Anasayfa / Yazarlar / Özne, özneliğinin topluma maliyetini sorgulayabilir mi?

04 Ocak

Özne, özneliğinin topluma maliyetini sorgulayabilir mi?

“Sistematik ve yapısal ırkçılık, sürekli yalan söyleme ve yalanı tekrar edebilme dokunulmazlığı” kendini nasıl yeniden üretebiliyor?

"Eşitsizlikleri tanıyabilmek için bazı özne konumlarını terk etmemiz gerekir."  (*)

Bu yazı, eklektik bir yazı olacak. Umut Tümay Arslan’ın bir soruya verdiği cevap ile başlayacağım. Sonrasına yolda bakarız.

Soru: "Türkiye, Türk-Müslüman-Sünni olmayanlar açısından inkâr üzerine kurulu toplumsal, politik ve ahlaki bir yapılanmadır. Bu inkâr haliyle yas tutma, kaybı adlandırma ve 'olan oldu'ya itiraz etmenin yollarını kapatmaktadır. Ayrıca imtiyazlı olanın hassasiyetleri ve değerleriyle oluşmuş, bu değerleri ve hassasiyetleri idealleştirip sürekli kılan, sıradanlaşmış, normalleşmiş, duygu ve düşünceleri kapsayan 'Türklük ethosu'yla kuşatılmış durumdayız. Bu bağlamda Kürt sineması bu temsil evrenini yıkmaya muktedir bir kanal, bir kesik yaratabildi mi?”

Cevap: “Evet, elbette. Şunu da eklemek zorundayım: Türkiye’de hafıza sadece Kürtlerin ve diğer ezilen kimliklerin derdi olamaz. 'Egemen kültür, hep öyle olagelmiş, koruyucu kültür, kurtarıcı kültür hikâyeleriyle neyi miras aldım?', 'Şimdinin olağan gerçekliğinin ayakta kalabilmesinde bizim katılımımız, payımız nedir?' 'Hangi kolektif icraların parçasıyız?' soruları genç Türklerin de sorusu olabilmeli. Hatta sanırım alçakgönüllü bir özgürleştirici siyasete gidecek yolu açabilen daha çok bu olur.' (…)  ‘Güvercin tedirginliği’nin kimler için geçerli olduğunu, sistematik ve yapısal ırkçılığı, sürekli yalan söyleme ve yalanı tekrar edebilme dokunulmazlığının kimlere tanındığını, kimlerin sorumsuzluğa hakkı olduğunu, kimlerin niyetinin sürekli sorgulandığını, imgelerin, seslerin, sözlerin nasıl pay edildiğini, kimin payına nelerin düştüğünü görebilme kabiliyeti ve refleksini edinebilmeye çabalamam gerekir."

Soruda ve Umut Tümay Hoca’nın cevabında altını çizdiğim cümleler üzerinden orta öğrenim müfredatına, özellikle tarih derslerine bakmaya çalışacağım. Bu bakış esnasında Umut Hoca’nın “sistematik ve yapısal ırkçılık, sürekli yalan söyleme ve yalanı tekrar edebilme dokunulmazlığı” cümlesine yakın düşeceğimi sanıyorum. 

***

“İnsan yeni bir gelecek istediğinde, kendine yeni bir geçmiş, sözcüğün arkeolojik ya da günlük anlamlarında, “keşfedilmiş” bir tarih arar.” (**) 

Yukarıdaki alıntı, belki genel geçer bir cümle ama şu an benim için 20. yüzyıl başlarını işaret ediyor. Türkiye Cumhuriyeti üst başlığı altında,Türkiye toplumu adına davranan bir kadro’nun yeni bir tarih yazma çabalarına işaret ediyor. Mesela 1934 orta öğrenim ders kitaplarında şöyle cümleler yer alıyor: 

“Mısıra giden Türkler de Nil'in boş olan deltasına yerleştiler. Nil boyunda yaşayan yerliler medeniyetçe henüz Yontmataş devrinde idiler. Türk göçlerinden sonra Mısırda hayatın birdenbire Maden Devri medeniyetine yükseldiği görülür.” (Etienne Copeaux, Türk Tarih Tezinden, Türk- İslâm Sentezine

Veya 1948, İstanbul, MEB, İlkokul Programı’ndan:

 “…Tarih dersinde öğretmenin vazifesi birtakım bilgileri sadece öğretmekten ibaret değil, tarihin en eski zamanlarından beri Türk ulusunun üstün yaşadığını, başka milletlere kültürünü yayarak onlara hayatın her yönünde güzel örnekler verdiğini, onlara daha mesut ve daha rahat yaşama yollarını öğrettiğini, Türk ulusunun dünyanın dört tarafında kurduğu yüksek uygarlık hayatını vücuda getirmek için ne kadar fedakârlıklara göğüs gerdiğini canlı misalleriyle göstermektir.” (Copeaux, a.g.e.)

