Anasayfa / Yazarlar / Fotoğrafın bütünü

10 Mayıs

Fotoğrafın bütünü

İmamoğlu kendisinin iktidara gelmiş olduğunu mu varsayıyor? “Evet, muhalifleri istiyorum talimatı verdim,” diyor. Kim yahu muhalif?

 

 


İstanbul Büyükşehir Belediyesi Sözcüsü Murat Ongun, Karadeniz gezisine olmadık tipleri götüren başkanına yönelik ilk tepkileri karşılarken, “Biz fotoğrafın bütününe bakıyoruz,” ifadesini kullandı. Bunun üzerine köşeyazarınız sıfatıyla ve tamamen sizlere hizmet maksadıyla ben de bakmak istedim. Fakat bizim orada internet yavaş, bu yüzden bakamadım. Parça parça görebildim. Zaten veri akış hızı yetse de bakamayacakmışım, çünkü bütünü görmek için üyelik gerekiyordu ve cevapladığım birkaç sorudan sonra “üyelik için işlemciniz ve sisteminiz yetersiz” uyarısı aldım. O arada görebildiğim parçaları tarif etmeye çalışayım.

 

Fotoğrafın belli başlı iki parçasından birinde başkan-siyasetçi ve bütünü gören akıllı ekip seçiliyor, öbür parçasında tepki gösterenler ile nelere tepki gösterdikleri yer alıyor. İndirilemeyen asıl büyük parçadaysa Topal Osman.

 

Ekrem İmamoğlu’nun, Karadeniz gezisine gazeteciler davet edip, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ve propaganda ekibinin uçak pozlarını hatırlatır fotoğraf paylaşması düşüncesizlik olduğu gibi, sonrasında ekibinin ve kendisinin gösterdiği tavır da kötü ihtimallere işaret eden münasebetsizlik. Gerçekten fotoğrafın bütününe bakmaksa sözcüsünün görmemizi istediğinden farklı manzara sunuyor:

 

Gazetecilik bakımından > İlkin meslekî sorun. Bunca gazeteci arasından birilerini ismen seçip yanında götürmek neyin nesidir? Böyle şeyleri ancak rejimin propagandacılarını kayırmayı, doğru dürüst gazetecilik yapma çabasındakileri kenara ayırmayı politika edinmiş otoriter yöneticiler yapar. Siyasetçinin kendini izleyecek olanı seçmek gibi bir hakkı yoktur. Gazeteler ve haber kuruluşlarına davet gönderir, kimi göndereceklerine onlar karar verirler. Belki topluca seyahat edilecek aracınki dışında, masraflarını da kendileri karşılarlar. Bunlar fantazi değil, gazeteciliğin gazetecilik gibi yapılabilmesinin şartları.

 

Harcamalar > İkinci olarak, söz konusu Karadeniz gezisinin masraflarının –ki, VIP yolculuktan, şoförlü lüks arabalardan vs. söz ediliyor– kimin tarafından karşılandığı sorusuna henüz doyurucu cevap almış değiliz (bu satırlar yazılırken). Eğer İBB karşıladıysa, düpedüz istismar. İstanbul Belediye Başkanı metro görüşmesi için Almanya’ya giderse masrafı elbette belediyeden karşılanır, ama İstanbul halkı kimsenin cumhurbaşkanı adaylığı kampanyasını finanse etmek zorunda değil. Belediye başkanı, halen görevdeyken seçim kampanyası yürütecekse belediye imkânlarını kullanamaz. Kullanırsa AKP olur.

 

Tercihler > Üçüncü olarak, İmamoğlu’nun yanında götüreceği gazeteci grubunun bileşimine gelelim. Belediyenin sözcüsü Ongun, seçimlerinin rastgele olmadığını, bunca huzursuzluğa yol açan tercihlerinden şüphe duymadıklarını açıklıkla söyledi. O halde, “şu niye var, bu niye var?”dan önce, birçok yayın kuruluşundan kimseyi neden davet etmediklerini sormalıyız. Tercihi tartışırken, seçilenler kadar seçilmeyenleri dikkate almalıyız. Ayrıca seçimin esenliğini kollayacak olanlar kimler, belli.

