“Hukuksuzluğu normalleştirmek” üzerine
Deniz Göktaş’ın dediği oldu, o gösteriyi yayımladı. Sonrasında gözaltına alındığında “tutuklanır diyenler de bundan sorumlu” denildi, tutuklandı ve “normalleştirmeyin” mesajları paylaşıldı. Ama normali kabul edenler o normali değiştirmek için mücadele etme gücünü de kendilerinde buluyor
10.07.2026
Komedyen Deniz Göktaş’ın “Ölü Deniz” gösterisinin ardından yapılan yorumlar ve ardından gelen gözaltı ve tutuklama sürecine yönelik tepkiler beni bu yazıyı yazmaya itti.
Malum, “Ölü Deniz”in bir bölümünde “aydın olmak” esprisini yapıyor Göktaş ve “Gösterimi YouTube’a yüklüyorum. Halk beni anlamıyor. Başıma işler geliyor. Bedavadan aydın olacağım diye çok heyecanlandım” diyor.
Günün sonunda yine Deniz Göktaş’ın dediği oldu. O gösteriyi yayımladı, “dalgıçlar” anlamadı ve başına işler geldi. Gösterinin yayımlanmasının ardından “tutuklanır” yorumları ve şakaları yapıldı, gözaltına alındığında “tutuklanır diyenler de bundan sorumlu” denildi, tutuklandı ve “normalleştirmeyin” mesajları paylaşıldı.
Asla niyetim Deniz Göktaş’ı gömmek değil, ama benzer “hapse girip aydın çıkmak” esprisi uzun süredir sol ortamlarda yapılır. Keza hapishane esprileri de aynı şekilde. Hatta bu şakaların tarihi Silivri Cezaevi’nin inşasının ötesine dayanır. Yeni olan ise, bu şakaların ya da yorumların artık “hukuksuzluğu normalleştirmeyin” eleştirisiyle karşılanması. O eleştiriler öyle bir noktaya vardı ki X’te bazı kullanıcılar kelepçeyi takanın bu yorum sahipleri olduğunu iddia etmeye başladı.
Ama “normalimiz” bu zaten. Etimolojik olarak da TDK açısından da “normal” kelimesi, “tipik”, “alışılageldik”, “kurala uygun” anlamına geliyor. “Kanun”a ya da “hukuka” uygun değil, “kural”a uygun. Peki kuralları kim koyuyor? Bizim koymadığımız kesin.
Hapisteki ilk açık görüşümde, 12 Eylül döneminde bir ay hapis yatmış olan babam bana “Benim rekorumu kırma” demişti. “Artık senin rekorunu astrologlar kırıyor” diye cevap vermiştim. Keza, çok geçmeden 19 Mart protestolarında bir günde binden fazla kişiyi gözaltına aldılar.
Normal olanı belirlemediğimiz gibi, bir çeşit de reddiyesi içindeyiz. Oysa normali normal olarak kabul etmek, o kurala teslim olmak anlamına gelmiyor. Aksine, normali değiştirmek, önce onun ayırdına varmaktan başlar. Diğer bir ifadeyle “somut durumun somut analizi”.
Deniz Göktaş -belli ki- bu gösteriyi yaptığında başına bunların gelebileceğinin farkındaydı. Bu ülkede sosyalistler yıllardır hapsedilebileceklerini bilerek siyaset yapıyor. Bu ülkede Kürtler partilerinin kapatılabileceğini bilerek parti kuruyor. Gazeteciler yargılanacaklarını bilerek haber yapıyor. Bunların hiçbiri hukuka uygun değil, ancak iktidarın kendi koyduğu kurallara uygun.
Normalin normal olduğunu kabul etmek teslimiyet değil, demiştim. Çünkü aslında tam tersine, direngenliği artıran da bir unsur.
