Anasayfa / Yazarlar / “Kendini bilinçlenmekten alıkoyma telaşı”!

24 Eylül

“Kendini bilinçlenmekten alıkoyma telaşı”!

Geçmişinde ağır sorun olan bireyler ve toplumlar her yerde üç aşağı beş yukarı değişmeyen davranışlar-tepkiler gösteriyor…

Filozof Theodor W. Adorno, dünyanın gelişmiş ülkelerinin altüst olduğu meşhur “68’ler”in neredeyse ortayerinde, 1967 yılında, Viyana Üniversitesi’nde bir konferans vermişti. Başlığını “Yeni Sağ Radikalizmin Veçheleri” koymuştu. Ilımlısından radikaline, mâkulünden uçuğuna çeşit çeşit sol ve alternatif hareket, akım, alt-kültür Batı toplumlarını sarsar, dünyanın gerikalanına da etkilerini yayacak o hayırlı, umutlu sarsıntıyı başlatırken, filozof, yakın zamanda insanlığı mahvın eşiğine getirmiş faşizmin bir türlü kaybolmayan hayaletine mi gözlerini dikmişti? Hayaletten ibaret olsa, belki dikmeyecekti. Kaybolmayan, alttan alta varlığını sürdüren tehlikeli insanlık durumuna takılmıştı Adorno. “Geçmişin işlenmesi” konusunda gösterilen özensizlik ve umursamazlığa, bunun gelecek için yarattığı tehlikeye dikkat çekiyordu. Bu nedenle, konferansına daha önceki bir konuşmasına atıfla başlamıştı: Yine Viyana’da henüz 1959’da yaptığı konuşmaya “Geçmişin işlenmesi ne demektir?” başlığını koymuştu.

Metis Yayınları’ndan (Şeyda Öztürk ve Tarhan Onur’un çevirileriyle) yeni çıkan Yeni Sağ Radikalizmin Veçheleri kitabında, bu nedenle, o ilk konuşma da yeralıyor. Ve ben “geçmişin işlenmesi” gibi bir bahsi görünce, her şeyi atlayıp sondaki bu konuşmanın metnine daldım. Zira bizim, bugünümüzü -ve öyle görünüyor ki geleceğimizi de- karartan derindeki meselelerimizin tam da buradan kaynaklandığına dair inancım gün geçtikçe kuvvetleniyor. Fakat Adorno’nun sözleri arasında, tahmin ettiğimden, umduğundan ve şüphesiz korktuğumdan fazlasını buldum. Memleketin ve “insanımız”ın -ki buna ezenler ile ezdikleri, umursamayanlar ile umursamadıkları dahildir- hali ve istikbali konusunda dertlenenlere bunları, azıcık sağa sola uzatarak, yanlarına çeşniler katarak aktarmayı görev bildim.

İşleme (“edit etme”)

“İşleme” terimini bugün -benim bildiğim- özellikle üç alanda sık kullanıyoruz: film-video, fotoğraf ve yayıncılık. Birçok Batı dilinde benzer şekilde bulunan, bizde daha çok İngilizcesi yer etmiş kavramın, editing’in karşılığı olarak. “Editör” dediğimizdeyse haliyle daha çok Fransızcası akla geliyor. “Edit etme” diye zorlama bir Türkçe karşılığı da çoğu zaman gelişigüzel kullanabiliyoruz. Filmde, videoda kesip biçmeden, renk ya da ses düzenlemeden, fotoğrafta rötuş ya da renk-ton ayarlamadan, yayıncılıkta yalnız imla veya yazım hatalarını gidermeden ibaret olmayan, üstünde çalışılan ürünün daha derinine inerek yapılan müdahale ve katkıları ifade eden bir çalışma, “işleme”. Burada esas olan, ne kadar değiştirici-dönüştürücü olursa olsun, işleme faaliyetinin işlenen içeriğin daha güzel, daha etkili sunuluşunu hedef alması, o içeriği derinleştirmesi ya da ifade gücünü artırması. Yani manipülasyona, sansüre, tahrifata “işleme” demiyoruz.

