Asıl sorun haberin yalan olması mı?
Zizek’in söyledikleri Internet’in kocaman bir kasabaya çevirdiği, şerifi Trump mı Putin mi diye tartıştığımız dünyamızı anlamamıza yarayabilir

24.02.2019
2010’dan bu yana yaşadığımız birbirinden garip siyasal gelişmeleri anlamak için çoğu zaman felsefecilere veya siyaset bilimcilere sığınıyor; onlardan “neden böyle oldu/oluyor” sorusuna yanıt vermelerini bekliyoruz. Slavoj Zizek de, yanıt arayanların çok sevdiği ve progresif içeriklerle dolu Reddit başlıklarından aşırı sağcı Facebook gruplarına dek çok geniş kitlelere seslenen bir isim. Sahnede olmayı seviyor ve kendisine elde ettiği “yarı deli gibi görünme hakkına” sığınarak sistem dışı diyebileceğimiz çok sayıda eleştiriyi dile getirebiliyor.
Tabii burada bahsettiğim sahne, gösteri toplumu diye adlandırılan bu toplumda kamusal görünürlük kazanabileceğiniz her yeri temsil ediyor. Zizek, sahnenin kurallarını iyi bilmesinin yanı sıra orada olmakta tereddüt etmiyor ve oldukça tartışmalı mecralardan uluslararası bağlamda prestij sahibi mecralara çok sayıda yerde dünyanın nereye gittiği konusundaki görüşlerini paylaşıyor.
Ancak Zizek’in son zamanlarda yaptığı bir program serisi, özellikle bir kısım entelektüelin canını fena hâlde sıktı. Russia Today’deki (RT) How to watch the news (Haberleri nasıl izlemeli) isimli programda, politik doğruculuk ve liberal siyasete savaş açan Zizek, her hafta farklı bir konu üzerinden gündemdeki meselelere dair oldukça sıradışı yorumlar yapıyor. Son çıkan video ise “Yalan haberle ilgili asıl sorun” başlığını taşıyordu. Aslında Zizek yalan haber meselesini yakından takip edenler için çok farklı şeyler söylemiyordu; ama öncelikle kısa bir özet geçelim, ardından söylediklerini derinleştirmeye çalışalım.
Öncelikle Zizek, hakim medya anlayışının haber üretim ve bilgilendirme süreçlerinde hakikati eksik ilettiğini ve bunun çoğu zaman yalan haber olarak algılanmadığını söyleyerek önemli bir sorunun altını çiziyor. Medyanın yalnızca “belirli türde olgulara” odaklandığını, verileri ise filtreden geçirerek verdiğini, bunun da yalan haber denli problemli bir mesele olduğunu söylüyor. Yine çok sayıda medya akademisyeninin de katılabileceği bir başka argümanı daha var Zizek’in. Eksik bilginin en az yanlış bilgi kadar önemli bir problem olduğunu dile getiriyor.
Konuşmasının sonuna doğru ortaya koyduğu asıl fikir ise çok daha çarpıcı. Zizek’e göre aslında kimse yalan haberi avlamanın peşinde değil. Sloven filozofa göre asıl peşinde olduğumuz şey insanların daha kontrol edilebilir bir yalana inanmak istemeleri. Yani ortada hakikate duyulan bir arzu yok. Bu da aslında tam olarak bizi, geçtiğimiz yıl Türkiye’de de üstüne çok tartışılan ve hattâ üzerine kongre dahi düzenlenen post-truth (hakikat sonrası) kavramına yaklaştırıyor. Kavramın kitabını yazan Keyes, toplumun üstünde uzlaşılmış bir yalan üzerine kurulu olduğunu belirtiyordu ve bu toplumsal uzlaşıyı post-truth bir durum olarak tanımlıyordu.
Zizek’in ve Keyes’in söyledikleri aslında Internet sayesinde kocaman bir kasabaya evrilmiş ve şerifi Trump mı Putin mi diye tartıştığımız dünyamızı anlamakta rahatlıkla kullanılabilir. Örneğin Yemen’de ve daha nice ülkedeki savaştaki rolü bilinmesine rağmen Suudi Arabistan’ın yalnızca Kaşıkçı cinayeti sonrası “kötü çocuk” muamelesi görmesi (ki bu bile çok kısa sürdü, MBS siyaset dünyasının patronu olduğu için işleri hemen çözdü), Türkiye’nin durumunun Avrupa’nın göçmen sorununa karşı gördüğü kalkan muamelesi gereği uluslarası siyasette hep hasıraltı edilmesi işin politik kısmını bir güzel özetliyor.
Yani hakikati toptan ve etik anlamıyla tamamen ele almak istersek, karşımızda duran bu paramparça ve kendini imha etmeye evrilmiş evreni tüm çıplaklığıyla görebilecekken, birkaç otoriter liderin tehdit ettiği, aşırı sağcılar ve yalancı bir kısım bloggerlar harici problemi olmayan bir dünya görmek çok daha basit.
Yine Zizek’e dönelim. Malum, kendisi üretken bir yazar. Yeni siyasal durumu, gözetimle disiplin altına alınmaya çalışan dünyayı ve diğer popüler meseleleri birlikte ele alan son kitabı Like A Thief In Broad Daylight, aslına bakılırsa, Orwell’e dönerek günümüz dünyasını okumaya çalışanların yoğun olduğu bu dönemde farklı bir kapı da aralıyor. Örneğin, ABD siyasetinde Trump’a yönelen okların onun alt-right ve aşırıcı İslam ve göçmen karşıtı hareketlerle ilişkilerine yoğunlaşmasının ve zenginlere sağlanan avantajların görmezden gelinmesinin aslında önemli bir ikiyüzlülük olduğunu söylüyor Zizek. Dahası ABD’deki Demokrat Parti’nin “temel omurgasının” Trump’ın yalnızca liberal demokrasi kapsamında eleştirisini yapmasının hiçbir şekilde Trumpizm’e ve Trump tipi liderlere karşı çözüm olmadığını savunuyor ve bugünlerde Sanders ve ekibi tarafından çoğunlukla dile getirilen ekonomik argümanları ve demokratik sosyalizmi öne çıkarıyor.