 

Nagehan Alçı > İmamoğlu ekibinin fotoğrafta yer alacak gazeteciler tercihini eleştirenlerin gözüne en çok batan, bizzat İmamoğlu’nun yanındaki koltukta –uyusa başını omzuna koyacak :) – Ertuğrul Özkök’ün oturuyor oluşuna rağmen, onun kötülük seviyesine ulaşabilmek için daha en az yirmi yıl ter dökmesi gereken Nagehan Alçı oldu.

 

Alçı’ya gösterilen tepki haksız mı? Hayır. Çünkü Nagehan Alçı, basitçe, farklı siyasî görüşü ve tutumu olan, “öbür tarafı tutan” bir gazeteci sayılmaz. Dava insanı, sözcü rolüne çıktı, iktidar savunusu için mesleğinin ilkelerini de asgarî dürüstlüğün gereklerini de çiğnedi, tipik propaganda elemanı olarak görev yaptı. Bu faaliyeti sırasında, açıkça yalan söyleyerek ve aşırıya kaçmış özgüveninin sevimsizliğiyle bazen aşırıya kaçan tepkiler yarattı. “Sahnedeki” halleri, gerçekte AKP zihniyetini doğru dürüst paylaşmıyorken iktidar nimetlerinden yararlanmak için kapağı o yana atan, karşılığında bir sürü maddî çıkar elde eden güruha mensubiyetiyle birleşince simgeleşti. Türkiye politikasında normal olarak pek yadırganmayacak menfaatperestlik –eşinin de katkısıyla– fazla göze battı.

 

Son zamanlarda Alçı’nın nasıl çark edeceğine kafa yorduğu tahmin edilebilir. İmamoğlu ekibi ona canyeleği uzatmış oldu. Bu sayede o da batan geminin güvertesinden yola yeni çıkmış olanınkine atlayabileceğine güvenmiş olmalı ki, “Sayın Ekrem İmamoğlu’na hakaret edenler” için “Ortadoğulu kabileci kafa yapısına sahip olduklarını kanıtladılar” gibi bir sözü rahatlıkla edebildi; yıllardır savunduğu iktidar çemberinden daha kabilecisi bulunabilirmiş gibi. Ürkütücü özgüvenler bunlar…

 

Tepkinin nâhoş kısmı > Fakat Alçı’ya gösterilen tepkinin nâhoş bir tetikleyicisi de var: Nagehan Alçı, kızıl saçları, makyajı, bakımlı ve özgüvenli haliyle, düzgün konuşmasıyla, bu taraftakilerin niye öbür tarafta diye özellikle öfkelendiği bir figür. Kızıyorlar ona: Kendi hayatına sahip çıkabilen, orta sınıf üstü “modern” büyükşehir kadınlarının yaşantısını paylaş, sonra da kalk, laikliği ortadan kaldırmaya soyunmuşlara hizmet et! İmamoğlu, Abdülkadir Selvi’yle fotoğraf vermiş olsa tepkiler daha sıradan, daha renksiz, daha heyecansız, enerji değil sıkıntıyla dolu olurdu tahminimce.

 

Özkök’ü görmezden gelmek > Gelelim tepkilerle ilgili feci konuya: Memleketi otokrasi müsveddesi tek-adam rejiminden kurtaracak demokratik hareketin müstakbel lideri gibi görülen siyasetçinin ilk büyük bireysel girişimi mahiyetindeki gezide öyle bir davetli var ki, olduğu herhangi bir yerin onun rengine bulanmaması imkânsız. Yani belirli bir andaki rengine; çünkü bu çok sık değişir. Fakat ondan bahseden, onun orada oluşuna tepki gösterenler, Nagehan Alçı’nın varlığından şikayet edenlerin yüzde biri değil! Bu nasıl olabiliyor?

 

Ertuğrul Özkök’ün varlığını sorun dahi saymayanların Alçı’ya gösterdiği tepkiyi mecburen bu olgu ışığında da değerlendirmemiz gerekmez mi? Üstelik bu konu Alçı’yı hemen, İmamoğlu’nu ikinci adımda aşar, son etaplarda Özkök bile vesile haline gelir.