Adorno’nun, “geçmişin işlenmesi”nden muradını bugüne aktarırken bunu özellikle belirtmem yersiz değil. “Üzerinde çalışma”yı barındırdığı şüphesiz olan “işleme” faaliyeti, bugünün siyasetine hizmet edecek tarih meydana getirmenin taban tabana zıttı. Bu bilgiyi baş köşeye yerleştirmeliyiz. Adorno, “geçmişin ciddî biçimde ele alınıp işlenmesi”nden kastını, bilimsel tarih çalışması yürütülen her kurumun kapısına asılacak ifadeyle ortaya koyuyor: “berrak bilinçle büyüsünün kırılması”

Ve daha ilk dakikadan, 1959’da Viyana’da yapılmış konuşmada 2020 Türkiye’sinden sözedildiği izlenimini bizde yaratıyor; Almanya’nın, Almanların işlediği insanlık suçlarını tarihin biryerlerinde unutup geleceğe bakmayı önerenlerin tavrına itiraz ederken: “Aslında haksızlığa uğrayana yaraşan, her şeyin unutulup bağışlanmış olması tavrı, o haksızlığı işleyenlerin yandaşlarınca ortaya konmaktadır.” Sonra, “geçmişle yüzleşme” yönündeki her türlü öneri ve davetin toplumumuzun irili ufaklı her türlü biriminde -aile, mahalle, taraftar grubu, dernek, parti, devlet…- nasıl karşılandığını akla getirmemesi imkânsız olan cümlesini hatırlatıyor: “Celladın evinde ipten sözetmemeli, yoksa insanın kin beslediği sanılır.” (Daha ileride, “saldırılmadan savunmaya geçme” tepkisinden sözederken bunu açıyor; aktaracağım.)

Geçmişten kurtulma isteği

Biz tabiî bu aşamaları geride bırakmış insan grubuyuz. Daha yeni 6-7 Eylül’ün yıldönümünü edâ ettik. Biz, “İpse ip, ne var lan? Yine asarız!” gibi ileri insanlık aşamalarındayız. Yine de “aşırıya kaçtığını” söylemenin hepimizin hayrına olacağı bu tutumların şiddet düşkünü azınlığa, geçmişin felaketlerinin tekrarlanmasına her an yolaçabilecek tehlikeli potansiyelinse çoğunluğa ait olduğunu kabul edelim. Adorno’nun özellikle dikkat çektiği de bu -şimdilik-hareketsiz, altta, derinde varlığını sürdüren potansiyel. Henüz 1959 yılında! Milyonlarca insanın toplama kamplarında mahvedilmesinin, koskoca toplumların esef verici haysiyetsizliğe sürüklenmesinin üzerinden pek az zaman geçmişken. Ve Almanların “bir daha asla” haleti ruhiyesine geçmekte olduklarına neredeyse kesin gözüyle bakılırken.

Şunu hatırlatarak devam edeyim: Almanya, bizzat başbakanının (Willy Brandt) Varşova getosu kurbanları anıtı önünde diz çöküşü ve Nazizmi resmen meşru siyasî kültür dışında bırakma kararlılığıyla, elbette topyekûn hesaplaşmanın yolunu açmış, ilerlemekteydi. Tarihinde Nazilerinkiyle kıyaslanacak suçların asla bulunmadığı iddiasını âdetâ varlığının temeli yapmış bizim gibilerse, böyle bir yola hiç girmediler. Şu ana kadar, iktidar elde etme potansiyeli olan güçler arasında, girileceği vaadini yüksek sesle dile getiren yalnız AKP’ydi; o da, ilk fırsatta her şeyi örtmekle kalmayıp sahiplenme-üstlenme makamına geçtiği gibi, geçmiş suçların daha beterlerinin sunucusu, hikâyecisi, müstakbel benzerlerinin aracısı, komisyoncusu, meneceri, kolaylaştırıcısı ve sponsoru oldu. Sadece icraat henüz mümkün boyutlarına ulaşamadı.

“Geçmişten kurtulunmak isteniyor,” diyor Adorno, “haklı olarak; çünkü onun gölgesinde yaşamak imkânsızdır ve suç ve zorbalık[ın bedeli] yine sürekli suç ve zorbalıkla ödenecekse, bu dehşetin sonu yoktur; haksız yere, çünkü kaçıp kurtulmak istenen geçmiş hâlâ capcanlıdır.” Sonra şu hayatî soruyu soruyor: “Nasyonal Sosyalizm hâlâ yaşıyor; ama fazla canavarca olduğu için kendi ölümünden sonra da sürüp giden bir şeyin hayaleti midir, yoksa zaten ölmemiş midir, ağza alınamayacak olanı yapma eğilimi hem insanlarda hem de onları kuşatıp sınırlayan koşullarda yaşamaya devam mı etmektedir, bunu bugün bile bilmiyoruz.”

Evet, bilmiyoruz. Buna karşılık, bizim burada bildiğimiz şu: Bu satırların bizimle doğrudan alâkalı olduğunu söyleyen birine, sağcısıyla solcusuyla, zenginiyle yoksuluyla, çok geniş nüfus şöyle karşılık verecektir: “Bizde Nasyonal Sosyalizm yoktu ki, öldü mü yaşıyor mu diye kurcalayalım!”