Zizek, herkesin de bildiği üzere ilginç ve açık sözlü bir filozof. Bu onu bazen kötü durumlara düşürse de, örneğin sol partilerin daha güçlü ve otoriter olmazlarsa ve mevcut çokkültürcü gayrı-merkezî tavırlarını sürdürürlerse başarısız olacaklarını söylediğinde aldığı tepkiler gibi, haklı çıkmasını da çoğunlukla engellemiyor. Tıpkı Trump’ın seçileceğini tahmin etmesi ve bunun olası sebeplerini öngörmüş olması gibi Macaristan’dan Türkiye’ye, ABD’den Brezilya’ya kadar iktidarların yoksul ve öfkeli kitleleri nasıl mobilize ettikleri ve onların sırtında nasıl zengin sınıfa hizmet ettikleri gibi konularda da kitabında sıklıkla örnekler veriyor.
Elbette çok sayıda akademisyen ve entelektüelin giriştiği post-truth tartışması yahut gazetecilerin yıllardır üstüne kafa yorduğu dezenformasyon/misenformasyon gibi meseleleri yalnızca Zizek üzerinden anlamak mümkün değil. Ancak, Zizek’in sahnede onu öne çıkaran “sivri” fikirlerinin ve RT’de görünmekten çekinmemesinin, yahut tüm dünyanın sırtını döndüğü Assange’a kitabında hâlâ inatla değinmesinin aslında günümüz dünyasında alternatif bir düşünsel/siyasal bir pozisyonu işaret ettiğini görmek mümkün. Zaten Internet’in bir özgürlük aracından baskı aracına dönmesinin hikâyesi WikiLeaks’in ve kurucularından Assange’ın hikâyesiyle de fazlasıyla örtüşüyor. Özgürlüğün ne olduğu, ne anlama geldiği ve hangi sınırlar içerisinde mevcut siyasal kurumlarca özgürlüğün “kabul edilebilir” olduğu gibi çok temel soruları da bu yüzden sormak gerekiyor. Dünyada yalnızca iki doğru olmadığının da, iki kutupluğun yarattığı sıkıntıların da farkına varmak bakımından bu tartışma mühim.
Meseleyi “yerli ve milli” bir örnekle ele alarak devam edelim. Örneğin, Türkiye’de 2011’de ya da 2012’de dile getirmenizin herhangi bir suç arz etmeyeceği ifadelerin 2015 sonrası dönemde tıpkı bizim de imzaladığımız barış bildirisi nedeniyle tecrübe ediyor olduğumuz gibi artık suç sayılması hakikat rejimine ilişkin çok ciddi sıkıntılara işaret ediyor. Anayasanın ve yasanın aynı olduğu birçok koşulda yeni bir faktör olarak zaman devreye giriyor. Milat olarak kabul edilen tariflerle görüşlerin ve sosyal/siyasal ilişkilerin meşruluğuna ve hukukiliğine karar verilebiliyor. Bu tür göreli bir hakikat rejiminde yaşarken, ABD’de olan bitene şaşırmamız garip olmakla birlikte, dıştan gözlemleme fırsatı iyi bir içgözlem imkânı da doğuruyor.
Netice olarak, demokrasi kültüründeki gelişmişlik oranı arttıkça hakikatin bükülebilirliği artsa da genel olarak liberal demokrasilerde ciddi bir hipokrasi rejimiyle karşılaşmak mümkün. Medyanın da devletin ideolojik bir aygıtı olarak işlevini düşündüğümüzde günümüzde sıklıkla değişen resmî söyleme ayak uydurmak için girdiği her yeni kalıp, kilo alıp verdiğimizde vücudumuzda oluşan çatlaklar türünde çatlaklara neden oluyor. Bu çatlaklardan ise medyanın duvarlarının içine doğru toplumun öfkesi sızıyor.
Sosyal ağlarda birbirinin ardına açılan “dün ne dedi bugün ne diyor” şeklinde içerik paylaşan ve belli ki farklı siyasal partilerin ve grupların ekiplerince yönetilen hesaplar bile medyanın ve siyasetin hafızasızlaşmış bu hâllerine yöneltilen birer eleştiri olma niteliği taşıyor. Zaten Zizek’in değindiği temel nokta da bu. Siyasal anlamda merkeze yakın olan tüm rakipler, objektif bir hatıra yerine bir bilimkurgu filminde baş karakterin beynine USB disk ile yüklenene benzer bir güdümlü hafızanın peşindeler. Medya profesyonelleri ve medya akademisyenleri olarak, güncel problemimizi yalnızca günümüzün yalan haber üretim süreçleriyle değil, hafızasız ve bir tür hiper-amnezi durumuna geçmiş medya alanını hafızasına kavuşturma göreviyle meşgul olarak geçirmek sanıyorum ki kısa vadede çok daha faydalı olacak. Bu hem, Zizek’in önerdiği reel politik yollar kadar iddialı olmasa da günlük anlamda karşılığı olan ve medyanın kaybettiği itibara ilişkin bir çözüm üretebilecek bir durum; hem de mevcut siyasal durumun getirdiği yabancılaşmaya karşı bir tür özdenetim ve savunma mekanizması geliştirmemizi sağlayabilir.