Anasayfa / Yazarlar / Acının hafızasına ağıt

20 Ekim

Acının hafızasına ağıt

Sınıfsal bir güvenlik çemberi içerisinde steril bir alanda paylaşılacak bir acı pek yok. Acı çiğ, acı kunt, acı kan ve küf kokulu.

Acının hafızası kıvamlı ve akışkan. Geçtiği yeri doldurup taşırırken eski acı yataklarıyla birleşerek damarlanıyor. O yüzden misal, yeni yaşanmış bir kaybın ağırlığıyla sarsılırken yıllar öncesinin ilk yarasının da kabuslarımıza ve tekmil yas zamanımıza eşlik ettiğini fark ediyoruz. Kendi haritasına ihanet etmeden, bir süreklilik içerisinde akıyor acı. Yekpâre bir hâl alıyor. Bizse son uğultulu suyun ardından bir ömrün kil, kum, çakıl taşlarına, acının akış hızı azalınca biriken tortulara, kahır alüvyonuna bakıyoruz şaşkınlıkla. Sahi bu da vardı değil mi, bu da, bu da… 

Yaşandığı anda bağ kurulmamış, toplum olarak yası tutulmamış acının hafızası mayın tarlasına benzer. Görünümde sakin, damarına bastığın anda patlayıcı. Korkak, kaypak adımlarla kaçınılmaz sondan kurtulacağını, hiçbir şey olmamışçasına yaşayacağını sananlar paramparça oluverir inkâr edilmiş, görmezden gelinmiş acı tarlasında. 

Ahmet Güneştekin’in Diyarbakır’daki tarihi Keçi Burcu’nda açılan ‘Hafıza Odası’ isimli sergisi, acıyla kurduğumuz, kuramadığımız bağı düşündürdü bir kez daha. Diyarbakır Ticaret ve Sanayi Odası’nın (DTSO) ev sahipliği ve Pilevneli Galeri’nin sunumu ile açılan sergi, son birkaç gündür açılış ve gala gecesi sahneleriyle anılıyor daha ziyade. Önceliği eserlere vererek, sunuş şekline de bu çerçevede değineyim isterim elimden geldiğince. 

İnkâr üzerine kurulu bir düzende, yaşanan acıya sahip çıkan her girişim kendi varlığından öte bir anlam kazanıyor elbette. Gelgelelim iyi niyetle başlayıp bitmeyen bir şeyler var. Bizatihi acının terbiye etmesi gereken bir duruş. O olmayınca bir müsamere havası hâkim oluyor ortama. Acıdan geçenler başta olmak üzere kimsenin de ihtiyacı olmasa gerek buna.

Sanat işlerini kendi ortamları içerisinde görmenin, onların içerisinden geçmenin önemine inanıyorum. Hele de Keçi Burcu’nun derin dehlizleri, taş dokusu, devâsâ alanı ve terası kuşkusuz bambaşka bir hava katıyordur ortama. Ancak yine de eserleri ve onların algılanış şeklini gördüğüm hâliyle de genel atmosferi yakalamanın mümkün olduğunu düşünüyorum.


Muhatap meselesi

Mekân Türkiye yakın tarihinin zorla kaybetme, suikast ve katliamlarla sınanmış dert dervişi şehri Diyarbekir olunca, hâliyle ödeşme gaileli işlerin muhatabının kim olacağı sorusu da gündeme geliyor. Adıyla dahi ağır içeriğine dair bir fikir veren ‘Kayıp Alfabe’, ‘Analar Duvarı’, ‘Yoktunuz’, ‘Hafıza Tepesi’, ‘5 No’lu Koridor’ ve ‘Çürüme’ başlıklı eserlerin yer aldığı Hafıza Odası sergisinin bölge sakinleriyle nasıl bir bağ kuracağı sorusu, yanıtını bulmakta zorlandığım bir konu. 

Sergiyi ilk kez Diyarbakır'da yapmasının nedenini çocukluğundan örnekler vererek anlatmış Güneştekin: "Çocukluğumdan beri resim yapmayı çok severim. Çocukken bir şey yaptığım zaman önce ailemin görmesini isterdim. Rahmetli babam çok destek verirdi resim yapmama. Ailem beğenince dünyalar benim olurdu; ondan sonra başkalarına gösterirdim. Şu anki durumum tam da çocukluğumdaki gibi. Ben burada aileme göstermeye geldim. Bu coğrafya benim ailem, benim mahallem. Onun için çok önemsiyorum.” Doğduğun topraklara, köküne birikiminle dönmekte itiraz edilebilecek hiçbir şey yok elbette. Ancak bu kişisel istek, sanatçının şu açıklamasıyla yan yana geldiğinde işler değişiyor: “Sadece resim yapan bir sanatçı değilim. Sanatçıların bir de sorumluluğu vardır. Tanıklık ettiği dönemleri bir şekilde sanat yoluyla aktarır. Ülke olarak hafızası çok zayıf bir toplumuz. Ülkede çok büyük bir yıkım, felaket katliam oluyor diyelim. O gün insanlar yas tutuyor, ekranlarda siyah kurdela konuluyor, sosyal medya paylaşımları siyah-beyaz yapılıyor o gün. Ancak 2-3 saat sonra rengarenk şeyler paylaşılmaya başlanılıyor. O gün yası tutulan insanlar kendi acıları ile baş başa kalıyor.”