Gösterge niteliğinde “nevrotik olgular”

Oysa geçmişinde ağır sorun olan bireyler ve toplumlar her yerde üç aşağı beş yukarı değişmeyen davranışlar-tepkiler gösteriyor ve bu -Adorno’nun deyişiyle- “nevrotik olgular” aracılığıyla teşhis edilebiliyor: “…saldırı olmayan yerlerde savunma davranışları, haklı çıkaracak somut nedenler olmayan durumlarda güçlü duygusal tepkiler; son kerte ciddî olunması gerektiğinde duygusal tepki yetersizliği, çoğu zaman da bilinen ya da yarı bilinenin düpedüz bastırılması.” Toplumsal Araştırmalar Enstitüsü’nde gruplarla deneyler yapmış, Adorno’nun da aralarında yeraldığı araştırmacılar. Bunlarda, “toplu sürgün ve kitle kıyımıyla ilgili anılarda hafifletici ifadelerin, yumuşatıcı dolambaçların seçildiğine ya da bu konu çevresinde bir söylem boşluğu oluşturulduğuna sık sık tanık” olmuşlar. Şirretçe reddedişlere, panikle kaçışlara törpülemeler, yuvarlatmalar, kıvırtmalar eşlik ediyor. Ne kadar tipik!

Sonra Adorno lafı 1990’lara getiriyor… Türkiye’nin Olağanüstü Hal bölgesine. Günün medyasının canyeleği “Güneydoğu”ya. Ya da kısaca “Ora”ya. (Yeri gelmişken, çizer dostum Ender Özkahraman’ın bir vakitler Leman’ın arka sayfasında yayımlanan “Orası Öyküleri”ne dikkatinizi çekeyim. Gençlerin yetişemedikleri için kesinlikle mahrum kaldıkları bu minik çizgi-hikâyeler, kimbilir, belki, inşallah, biryerlerden bulunabiliyordur; keşke bulup göz atabilseniz.)

1959 yılında Adorno, ’90’lar Türkiye’sinden sözetmiyor tabiî; nasıl etsin? Zaten Kürtler de demiyor. Şöyle diyor: “Her yerde Yahudiler kaybolduğu halde ve Doğu’da olup biteni yaşayanların bu konuda sürekli susmuş olmaları -ki bu onlara dayanılmaz bir yük olmuş olsa gerek- inanılır gibi olmadığı halde, o sıralar olan bitenlerden hiç haberleri olmadığını söyleyenlerin sayısı çok yüksektir; bütün bunlardan hiç haberi olmamak tavrıyla, ahmakça ve korkakça bir aldırışsızlık arasında en azından bir orantı olduğunu varsayabiliriz. Şurası muhakkak ki, Nasyonal Sosyalizmin kararlı düşmanları olup bitenlerden ta başından beri kesinlikle haberdardılar.”

Sonra da işte, “altı değil yalnızca beş milyon Yahudinin gaz odalarında öldürüldüğünü tanıt olarak ileri sürmeye utanmayan”lardan bahsediyor. Böylece bizi 1990’lardan 1915’e uzanan bağlantılar kurmaya zorluyor. Ve hep geçmişte dolaşmamızı istemiyor; “karşı suçlamalarla kendi kendini bilinçlenmekten alıkoyma telaşı” gibi muhteşem bir tarif ve tasvirle, bugünümüzü yüzümüze vuruyor. Altmış sene öncesinden…

Ne kadar bilgece tarif: “kendi kendini bilinçlenmekten alıkoyma telaşı”!.. Millî Eğitim sistemimizin özü de böyle tarif edilebilirdi.

Adorno’dan aktarmayı sürdüreceğim. Gördüğünüz gibi, hem yurttaşlık hem insanlık kursu gibi. Ancak bunlarla da sınırla kalmayacak. Çok şaşırtıcı ve aydınlatıcı, iktidar ihtirasıyla kirlenmemiş bakışla, Nazilerin suçlarından da hep birlikte sorumlu olduğumuzu bilerek insanlık haline bakınca seçilebilenler.

- DEVAM EDECEK -



Paylaş

Twitterda Paylaş Facebookda Paylaş Google Plusda Paylaş
?
  10 Eylül 2016'da gözaltına alındı  
  22 Eylül 2016'da serbest bırakıldı  
  23 Eylül 2016'da tutuklandı  
  4 Kasım 2019'da hükümle serbest bırakıldı  
  12 Kasım 2019'da gözaltına alındı  
  13 Kasım 2019'da tutuklandı  

P24’E BAĞLAN

Güncel bilgilerilerden /duyurulardan haberdar olmak için mail listemize kayıt olun.

Powered by PXLDeN Design