“Tarihin en eski zamanlarından beri” ifadesini vurguladım.  O ifadenin kullanım nedenini, “ne kadar eskiye gidersen o kadar anlamlısın”, yani zamansal derinliğin kendisinde bir mana bir değer olduğuna inanç... olarak algılıyorum/yorumluyorum. O en eskinin bir tanımı daha var: “Kalu Beladan Beri”. Daha dünya yaratılmadan önce yani.

En başında değil de, zaman eğrisinin bir yerinde belirmiş olabilirlik, insan canlısının yolculuğuna bir aşamada katılmış olabilirlik ihtimal dışı. İhtimal dışı olan şey aynı zamanda düşünce dışı. Yani “en eskiden beri var olduğumuz ve bu varoluş biçimin bir üstünlük olduğu” konusunda kesin kararlıyız, eminiz. (İlk’lere dair bir yaklaşım olarak bkz YouTube: The Simpsons, Evolution Intro

Tarih yazımındaki Türklüğü yüceltme arzusunun, Balkan bozgunu, imparatorluğun kaybı gibi nedenlerle zedelenmiş Türk kimliğini onarmak amaçlı olduğuna dair yorumlar var. Olabilir, anlaşılabilir. İstiklal Marşı da “Korkma” diye başlar zaten. Fakat neden hâlâ “Bir Türk dünyaya bedeldir” fikriyatı diri ve devlet katında, kadrolarında makbul? Hâlâ korkuyor muyuz? Neden Meral Akşener Nihal Atsız’ı, ıkçılığı tescilli bir ismi “saygıyla anmak” gereğini duyuyor? Umut Tümay Arslan Hoca’nın az önce işaret ettiği husus, “sistematik ve yapısal ırkçılık, sürekli yalan söyleme ve yalanı tekrar edebilme dokunulmazlığı” kendini nasıl yeniden üretebiliyor? 

Mesela Okul Traşı filminin yönetmeni Ferit Karahan ile İrfan Aktan söyleşisinden bir detay:

“…Eğitim politikalarını doğrudan etkileyen milliyetçi ideolojinin kökeniyle YİBO’ların (Yatılı Bölge Okulları) oluşturulma amacı birbiriyle örtüşüyor. Çocukları asimile etmek, tek tornadan çıkarmak, 'terbiye etmek' söz konusu milliyetçi akımlar açısından zaten temel hedeflerden biri olageldi. (…) YİBO’larda eğitim gören çok az insan, devletin hedeflediğinin dışında bir alana evrilebildi. Çoğunluk sistemin içinde eridi. İdeolojik olarak çoğunlukla sağcılığın, İslamcılığın; Kürt, Türk, Laz, Çerkes farketmeksizin Türk milliyetçiliğinin etkisi altındalar. Başka bir hatta geçmiş, kendince özgün bir fikir geliştirmiş olanlar enderdir.” (Artı Gerçek)


Şimdi taşın altına elimi koyayım 

Ve beni yok sayan, tehlikeli unsur olarak kodlayan kabullerin, tarih anlatılarının bana ve aileme nasıl bir gündelik varoluş dayattığına dair bir detay aktarayım. Esas mahiyetinde bir detay belki de.

1955 İstanbul doğumluyum. Suriçi, tarihî yarımada kısmında, Fatih Camii’nden Haliç kıyısına, Gül Camii/Ayia Theodosia Kilisesi’ne bir çizgi çekin, o çizgi büyük ölçüde Karadeniz Caddesidir. İçine doğduğum çevre, habitat. 