 

Tam da bu noktada tarihî burcun terasında sergilenen renkli tabutlardan oluşan ‘Çürüme’ adlı esere bakmakta fayda var. Eserin sunuluş ve algılanış şekli de sanata dahil. Ne de olsa bağlamı belirliyor. Bu renkli tabutları tarz bir arka plan olarak görüp şık fotoğraf çekimi yarışına giren kimi ziyaretçilerin bu yaklaşımı bana Roboski Katliamı’nın üç gün sonrasında havai fişekler, sim, pul, payet ve kahkahalar eşliğinde yapılan yılbaşı kutlamalarını anımsattı. O gün paylaşılmayan dahası görmezden gelinip umursanmayan acı eşliğinde bir kez daha devâsâ bir yarık oluşmuştu. İyileştiren bir hafıza inşası öngören sergi şimdi bu şifayı sağlamış mı oldu? 

Sergide, ziyaretçileri ilk karşılayan ‘Kayıp Alfabe’ adlı eserde, faili meçhul cinayetlere kurban giden ya da gözaltında kaybedilen yaklaşık 700 kişinin isimlerinin bulunduğu her renkten sokak, park, meydan tabelaları yer alıyor. Barışa adanmış hayatların bedelini canıyla ödemiş insanların isimleri belediye meclislerinde reddedilir, verilmiş isimlerin tabelaları sökülürken bu eser misal her ocağı acıyla sınanmış bölgede kime ne konuşacak? Keza yine bölgedeki hendek-barikat operasyonlarından sonra buradaki enkazdan toplanan molozlarla yapılmış ‘Yoktunuz’ başlıklı çalışma, üzerlerine bodrumlar yıkılmış insanların, sokakta ya da buzdolabında naaşı günlerce kalmış canların hatırasını mı temsil etmiş olacak? Böyle mi var olacağız? Süregiden zulmün hele de olay mahallinde temsile ihtiyacı var mı? Aslına kahrolmamışlar için estetize versiyonların söyleyebileceği bir şey?

 

‘Acınızı paylaşıyorum’

“Acınızı paylaşıyorum” denir taziyelerde sıklıkla. İyi niyetli bir dayanışma temennisidir ama acının yanında pek çok kalıp gibi o da aciz kalır. Acıyı yaşayanlar, onun dünyada paylaşılması belki de en zor yük olduğunu bilirler. Bir kere acıyı çeken yabanıl haldedir, rastgele sözlerle teselli bulacak gibi değildir. Acı, dengini arar, bir nevi acıdaşını. Ancak o zaman dökülür. 

Bir de kasten paylaşılmayan acılar vardır. Yas tutanları inkârıyla öldüren, adeta zincirleme cinayetler işleyen bir zorbalık. Sadece acınızla bir başına bırakılmış değil, sanki bu denli acı duyacak bir şey yokmuş gibi de hissettirilirsiniz. Hakikatinizden edilirsiniz. 

Burcun bir tünelinde yer alan ve Diyarbakır 5 No’lu Cezaevi’ndeki işkencelerin anlatıldığı ‘5 No’lu Koridor’ başlıklı ışık ve ses enstalasyonu cezasızlık ve zamanaşımı uygulamalarıyla handiyse meşruiyet kazanmış davaların ortasında iyileştirici nasıl bir söz üretiyor? Bir yokluğa tanıklık etme şiarıyla yaratılan ve “sanatsal hatırla(t)ma biçimlerini araştırıyor ve başka türlü sesi hiç duyulmadan kalacak, tamamen unutulacak olanların silinmiş seslerini duyulur kılma yollarını gösterdiği” ifade edilen Güneştekin’in çalışmaları hakikat adına herhangi bir diyalog imkânı sağlıyor mu, mesele bu. 

 

Serginin açılışına katılan HDP Eş Genel Başkanı Mithat Sancar’ın sözünü anımsıyorum bu noktada: “İnsanın zulme, zorbalığa karşı mücadelesi, hafızanın unutmaya karşı mücadelesidir. Geçmişin de adalete ihtiyacı var” demiş. Elbette öyle. Gel gör ki hafızanın nasıl hatırlamayı tercih ettiği daha büyük bir mücadele. Sınıfsal bir güvenlik çemberi içerisinde steril bir alanda paylaşılacak bir acı pek yok. Acı çiğ, acı kunt, acı kan ve küf kokulu, acı toz ve çamurla kaplı. Acı, kalp oyan bir kanca. Gözpınarı kurutan bir ruh kuraklığı. Acı, şefkate ve sahiciliğe ihtiyaç duyan en sert kaya.