 

Burada “Ertuğrul Özkök kimdir?” veya daha iyisi, “Özkök bir nedir?” konferansı veremem. Umur’un (Talu) şu yazısında bu zatın belli başlı genel kötülüklerinin hızlandırılmış dökümü sunuluyor, onu okumanızı tavsiye edebilirim. AKP-MHP koalisyonunun memlekete yaptığı en büyük kötülüklerden biri –belki başlıcası– kendinden önceki dönemin kötülüklerini unutturması, eskiyi olduğundan mâkûl ve insancıl göstermesi, gençlerin de böyle sanmasına yol açması. Oysa biz –hem memleket hem basın, gazeteciler– ne muazzam kötülükler gördük. Bunların arasında adını en çok anacağımız insandır, Özkök. Basını basınlıktan, gazeteciliği gazetecilikten çıkarma, kara propaganda işlerine ve patronlarının iş takiplerine koşma alanındaki başarısı dünya çapındadır. Bütün bunları teorize etmiş adamdır. Umur’un yazısını okursanız, kendini ne zaman kimlerin hizmetine koştuğunu görürsünüz.

 

Özkök’ü alıp geziye çıkmak, onu yanına oturtmak, onunla aynı karede yer alıp bunu propaganda fotoğrafı olarak yaymak, eğer şuursuzluk ve düşüncesizlikten ibaret değilse, karanlık tercihtir. Maalesef bu ihtimal var.

 

Topal Osman > Zurnanın bol bol zırt dediği yerlerde dolaşıyoruz. İşte: Fotoğrafa gösterilen tepkilerde Nagehan Alçı’nın beş yüz, Ertuğrul Özkök’ün beş defa anılmasıyla bu bilinçli tercihin aslında tepki gösterenlerce de paylaşılan kısmının rolü var.

 

Karışık mı oldu? Daha basiti şöyle: Ekrem İmamoğlu “Topal Osman’ın torunlarıyız” dediğinde, bugün fotoğraf yüzünden ona verip veriştirenlerin çok büyük bölümünden itiraz gelmemişti. “Ne alâkası var?” diyenler çıkabilir. Nâçizâne belirteyim: Bununla alâkası olmayan hiçbir köklü meselemiz, temel, genel, esas, ana vs. siyasî mevzumuz yok. Temelde Topal Osman’ın ahfâdı olma başroldedir. Alparslan Türkeş’in anılması niye garip olsun bu durumda? “Deniz’leri anmak” gibi tavırlar güncel siyaset icabı. Müsaadenizle, bu konuyu derinleştiremeyeceğim, çünkü güncel olayımızın başka boyutlarını da ele almak zorundayım. Mustafa Suphi’leri boğdurmuş, Sabahattin Ali’nin kafasını parçalatmış olsanız da solun müttefiki sayılabildiğiniz yerdeyiz. Topal Osman’ın hayatı ve eserleri ve tabiî nasıl öldüğü bilinse ne iyi olur…

 

Boşa konuşan iki-üç yüz kişi > İmamoğlu ve ekibinin bize ne gözle baktığına ilişkin bilgi verdi bu hadise. Böyle hallerde, biliyorsunuz, ikinci adımdaki kaz çevirmeler, laf döndürmeler sayılmaz. İçten gelenler, ilk andaki tepkilerdir. Onları esas alırız. İBB Sözcüsü Murat Ongun’un eleştirilere karşı ilk söylediklerinden kelimeler seçelim: “tartışmaları önemsemiyoruz… medyanın kendi içerisindeki tartışmalar… iki yüz-üç yüz kişinin kendi arasındaki yorumları, eleştirileri… önemsemiyoruz… Twitter'a bakmıyoruz…” Mükemmelen muktedir ağzı. İmamoğlu’nun “vız gelir tırıs gider” münasebetsizliğiyle aynı aileden.

 

Ongun’un sözlerindeki “çatlasanız da patlasanız da” havası saklanacak gibi değildi: “Fotoğrafı ben istedim… Ayrıca bu geziye Hande Fırat’ı da davet etmiştim. Eşi ile ilgili olarak bazı tartışmalar olduğu için gelemedi.” İmamoğlu da bu meydan okuyuşa, Abdülkadir Selvi’yi de, belli ki tepki yaratacağını bildiği başkalarını da çağıracağını söyleyerek katıldı.