Karadenizliler ağırlıktadır, önce onlar gelmişler “batı”nın topraklarına, 1930’lar, 40’lar olabilir. Yahudiler, Rumlar henüz meskûnlar. Benim 60’larım Karadeniz Caddesi’nde geçiyor. Henüz varsıl ile yoksul mekânlarının sert çizgilerle ayrışmadığı bir semt, mahalle. Aşure dağıtacak kadar büyüdüğüm yıllar. Hizmet elemanı olarak çok erken büyüdü bizim kuşak.  

Aşure dağılım haritası, ailenizin network’üdür. Bizde o network’ü annem kurdu. İlişkilerin mesafesini o ayarladı. Bu ayar dostluk ve güvenlik mesafelerini de içerir.  

Aşure dağıtım haritası, Aleviler, Erzincanlılar ve annemce güvenilir komşulardan oluşuyordu. Tanımlı grubun dışında kalanlar için bana komut şuydu: “Sen onlara uyma oğlum.” Bu dikkatli olmaya çağıran bir davranış düzenleyici idi. İleri yaşımda anladım ki her ne kadar belli etmeseler bile bizim ev, sokaktan/dışarıdan tedirgindi. O çocukluk algısı İkircikli Biricik’te (**) şöyle çıktı:

“Çocuktum. Ailemin başında dertler vardı. Yaşadığımız çevrede bazı insanlar 'kuyruklu' olduğumuzu düşünüyorlardı. Fısıltıları kulağımıza geliyordu. Bir kahraman olmak, ailemi fısıltıların verdiği tedirginliklerden  korumak istedim. Hayalperest bir çocuk olduğumu düşündüler.”

Ailem bana bir kimlik dayatmadı. Aksine şehirde, yeni hayatın içinde erimemi, uyum sağlamamı tercih etti. Mesela anne ve babam aralarında konuştukları dili öğretmediler. Fakat  gündeliğimiz içinde, genele uymayan, usulca gizlenen şeyler vardı ki, çocuklar sezerler.

Buradan "İkinci Doğa" kavramına bağlanabilirim. Sizin açığa çıkmamış, engellenmiş bir yönünüz, boyutunuz daha var ki onu gizlice taşıyacaksınız. Bu belki de sizi yeryüzünde hep izleyici, bir çeşit kiracı yapacaktır. Belki de. 

Peki, size ait olanları yok sayarak örten toplumsal gündelikte, tarih eğitiminin, tarih yazımının bir rolü var mı?


Bağlıyorum

Taner Akçam’ın, TC kuruluş hikâyesinin sorgulanmasına dair bir önerisi var:

“Türkiye’nin bugünkü kurucu hikâyesi, esas olarak onun kuruluş savaş(lar)ını anlatır. O zamanın ve savaşının dili bugün de egemendir. Bugün geçmişimiz ve geleceğimizle kurduğumuz ilişkiyi esas olarak belirleyen o dönemde oluşmuş bu savaşın dilidir. (…) Bugünkü Cumhuriyetin en önemli krizi budur ve üç sacayağına sahiptir: Kuruluş hikâyesinin sadece bir zafer savaşı olarak anlatılması; bugün de hâlâ bu savaşın devam ettiğine inanılması ve bugünkü sorunlarla bu savaşın mantığı ve diliyle yaklaşılması ve yok edilen ve imha edilenin bu ülkenin vatandaşları olduğunun görülememesi... Bu nedenle tarihteki yıkımların, katliamların, acıların bu hikâyede yeri yoktur. Bu kuruluş hikayesi bu şekilde anlatılmaya devam edildiği müddetçe ne tarihle yüzleşmek mümkündür ne de barış ve demokrasiyi esas almış bir gelecek kurmak.” (***)

-----

(*) Umut Tümay Arslan, (D. Alataş, A. Alpar, http://yeniyasamgazetesi2.com)

(**) Etienne Copeaux, “Türk Tarih Tezinden Türk-İslâm Sentezine”, İletişim Yayınları.

(***) Taner Akçam, Kasım 2021, “Der Nicht Anerkannte Genozid Dersim 1937-38” Uluslararası Konferansına sunulan tebliğden.



Paylaş

Twitterda Paylaş Facebookda Paylaş Google Plusda Paylaş

P24’E BAĞLAN

Güncel bilgilerilerden /duyurulardan haberdar olmak için mail listemize kayıt olun.

Powered by PXLDeN Design