Acı çekilmesine, yas tutulmasına yasallık kriterlerine göre icazet verildiği bir dönemde, aklımı korumak adına Turgut Uyar’ın ‘Acının Tarihi’ şiirine sarılır, bugünün tarihiyle onun dizelerine sığınarak halleşirim her defasında.

 

ben şimdi diyorum ki bir bak şu alanlara

sokaklara köprülere kiremitsiz damlara

taşlara sopalara aman vermez silahlara

şehir haritasına trafik lambasına kan içinde adamlara

kan içinde adamlara

kan umutsuzluktur

ona kendini hazırla

ne kadar yalnız olduğumuzu hatırla

açlıkları yoklukları kırımları

-örneğin sensiz olmak ömrümün bir akşamında-

bir bölgeden birine giden orduları uçaklarla

yalanlar ihanetler karmakarışık limanlar

iki şeyin apansız karşı karşıya geldiği dünyada

 

Sevdiğinsiz kalmak, küsmek, kimsesizliğe gömülmek dünyanın ağrısını duyumsatır. Yersiz yurtsuzları, köyü yakılan, ocağı başına yıkılanı anlar, kuşatıldığın riyaya ayarsın bir an. Değil mi ki ruh da bir muharebededir, yıkıntılar altında kalanları fark eder umutsuzluğunda. Ve tersi de geçerlidir. Çevrende zulüm kol gezerken, küçük hayatının mutlulukları sanki ayıplı kaçar. Haram lokma gibi, bir an boğazına dizilir. Öfkelenirsin mutluluğundan utandığına.

Dönelim yeniden sergiye. Tanıtım metninde şöyle denilmiş: “Sanatçı için bellek, amorf, sürekli değişen bir görüntü alanıdır. Şekillendirilmeye ve tekrar tekrar müzakere edilmeye açık, kişisel olanla müşterek olanın, geçmiş ile geleceğin kesiştiği noktada durmaktadır. Hafıza Odası’ndaki işlerin ortaya çıkardığı, sanatsal hatırla(t)ma biçimlerinin, henüz çözüme ulaşmamış bir geçmişi yeniden yazmanın yollarını açabileceğidir.”

Bu işler henüz çözüme ulaşmamış bir geçmişin yeniden yazılması konusunda ne öneriyor sorusuna ben bir yanıt bulamadım. Barış Anaları’nın beyaz tülbenti renkli yazmalarla temsil edildiğinde, meydanda kovuldukları hâliyle ısrarla taşıdıkları canlarının isimleri bir panoda o renkli yazmaların arasında belirdiğinde bu insanlar hak arayışlarının gerektirdiği dayanışmaya kavuşacak mı? Tanığı olduğumuz şey geçmiş değil ne de olsa. Hatta aksine, bugünümüzü tutsak, geleceğimizi ipotek altına alan geçmemiş bir geçmişten söz ediyoruz. Birbiri üzerine yığılı haliyle Nazi döneminde esir edilmiş Yahudilerin toplama kampı önüne yığılmış ayakkabılarını akla getiren ‘Hafıza Tepesi’, Hrant Dink’ten Tahir Elçi’ye bütün faili meçhulleri anımsatma işlevine soyunduğunda ürperiyor muyuz? Bu cinayetler gün ortası gözümüzün önünde işlendi. Davaları bizim tanıklığımızda çözümsüzlüğe terk edildi. Bir kaldırım, bir minare altı kendi içerisinde her şeyin resmiydi. 
 

ben şimdi diyorum ki

buna inanmak gerek

bir susam gibi boyuna sulamak umutsuzluğu

ve direnmek

hep direnmek devam etmek adına

 

diyorum ki acılığı eksilmesin ağzımızdan

boyuna tükürmek için

boyuna

 

Tükürük ki hayattır, hayattan aldığımız tadın ıslak mührü ve suratlara tükürdüğümüz kusmuktur. O kusmuğu ağza dolduran çok şey gördü bu gözler. Ama işte hep ve hâlâ devam etmek lazımdı. Ve umut her şeyin sonunda kendi elinde tuttuğunda, avucunda kalandı. O umut için de acının hafızasına layık bir ağıt yakmak gerek. Vakur ve isyankâr. Acılığı eksilmesin ağzımızdan. Boyuna hakikati haykırmak için boyuna.



Paylaş

Twitterda Paylaş Facebookda Paylaş Google Plusda Paylaş

P24’E BAĞLAN

Güncel bilgilerilerden /duyurulardan haberdar olmak için mail listemize kayıt olun.

Powered by PXLDeN Design