 

Ekip daha sonra geri adım atmanın gerektiğini gördü ki, Ongun bu defa, “kamuoyundaki tartışmayı elbette önemsediklerini” belirtti. “Aksi düşünülebilir mi?” vurgusuyla. E, düşünülmüş, üstelik açık açık söylenmişti işte! Meğer “iki yüz-üç yüz kişi” lafıyla kastettiği de “medya”ymış. Kim bu acaba? “Twitter’a bakmıyoruz” ne demekti peki? Orada sadece kendi aralarında abes abes tartışan iki yüz-üç yüz “medyacı” mı var? Ayrıca, bal gibi bakıyorsunuz. Hem de sabah akşam. “Bakmıyoruz” yalan da yani. Doğrusu “takmıyoruz” olacak. Ki, bunu deşmekle uğraşmaktan da bizi bizzat İmamoğlu kurtardı.

 

Sarıyer Büyükdere Fidanlığı’nda konuşurken İmamoğlu, “önemsemiyoruz-bakmıyoruz” çizgisini sürdürdü. “Belki kendi içinde bu işi tartışma yetkisini gören insanlar”dan ve “o tartışmalarından topluma bir mesaj çıkmadığı”ndan söz etti. Tehlikeli bir okur-yazar düşmanlığı.

 

İktidara gelmiş gibi > Davet ve tercih gaflarının –ki bunlar ciddî siyasî, ahlâkî ve sosyal-psikolojik gaflardır– üzerine müstakbel lider, bir tarif-algı gafı ekledi. İktidar propaganda aygıtlarında vazifeli kimseleri “muhalif gazeteci” olarak niteledi! Nagehan Alçı ve Ertuğrul Özkök, “muhalif” gazeteciymiş! Her şeyden önce ayıp. Ayrıca akla tuhaf ihtimaller getiren bir niteleme: İmamoğlu kendisinin iktidara gelmiş olduğunu mu varsayıyor? “Evet, muhalifleri istiyorum talimatı verdim,” diyor. Kim yahu muhalif?

 

“İstanbul halkı adına!..” > Ekrem İmamoğlu, “Burada ne yapılmak istenmiş; kimse buna bakmıyor meselâ,” dedi. “Burada ne istenmiş acaba? Hedef neymiş? Ekrem İmamoğlu’nun hedefi belli. Ekrem İmamoğlu’nun sesini İstanbul halkı adına herkese duyurmak.” Ne demek bu? Niye duyuruluyor ses? Üstelik “İstanbul halkı adına”!? Karadeniz’e gidip İstanbul halkı adına Ekrem İmamoğlu’nun sesini duyurmak ne demek? Var mı bir anlamı? Var: Cumhurbaşkanı adaylığı için yola çıktım, ama bunu açıkça söyleyemiyorum. İyi. En azından henüz iktidara gelmediğini biliyor. Yalnız kendinden üçüncü tekil veya birinci çoğul şahısta bahsedenlere karşı temkinli olmayı erken yaşta öğreniyoruz, haberi olsun.

 

“Herkes”?! > İmamoğlu, kendisine umut bağlayanlara öncelikle izah etmesi gereken siyasî projesini onca tepki gördükten sonra çıtlatma zahmetine girdi ve “özveri projesini” şöyle anlattı: “Yok sayarak bir memleket değişmez. Toplumda bu insanlar var. Bir rehabilitasyon mümkünse, karşılıklı bir diyalogla bunları aşabileceksek, ne mutlu. Ben, bu çabayı gösteririm. Hiç bundan geri de durmam. Beni kimse geri döndüremez. Ben herkese açığım.”

 

Bunlar böyle söylendiğinde pekâlâ tasavvur edilebilir, olumlu siyaset olarak görünüyor. Ancak ne yazık ki, bu davet-gezi faslıyla “herkes”ten kastın herkes olmadığını gördük. İmamoğlu’na hak-hukuk ve demokrasi özlemiyle bakan insanlar mevcut iktidarın simgeleşmiş propaganda elemanını orada görünce dehşete düştüler, “Topal Osman’ın torunuyum” lafı karşısında dehşeti daha erken aşamada yaşamış bulunanlarsa Özkök’ün bulunduğu otobüsle o özlemlere değil sahiden Topal Osman’a kavuşulabileceğini düşündüler.

