Vize imparatorluğunun anatomisi: Noterleşen yargı, gerçeği karartma girişimi ve medyanın etik iflası

“Vize İmparatorluğu” yazı dizisinin başına gelenler, Türkiye’deki yargı kıskacını ve medyadaki etik çürümeyi bir kez daha bütün çıplaklığıyla gözler önüne serdi

Canan Coşkun

08.07.2026

Seyahat etmek, insan olmaktan gelen en doğal haklarımızdan biridir. Ancak haritalar üzerine çekilen yapay sınırlar ve bunlara bağlı bürokratik işlemler, bu hakkın önündeki en büyük engeli oluşturuyor. Pasaport kapılarının arkasında dönen o karmaşık dünya, artık sadece devletlerin egemenlik alanıyla sınırlı değil. Bu sistemin görünmeyen yüzü, “kamu hizmeti” maskesi takmış küresel sermayenin ve onların yerel ortaklarının iştahıyla şekilleniyor. Milyonlarca insanı kuyruklara, ekran başlarına ve karaborsanın insafına terk eden bu çarkın nasıl döndüğünü anlamak gerekiyordu.

Dünyada bir vize aracı hizmet devi olan VFS Global’in faaliyetlerine odaklanan yazı dizisi için Ekim 2025’te kolları sıvadık. Çalışmaya başlarken bu konuda benim de tek bildiğim, vize randevusu bulunamadığı, insanların randevu alabilmek için başka aracılarla çalışmak zorunda kaldığı ve reddedilen başvuruların epey fazla olduğu gerçeğiydi. Ancak çalışmaya başlayıp VFS Global’in Türkiye’de kurulu şirketinin ticari kayıtlarını incelerken karşıma çıkan Gateway şirketi ve onun ticari sicil geçmişi, bu dosyayı bir randevu bulamama durumundan çıkarıp büyük bir ekonomi-politik dosyasına evirdi.

Sadece resmi kayıtlarla yetinmedik. Saha gözlemleri, vize başvuru merkezlerinin önünde hem başvurucularla hem de bizzat bu işin karaborsasını yürüten aracılık yapan kişilerle yapılan görüşmeler de bu yoğun çalışmaya dahildi. Uluslararası bağımsız araştırmacı gazetecilik platformu Lighthouse Reports ortaklığıyla yürüttüğümüz bu küresel çalışmanın Türkiye ayağında, vize aracılık pazarında bir şirketin holdingleşme sürecini, adrese teslim yönetmelik değişikliklerini ve kamu hizmetinin özel sektöre devrinin yarattığı denetimsizliği somut belgelerle ortaya koyduk. Lighthouse ekibinin VFS Global ile ilgili dünya çapından bulgularıyla birleştirdiğimiz araştırma dosyası, nihayet eşzamanlı olarak 28 Mayısta Kısa Dalgada yayımlanmaya başladı.

Bu dosya, Türkiyedeki pek çok bağımsız medya çalışanının aşina olduğu o zorunlu ve yoğun mesai düzeni içinde şekillendi. Aylarca, sabah saat 07.00den 11.00e kadar bilgisayar başında Kısa Dalganın sabah editörlüğünü yürüttüm. Öğleden sonra başlayan ikinci mesaimde ise bir yandan bu dosyayı araştırırken, diğer yandan her ay farklı araştırma dosyaları ve özel haberler üretmeye devam ettim. Ezcümle, yoğun ve çok katmanlı bir emeğin ürünüydü “Vize İmparatorluğu”.

Ancak halkın haber alma hakkı gözetilerek hazırlanan bu çalışma, dördüncü gününe ulaştığında bir sansür duvarına çarptı. Önce yazı dizisinin ilk dört bölümüne ve benim bu bölümleri duyurduğum X (Twitter) paylaşımlarıma erişim engeli getirildi. Hız kesmediler, ertesi gün dosyayla ilgili sosyal medyada yazan, çizen, haberi paylaşan üçüncü kişilerin paylaşımları da engellendi. Sansür talebinde bulunan isimse tanıdıktı: VFSnin stratejik ortağı Gatewayin sahibi Halis Ali Çakmak. Öyle bir panik ve hız söz konusuydu ki, Çakmak hızını alamayıp dosyada kendi cevap hakkını kullandığı, kendi savunmasının yer aldığı beşinci gün bölümünü bile sansürletmişti. Yazı dizisi daha tamamlanmadan devreye giren bu sansür hızı, güç sahiplerinin yargı üzerindeki nüfuzunu ve sulh ceza hâkimliklerinin iktidarı ya da sermayeyi ilgilendiren haberlerde hiçbir hukuki inceleme yapmadan, âdeta bir “noter” gibi erişim engeli taleplerini onayladığını bir kez daha acı bir şekilde gösterdi.

Tam bu noktada, o granit sarayda yaşadığım trajikomik bir kişisel gözlemi aktarmam gerekiyor. Kararı tebliğ almak için adliyedeki ilgili sulh ceza hâkimliği kalemine gittim. O ana kadar oradaki görevlilere gazeteci olduğumu söylememiştim, sadece evrakı bekliyordum. Kalem müdürü kararı bana uzatırken “Bu arada randevular da açılmış” dedi. Yargı sistemi içerisindeki birinden duyduğum bu cümle, mesleki açıdan aldığım en yalın ve en çarpıcı teyitti. Haber yasaklanmıştı ama randevular açılmıştı. Çıkardığımız rüzgâr, kökten bozuk olan o düzeni düzeltmeye yetmese de kamu yararını sağlamış, yurttaşlar sosyal medyada nihayet randevu alabildiklerini yazmaya başlamıştı. Tabii bu durum kalıcı bir iyileşme getirmedi, zaten aldığım son duyumlar, karaborsadaki randevu ücretlerinin şimdi çok daha fahiş fiyatlara yükseldiği yönünde.