Şuradan örnek vereyim: Türkiye’de cezaevleri gibi, hukuku geçtim, mantık kurallarının dahi olmadığı habitatlarda insanı en zorlayan şey, şuursuz ve anlamsız “kurallar” silsilesinde hayatta kalmak. Tüm o kuralların tek bir amacı var; insani politik ve sosyal kimliğinden sıyırmak, birer sayı hâline indirgemek. 12 Eylül döneminde tek tip kıyafet dayatması bu kimlikten sıyırma çabalarından biriydi. Ve devrimciler direndiler. Bugün cezaevlerinde duşlukların karşılarına konan kameralar, elinize verilen “mahkum kartları”, mahpusları kimliksizleştirme politikalarından başka bir şey değil. Çünkü kimliğiniz varsa “ben” dersiniz, “ben” dediğiniz noktada bir “irade” ortaya koyarsınız. İradeniz olursa, kurallara uymamak gibi bir yola girebilirsiniz. Oysa sizden istedikleri şey yemeniz, içmeniz, uyumanızdır. O nedenle cezaevi koğuşlarında yataklar vardır ama sandalyeyi parayla satarlar. Oturmak, yerçekimine karşı gelmek, ayağa kalkmadan önceki aşamadır. Ve ayağa kalkanlar hakkında iktidar(ların) ne hissettiğini iyi biliyoruz.
Türkiye’de cezaevi deneyimi bol olan sosyalistler ve Kürtler bu kuralları daha cezaevine girmeden bilirler. Ve tam da bu sayede bu kurallara uymamaları gerektiğini de bilirler.
Cezaevinde geçici koğuşa alındığımızda, kapıdan girmeden önce gardiyan ayakkabımı çıkarıp sallamamı istemişti. Bu konuyla ilgili geçmiş yıllarda uzun bir direniş olmuş, sonuçta siyasi mahpuslar bir kararı cezaevleri idarelerine kabul ettirmişlerdi. Ancak o esnada o kararın ne olduğunu hatırlayamadığım için ayakkabımı çıkardım. Arkadaşıma sorduğumda, “Ayakkabımızı çıkarıp sallamıyoruz, arkasını çıkarıp hafifçe gösterip üzerine basıyoruz” diye açıkladı. Bu paragrafın kendisi cezaevinde olmayan birçok insan için çok anlamsız gelebilir.
“Ne var yani, o ayakkabıyı çıkarsan ne olur,” değil mi?
Oysa bu soru, “Yargılamayın demiyoruz, tutuksuz yargılayın” demekten çok da uzak değil. Çünkü sorun normal olanın “hukuki” olduğunu varsayıp hukuku elinde alet edenlerin eylemlerini mantıksal bir zemine oturtmaya çalışmaktan kaynaklanıyor. Bu yol insanı önce “pazarlığa”, sonra “depresyona” ve son olarak “kabullenmeye” itiyor. “Normal” olanın inkârıyla yola çıktığımız bu süreçte kendi kimliğimizin yasını tutuyoruz.
Ama normali kabul edenler o normali değiştirmek için mücadele etme gücünü de kendilerinde buluyor. İnsanlar yıllarca hapiste kalıp tekrar dışarı çıktıklarında siyasete, gazeteciliğe, direnmeye devam ediyorlar. Filistin askısından, elektroşoklardan, kaba dayaktan, Diyarbakır Cezaevi’nden hayatta kalıp cezaevinde geçirdikleri günlerle ilgili şakalar yapıyorlar. “Gülmek devrimci bir eylemdir” sözü de bu deneyimlerden geliyor.
Bugün Türkiye koskoca bir ülke olarak, memleket sınırları içinde bulunan 402 cezaevinin birinden bile farksız. İstediğimizde çıkamıyoruz, mantık sınırlarını zorlayan kurallar silsilesi ile karşı karşıyayız, bizi ses çıkarmayan, itiraz etmeyen, talepte bulunmayan, 1’den 87 milyon 926 bin 82’ye kadar herhangi bir sayı haline getirmeye çalışıyorlar.
Bugün yapılan her “Silivri şakası”, bu sayılardan biri hâline gelmemek için verdiğimiz bir çaba; iktidara “bak, senin ne yaptığını biliyorum, yine de tiye alıyorum” demenin de bir yolu. Ve evet iktidar(ları) korkutur bu. Onu alaşağı edecek güce sahip olduğu için değil, onu alaşağı eden yola atılan ilk bebek adımı olduğu için.
Bu eylemler anlamsız, ufak, etkisiz görünebilir. Direnme çıtamız çok ama çok aşağılara düşmüş olabilir. Ama bu, günün sonunda, normal koşullar altında normali değiştirebilmek, irademize sahip çıkabilmek için attığımız bir adım. Ve adım atabilmek için önce ayağa kalkmak gerekir.