 

“Akıllı olun” uyarısı > Hrant Dink’in katillerinden Yasin Hayal’in performansıyla akıllarda kalan mafyozo tehdit repliği “akıllı ol”u Topal Osman’la gurur duyan birinden işitmemizdeki sevimsizliği İmamoğlu ve bayağı akıllı oldukları anlaşılan ekibi hissetmiş midir? Birileri için “akıllı olsunlar” dendiğinde midesi bulanacak olanların bilemedin iki yüz-üç yüz kişi olduğunu düşünüp önemsemediler mi yoksa? Ancak bilahare sayının daha yüksek olduğuna kanaat getirmiş olmalılar ki, İmamoğlu yanlış anladığımızı ileri sürdü: “Akıllı olalım demesinin altında yatan, gerçek akıl”mış. “Ayar veren ‘akıllı olalım’ kavramı değil”miş. Öyle olsun, umalım.

 

Eleştirenler haris, aptal ya da kötü niyetli > İmamoğlu, kendisini eleştirenlere öyle içerlemişti ki onlar hakkında konuşurken kendini tutamadı ve aslında kendisi hakkında çok şey söyledi. Maddeleştiriyorum, vurguluyorum: “…benimle aynı şeyi düşündüğünü, aynı şeylere inandığını söyleyen, (1) ne yazık ki anlık hırslarına yenilmiş insanlar olabilir ya da (2) bir takımın renkleri üzerinden ayrıştırma gayreti içinde olanlar olabilir. (3) Başkalarının değirmenine su taşıdıklarının farkında olmayanlar da olabilir bunun içerisinde, (4) farkında olup yapanlar da olabilir. Ama bu kardeşiniz için vız gelir tırıs gider. Hiç umurumda değil.”

 

Güya özür > Sonra İmamoğlu güya özür diledi. “Yok sayılan, oy vermem denilen bir kişi durumuna” düşürüldüğü için “kalbi kırılmış”tı. Bu yüzden, “o lafı” “yanlış kurmuş”tu. Sadece “o laf” yüzünden özür dilediğini özel olarak vurguladı: “O yanlış kurduğum laflar için özür diliyorum altını çizeyim.” Demesine bakılırsa, “çiftçi çocuğu”ydu, ondan “kibir doğmaz”dı. Oysa doğru dürüst özür dilemeyi engelleyen başlıca etken kibir ve bu sadece sanayici veya diplomat çocuklarına dağıtılmıyor. En çok da birdenbire aşırı ilgi gören siyasetçilerde var.

 

Bordo-mavi kravatla Fener ziyareti > Şu “takımın renkleri” meselesine açıklık getirmek gerek. Orada da gaf var. Fenerbahçe Başkanı Ali Koç, İmamoğlu’na yönelik zehir zemberek mesaj attı Twitter’a (gerçi İmamoğlu ekibi oraya bakmıyormuş, önemi yok yani): “Fenerbahçe kulübüne bordo mavi kravatla geliyor. Bir de utanmadan Fenerbahçe’ye hakaret edilen kitap hediye ediyor. Umarım Fenerbahçelilerin, Ekrem İmamoğlu’na hangi şehrin belediye başkanı olduğunu hatırlatma günleri gelmez.” Buyurun işte! Futbol âlemi, “kendi arasında tartışan iki üz-üç yüz medyacı”ya benzemez. Fener kulübüne bordo-mavi, Trabzon binasına sarı-lacivert kravatla gidemezsin. Hele oya, desteğe ihtiyacı olan siyasetçiysen, gitmezsin. Böyledir. İşte tam “Akıllı ol!” denecek hareket.

 

Burada kesiyorum. Gerisini iki-üç yüz kişi aramızda tartışırız artık.



Paylaş

Twitterda Paylaş Facebookda Paylaş Google Plusda Paylaş

P24’E BAĞLAN

Güncel bilgilerilerden /duyurulardan haberdar olmak için mail listemize kayıt olun.

Powered by PXLDeN Design