-kitle ilişkisi

Owen ile Davidson, Brain dergisine yazdıkları makaleye şöyle giriyorlar:

“Karizma, câzibe, ilham verebilme yetisi, ikna yeteneği, vizyon genişliği, risk almaya isteklilik, muazzam tutkular ve sağlam özgüven - bunlar genellikle başarılı liderliğin nitelikleri olarak görülür. Ancak bu profilin öbür yüzünde bu aynı nitelikler, aculluk, başkalarını dinlemeyi, tavsiye almayı reddetme ve, dürtülerine göre davranma, umursamazlık, ayrıntılara dikkat etmeme ağır bastığında, özel bir beceriksizlik şekli olarak görülebilir. Bu, liderliğin feci hale gelmesine ve büyük zarara yolaçabilir. Bu yüzden rasyonel karar verme kapasitesinin yitirilmesini kamuoyu ‘sadece bir hata yapmak’tan fazlası olarak algılar. Bu tür davranışı tanımlamak için “delilik” veya “[aklını] kaybetti” gibi ömrü dolmuş tıbbî veya günlük dil terimlerini kullansalar ve kelimeleri işin özünü yakalayamasa da, davranış değişikliğini içgüdüsel olarak sezerler hissederler…”

Ancak bundan ille de kitlelerin liderden uzaklaşması gibi bir sonuç çıkmayabilir. Çünkü kudret sahibiyle hükmettikleri arasındaki ilişki çoğu zaman başka bir zemin üzerinde seyreder.

Eğer siyasette liderlik yapanlardan sözediyorsak, bu muktedir kimselerin gerçeklikle bağlarının ve muhakeme yeteneklerinin zayıflamasının sorun olup olmadığı gibi tuhaf bir soruya da cevap aramamız gerekecek. İkilem barındıran her şey gibi bu soru da tuhaf görünüyor. Ama değil. Muktedirin iktidarı elde edebilmek için yararlandığı melekelerini kudret sahibi oldukça yitirmesi nasıl başlıbaşına ikilemse, yitirilen aklî melekelerin iktidar sahibini zayıflatmayabileceği gerçeği de öyle. Akıl silahlarından yoksun kalan, başka alanlara el atar; ancak zaruretten fayda doğabilir, akıl-dışının geniş topraklarından derleyeceği mahsûller, kitleleri daha kolay kazanmasını sağlayabilir.

Eğer sözkonusu iktidar sadece topla tüfekle, baskıyla işkenceyle, kaba kuvvetle elde tutulan bir konum değilse, üzerinde iktidar kurulan ahalinin yeterli kısmının rızasına ve onayına ihtiyaç duyar. Oysa elde, iktidardan uzaklaştıkça kendini lidere daha az duyurabilen, duyursa da daha az anlatabilen destekçiler var. Uzaklaşma hissi saklanamaz. Onları cezbedecek, çekim gücü yaratacak motifler, şüphesiz akıl-mantık âleminden temin edilmeyecektir. Zaten “kitlelerin güdülmesi mesleği”nin kurucu babaları ve ustaları mütemadiyen aynı tezi tekrarlamamışlar mı? “Kitleler fikirlerle değil sembollerle harekete geçer” dememişler mi, insan ruhunun karanlık köşelerinde dolaşmaya meraklı tekinsiz nörologun keşiflerini “kitleleri gütme” makamındakiler için kullanışlı hale getirirken? Sigmund Freud’un yeğeni Edward Bernays bu tesbitten, “halkla ilişkiler” mesleğinin temeline yerleştireceği formülü apartıp işe koyulduğunda, Joseph Goebbels henüz ısınma turlarındaydı.

Kitleleri harekete geçiren itici kuvvetlerin akılla ilişkisinin zayıflığı, şüphesiz ille de iktidarın beyinde yarattığı hasarlarla birlikte ele alınması gereken bir konu değil. Ancak ikisi biraraya getirildiğinde pek çok güncel ve tarihî olayı anlamak için elverişli araçlar sunuyor gibiler. Diyelim, bir aşamadan sonra, mutlak güç sahiplerinin gerçeklikten kopmak zorunda olduklarını, bu yüzden bütün gayretlerini kitleleri de gerçeklikten koparma mesaisine hasrettiklerini bilmek, sapılan akıldışılık yollarından dönüşün imkânsızlığını görebilmeyi sağlayabilir. Lider dönemez, çünkü kimseyi anlamak zorunda olmadığı, kendi eseri gerçek-dışı âlemde ipler hâlâ tamamen kendi elindedir. Bu bir yana, dönmesini sağlayacak donanımı da zaten yitirmiştir. Kitleler de dönmeyi akıllarından bile geçiremezler, çünkü varlıkları nihayet anlam bulmuştur ve, aklı kenara koyduktan sonra, ellerinde kalmış tek şey budur. Ancak onu da kaybettiklerinde düşünmeye dair melekelerini yeniden “akıl edecek”lerdir.

Çok bereketli mevzu bu. Tehlikeli de. Yılanla çıyanla dolu şifalı diken tarlası gibi. Paçayı kaptırmazsan, her adımda zihnin açılabilir.



Paylaş

Twitterda Paylaş Facebookda Paylaş Google Plusda Paylaş
?
  10 Eylül 2016'da gözaltına alındı  
  22 Eylül 2016'da serbest bırakıldı  
  23 Eylül 2016'da tutuklandı  
  4 Kasım 2019'da hükümle serbest bırakıldı  
  12 Kasım 2019'da gözaltına alındı  
  13 Kasım 2019'da tutuklandı  

P24’E BAĞLAN

Güncel bilgilerilerden /duyurulardan haberdar olmak için mail listemize kayıt olun.

Powered by PXLDeN Design