Yazı dizisi yayımlandıktan sonra boş randevuları bloke eden bot yazılımları yazan kişilerle de görüştüm. Görüştüğüm kişiler, VFSnin sistemdeki açıkları kapatmak yerine, tespit ettiği bot yazılımları bizzat satın almak istediğini anlatıyordu. Acentalar artık doğrudan yazılım bilen kişileri istihdam etmeye başlamıştı. VFS ise bot yazılımlara karşı güvence olarak sadece sistemdeki “insan olduğunuzu doğrulama” aşamalarını çoğaltıyordu, ancak bu hamle botları durduramadığı gibi sadece gerçek başvurucuların işini daha da zorlaştırıyordu. Özellikle yapay zekanın ulaştığı bugünkü seviye göz öne alındığında, bot yazılımların artık teknik olarak durdurulamayacağı gerçeği bu pazarın ne kadar kontrolsüz büyüyeceğinin de kanıtı.

Araştırma sürecinde cevap hakkı tanıdığımız, ancak bu hakkı bir gazetecilik etiği ihlaline dönüştüren aktörler de vardı. Bu sistemin arkasındaki siyasi himaye odağı olarak belgelenen eski Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, kendisine dosya yayınlanmadan önce yönelttiğim somut sorulara yanıt vermek yerine, son dönemde gazetecilik adına tartışmalı olduğunu düşündüğüm bir tavra bürünen Cüneyt Özdemir aracılığıyla cevap hakkını kullanmayı seçti. Çavuşoğlu, suya sabuna dokunmayan, her şeyi tümden reddeden bir açıklamayı Özdemir’e gönderdi, Özdemir de önüne gelen bu metni maalesef en ufak bir sorgulama, gazetecilik filtresinden geçirme ihtiyacı duymadan doğrudan sosyal medya hesabından yayımladı. Güç sahibinin şeffaflıktan kaçarak kendine “güvenli ve konforlu” mecralar seçmesi ne kadar sorunluysa, bir gazetecinin de önüne gelen metni olduğu gibi yayınlamayı kabul etmesi mesleki ilkeler açısından o kadar utanç verici bir “kötü gazetecilik” örneğiydi.

Hazır mesleki deformasyondan ve kötü örneklerden bahsetmişken, sosyal medya figürü İbrahim Haskoloğlu’na da bu konuya örnek teşkil etmesi açısından bir parantez açmak gerekiyor. Aylarca emek verilmiş bir araştırmayı bütünüyle göz ardı etmesi ve kendisini ön plana çıkartma çabası, şahsi bir tavırdan ziyade, medyanın bir kısmının geldiği noktayı göstermesi açısından kıymetli. Gazeteciliğin, diplomatik temsilciliklerin ve elçilik binalarının önünde poz vermeye indirgenmesinin hepimize anlattığı pek çok şey var. Aylardır çokça konuşulan ve sosyal medyada binlerce başvurucunun her gün şikâyet ettiği bir duruma “etkileşim” gayesiyle yaklaşmak, maalesef ki Haskoloğlu ile sınırlı değil, günümüz medya yaklaşımının da bir iz düşümü. Bu iz düşümünün genişleyerek, haberimin yayımlandığı Kısa Dalga’ya benim için bir tehdit mesajı gönderme noktasına kadar ilerlemesi, gerçek anlamda etkileşimin değil hakikatın peşinde olan biz gazeteciler için alışmayacağımız bir pratik olmaya devam ediyor. Bunun rutinleştirilmeye çalışılması, bizim bu duruma göz yumacağımız anlamına da gelmiyor.

Tüm bu abluka, sansür ve niteliksiz saldırıların arasında umudu canlı tutan, gazetecilik yapma motivasyonumuzu tazeleyen şeyler de yaşandı. Benim yazı dizisine yönelik engelleme kararını sosyal medyadan duyurmamın hemen ardından, muazzam bir kolektif refleks devreye girdi. Sosyal medya kullanıcıları, okurlar ve hak savunucuları, henüz erişimi kesilmemiş ya da engellenecek olan linkleri internet arşiv sitelerine (Wayback Machine vb.) tek tek kaydederek kalıcı hale getirdiler ve dijital bir direniş ördüler.

Seyahat özgürlüğü, bürokratik işlemler maskesi takılarak devasa bir ticari çarka ve ranta dönüştürülmüş durumda. İnsanların en temel hakları arasında yer alan seyahat özgürlüğü, küresel şirketlerin yerel ortakları tarafından gasp ediliyor. Vize İmparatorluğu” araştırmasının başına gelenler, sadece bir sansür hikayesi değil. Bu süreç, o devasa ticari çarkı korumak için gerçeği karartmak isteyenlere karşı, yeni ve kolektif mücadele yöntemleri inşa etmemiz gerektiğinin de somut bir kanıtı. Seyahat özgürlüğü modern dünyada devletlerin kontrolünde olabilir, ancak gerçeği karartmak isteyenlere karşı yeni yöntemler geliştirmek hâlâ bizim elimizde.

Etiketler: