İnternet ortamında imza kampanyalarıyla değişim gerçekleştirmek isteyenlerin platformu olan Change.org’da, Türkiye’de ayda ortalama dört bin kampanya açılıyor. Evet, yanlış okumadınız, “ayda dört bin” ve yine ayda 220 binden fazla yeni kullanıcı da değiştirmek istedikleri adına kampanya başlatmak ya da imza atmak için siteye katılıyor.

Change.org Doğu Avrupa ve Batı Asya Direktörü Uygar Özesmi, ayda ortalama bir milyon 600 bin kişinin etrafında görmek istediği değişim için imza verdiğini söylerken “Her üç imzacıdan biri de katıldığı değişim hareketiyle başarıyı tadıyor“ diyor.

‘’Özgecan Yasası” olarak da bilinen ve Ege Üniversitesi öğrencisi Gözde Salur’un Özgecan Aslan cinayetinden sonra başlattığı ve kadına karşı şiddet ve cinayet davalarında keyfi uygulanan cezai indirimlerin son bulmasını talep eden change.org/ozgecan adresindeki kampanya bir milyon 200 bin imzayla en yüksek desteğe sahip.

Yasa değişikliği talep eden bu tür Change.org kampanyaları her ne kadar yöneticiler üzerinde kamuoyu baskısı oluştursa da, Türkiye’de hükümetin bu talepleri prensip kararı olarak gündeme alması söz konusu değil.

Özesmi’ye ‘’peki bunu yapan hükümet var mı ‘’diye sorduğumda Birleşik Krallık parlamentosunun web sitesinde yurttaşların kampanya açabildiğini ve yüz bin imza toplanırsa kampanya konusunun bir Avam Kamarası oturumunda görüşüldüğünü söyledi ve şöyle dedi.

“Sanıyorum, bu tarz uygulamalar o ülkedeki demokrasi seviyesinin de önemli bir göstergesi. Türkiye’nin bu alanda kat etmesi gereken oldukça mesafe olduğu ise aşikâr.”

Özesmi ile söyleşimizde Change.org kampanyalarının yaptığı etkinin yanı sıra Türkiye’de neden ve nasıl bu kadar çok katılımcı olduğunu, öne çıkan kampanyaları, dünyadaki durumu ve Özesmi’nin Change.org’da yönetici olmaya giden süreçte kendi öyküsünü de konuştuk.

Change.org sitesine girer girmez karşımıza kocaman bir yazı çıkıyor: “Dünyanın değişim platformu.” Change.org mottosu da “Neyi değiştireceksin?” Change.org kampanyaları şimdiye kadar dünyada neleri değiştirdi? Tarihe yazılmış kampanya örnekleri var mı?

Binlerce desek abartmış olmayız, Türkiye için yüzlerce diyelim… 2016 Ocak ayında yayınladığımız 2015 Türkiye Değişim Raporu’muz da bahsetmiştik, sadece 2015 yılında iki milyon 675 bin 460 kişi verdiği imzalarla Türkiye’de görmek istediği değişimi sağladı.[1] Birkaç örnek vereyim. 17 bin 823 kişi Antalya Geyikbayırı Tırmanış bölgesindeki maden arama ruhsatının iptal ettirilmesini sağladı ve Türkiye’nin en önemli tırmanış bölgelerinden birinin yok olup gitmesi engellendi. Fenerbahçe yönetiminin âdil yargılanması için yürütülen “Adalete Fener Yak” kampanyasıyla kamuoyunda ciddi bir talep oluştu ve mahkeme yeniden yargılama kararı verdi. Ekin ve 50 MPS hastası çocuk, Ekin’in babası Şahin Yıldız’ın SGK’ya hitaben yürüttüğü ve ihtiyaçları olan ilacın SGK kapsamına alınmasını isteyen kampanya sayesinde 367 binden fazla kişinin imzasıyla artık ilacına ücretsiz kavuşuyor. Rukiye Demirkan, ailesiyle yirmi yıldır tatile gidemeyen TCDD işçisi İbrahim Çevik’in bir değil iki tatile gönderilmesini sağladı; Didim ve Fatih Belediyeleri bu yaz Çevik’in tatil masraflarını karşılayacak. 26 bin’e yakın imzayla Kürtçe, Google Translate’in desteklediği diller arasında alındı. Dünyadan örnekler ise; Amerika’da izci oymaklarına ve ocaklarına eşcinsellerin de alınmasını talep eden 124 kampanya ve bir milyon 800 bin imza sonunda başarı geldi ve eşcinseller de izci olabilme hakkı kazandı. Rusya’nın Saratov şehrindeki son yetimhane kapatılmaktan 205 bin kişinin desteğiyle kurtuldu. Daha detaylı incelemek isteyenler “başarılı olan kampanyalar” bölümüne girerek göz atabilir.

Change.org’u 2007 yılında evindeki odasından kuran Ben Rattray 1980 doğumlu, Amerikalı genç bir girişimci. Bu platformu kurarken motivasyonu neydi? 

Change.org, 2007 yılında Stanford Üniversitesi öğrencilerinden Ben Rattray ve Mark Dimas tarafından, insanların önemsedikleri konularda değişim gerçekleştirmelerine olanak sağlamak amacıyla kuruldu. Organizasyon aslında ilk başta bir blog ağı olarak kuruluyor. Kurucusu Ben Rattray bankacılık sektörüne adım atacakken vazgeçiyor ve hayatında daha anlamlı bir şeyler yapmak, doğrudan sosyal fayda üretmek üzere yurttan oda arkadaşı Mark Dimas ile beraber Change.org’u kuruyor. Bu blog ağında bir de imza kampanyası kısmı var. O dönemde Güney Afrika’da “düzeltici tecavüz” diye lezbiyen bireylere karşı işlenen korkunç bir suç var ve polis bu şiddete göz yumuyor. Buna karşı bu suça hedef olmuş bir kadın, Change.org üzerinden bir imza kampanyası başlatıyor. 192 ülkeden 171 bin 788 imza toplanıyor ve Güney Afrika hükümeti bununla ilgili özel bir eylem planı oluşturmak zorunda kalıyor. Rattray ve Dimas bunu görünce, anlıyorlar ki, imza kampanyaları çok işe yarıyor. Hemen blog ağını bir imza kampanyası platformuna dönüştürmeye karar veriyorlar. Bugün ise dünyada 142 milyondan fazla, Türkiye’de ise altı buçuk milyon kişinin her nerede her kim olurlarsa olsunlar değiştirmek istedikleri şeyler için kampanya başlattıkları dünyanın en büyük platformuna dönüştü.

 

Change.org Türkiye’ye ne zaman, nasıl girdi? 

Change.org bugün 196 ülkede faaliyette, on dokuz ülkede ise Türkiye’deki gibi yerel bir ekip var. Türkiye macerası, 1 Eylül 2012'de başladı. O zaman Change.org Türkiye’yi kurmak için yola çıktığımda ilk önce platformu Türkçe’ye çevirdik. İngilizce siteyi kullanan yetmiş bin kullanıcı vardı, bana katılan iki arkadaşımla beraber birinci yılın sonunda bu sayıyı bir milyon kullanıcıya çıkardık. İkinci yılın sonunda üç milyonu aştık, şu an Türkiye’de altı kişilik bir ekiple altı buçuk milyon aktif kullanıcısıyla Change.org’da insanlar her gün kampanya başlatıyor, her gün değişim yaratıyor. Üstelik kampanya muhatapları, “karar verici” hesaplarıyla kendilerine hitaben başlatılan kampanyalara yanıt verebiliyor ve itibarlarını kaybetmemeye gayret ediyor. Sivil toplum kuruluşları yani dernek, vakıf gibi STK'lar da yürüttükleri mücadele alanıyla doğrudan ilgili kitleleriyle buluşuyor, bilgilendirme yapabiliyor, insanları harekete geçirebiliyorlar. Bu arada ekibimiz de büyüyor. Alanlarında starlardan oluşan ekibimizde Erhan Çokkeçeci kampanyalar direktörü, Yiğit Erçevik kampanyalar sorumlusu, Sırma Süren iletişim sorumlumuz ve Sanem Kaya da kaynak geliştirme yöneticisi olarak var.

 
Türkiye, Change.org’a katılımı açısından dünyada üst sıralarda yer alıyor. Rekor düzeyde katılım sağlayan kampanya hangisi oldu?

Türkiye’de ayda ortalama dört bin kampanya açılıyor ve 220 binden fazla yeni kullanıcı değiştirmek istediği şeyler için kampanya başlatmak ya da imzalarını paylaşmak için siteye katılıyor. Ayda ortalama bir milyon 600 bin kişinin de etrafında görmek istediği değişim için imza verdiğini görüyoruz. Verilen her üç imzacıdan biri de katıldığı değişim hareketiyle başarıyı tadıyor. “Özgecan Yasası” olarak da bilinen ve Ege Üniversitesi öğrencisi Gözde Salur’un Özgecan Aslan cinayetinden sonra başlattığı ve kadın karşı şiddet ve cinayet davalarında keyfi uygulanan cezai indirimlerin son bulmasını talep eden change.org/ozgecan adresindeki kampanya 1 milyon 200 bin imzayla en yüksek desteğe sahip.  Bunu oğlu Ömer Baran’ın devlet desteğiyle yurtdışında tedavi edilmesini talep eden Behzat Yel’in başlattığı ve 400 bin imzadaki kampanya takip ediyor, hatta Bakanlık’tan olumlu gelişmeler var. Behzat Bey, önümüzdeki günlerde oğlunu tedavi için yurtdışına götürebilecek, dolayısıyla kampanyanın başarıya ulaşması an meselesi. Üçüncü en büyük kampanya da, 391 bin 827 imzayla Doğu Türkistan’da Çin’in yaptığı insanlık dışı olayların son bulmasını talep ediyor.

Türkiye’nin bu alanda bu kadar hızlı büyümesi bize neyi anlatıyor? 

Günümüzde sosyal ağlar örgütlenme ve mesaj yayma açısından vazgeçilmez bir teknoloji sunuyor. Teknolojiyi, dijital dünyayı çok iyi kullanan ve hızla yeniliklerine adapte olan bir nesil var. Yani bir nevî arz-talep dengesinden bahsedebiliriz. Türkiye’de yüksek hızlı sabit İnternet erişimi şuan itibariyle yüzde 66, İnternet penetrasyon oranı ise yüzde 58 ile, yüzde 46 olan global ortalamanın üzerinde. Yıllık büyümeye baktığımızda ise geçtiğimiz yıla göre en çok artışın yüzde 13’lük artış oranı ile aktif mobil sosyal medya kullanıcılarında olduğunu görüyoruz. Change.org ve diğer çevrimiçi örgütlenme, haber alma araçlarıyla beraber, insanlar çevrelerinde kendilerini rahatsız eden olaylara karşı her geçen gün daha duyarlı hale geliyor, dakikalar içerisinde bulunduğunuz yerden çok uzakta sizi rahatsız eden bir adaletsizlikten haberdar oluyor, harekete geçebiliyor, ve sizin gibi düşünenlerle bir araya gelebiliyorsunuz. Biz, bugün, Türkiye’de bunun gücünü gözlemliyoruz.

Türkiye’de karar vericilerin siteyi kapatmaya yönelik girişimleri oldu mu? 

Biz toplumun aynasıyız, açık platform olarak hiçbir politik duruşumuz yok, Youtube videolar için neyse biz de kampanyalar için oyuz, dolayısıyla bizdeki kampanyaları yöneticilerin ve medyanın dikkatle izlemesi gerekir; sanıyorum bu faydayı gördükleri için üç buçuk senedir sitenin kapatılmasına dair yetkililerden her hangi bir talep gelmedi, ancak kimi kampanyalara çok nadir de olsa davalar açıldığı oluyor biz de mahkeme kararlarına göre hareket ediyoruz.

Kampanyalarda dikkatimi çeken, bir adaletsizlik olduğuna inanan kişilerin adaleti sağlama çabasıyla destekçi aramaları. Buradan şöyle bir yoruma gitmek mümkün mü: İnsanlar mahkemelerde adalete ulaşacaklarına inanmıyor ve bir şekilde adaleti kendileri tesis etmek için girişimde bulunuyorlar?

Kanımca, böyle bir çıkarım imza kampanyalarının tarihsel oluşumunu ve evrimini göz ardı etmek olur. İmza kampanyaları bir sonuç değil, bir başlangıç. Temel amaç, toplumsal fayda içeren yapıcı bir değişim gerçekleştirmek olmalı. Farklı mücadele alanlarındaki kampanyalarda da geniş kitlelere ulaşmış olanların ortak üç özelliği var; çok net bir talebi olması, toplumun ortak hassasiyetini göstermesi ve karar vericiyle karşılıklı diyalogun esas olması. İnsanlar, Change.org’daki kampanyalarıyla yalnız olmadıklarını görüyor, kendi gibi düşünen yüzlerce insanla bir araya geliyor ve çoğu zaman uzun soluklu bir mücadele sürecine giriyor. Bu da hukukun yerini alan bir mücadeleden ziyade, inandıkları alanda oluşturdukları kamuoyu desteğiyle daha çok çabalamaları anlamına geliyor. Örneğin, müzisyen Değer Deniz davasında sanığın en ağır cezayı alması için başlatılan kampanyada toplanan 27 bin imza mahkemeye teslim edildi. Ya da kanser olduğu için işinden çıkarılan Hülya Karaman Change.org’da imza kampanyası başlattıktan sonra kendisine yardımcı olmak isteyen avukatlar çıktı ve şimdi durumunun başkalarına da emsal olması için mahkemeye taşınıyor.

17 Nis 2015’de güncelleme yapılan bir kampanyada diyor ki: “Merhaba Zeytin Dostu, Bundan 9 ay önce Ayvalık Zeytin Üreticileri Derneği adına ‘’ZeytinHayattır’’ diyerek Change.org’da bir kampanya başlattım. Bugüne kadar 200.000’den fazla insanın imzaladığı kampanyamızda bugünden itibaren bir müddet rahat bir nefes alabiliriz. Zeytinliklerin sonunu getirecek yasa tasarısı TBMM’nin tatile girmesi nedeniyle onaylanamadı. Hükümet tüm Türkiye’den gelen kamuoyunun tepkilerini gördü ve bu konuyu sessiz sedasız kapattı. Bu hepimizin başarısıdır.” Aslında konu şimdilik kapatılmış gözüküyor. Bunda kampanyanın etkisi olabilir tabii ama tasarı tekrar gündeme de gelebilir. Acaba imza sayısı belli bir düzeye ulaşan kampanyalar sonucunda yönetimlerin belli bir eylemi yapma zorunluluğu olamaz mı?

Türkiye’de imza kampanyalarının siyasi ya da hukuki bir yaptırımı bulunmuyor. Şöyle düşünün; bir konuyu kendinize dert ediniyorsunuz, değişmeli diyorsunuz ve bir anda bakıyorsunuz yüzlerce kişi size inanıyor, mücadelenizde yanınızda. “Zeytin Hayattır” kampanyasında Salih Madra, kampanyasında toplanan imzaları Tarım Komisyonu’na götürdü, Ayvalık’taki üreticilerle bir araya geldi ve tüm bu gelişmeleri imzacılarıyla Change.org’daki kampanya sayfasından paylaştı. Bugün, bu yasa tasarısı tekrar gündeme gelirse Salih Madra, kampanyasını tekrar aktif hale getirip “hadi arkadaşlar yeniden mücadeleye” diyebilir. Karar vericilerin imza sayılarına göre belirli bir kampanyayı yerel ya da ulusal meclislere taşıdığı ülkeler tabii ki var. Örneğin, Birleşik Krallık parlamentosuna ait web sitesinde kampanya açabilirsiniz ve yüz bin imza toplarsanız kampanya konunuz Avam Kamarası’nda oturumda görüşülüyor. Sanıyorum, bu tarz uygulamalar o ülkedeki demokrasi seviyesinin de önemli bir göstergesi. Türkiye’nin bu alanda katetmesi gereken oldukça mesafe olduğu ise aşikâr. Bir gün TBMM’nin change.org’da yüz binden fazla imza alan kanuni meseleleri gündeme alma kararı alması demokrasi adına büyük bir gelişme olur.

Güncel bir Change.org kampanyasında da “Sema Ramazanoğlu bakanlık görevinden derhal alınsın!” diyor, çünkü kampanyayı başlatan ve destekleyenler cinsel istismar konusunda söyledikleriyle Ramazanoğlu’nun, “kendisinden beklenen sorumluluğu gerektiği biçimde yerine getiremeyeceğine” inanıyor. Kampanya, 260 binden fazla destekçi bulmuş; destekçi sayısı her baktığımda artıyor. Bu kampanya sonucu bakanın görevden alınma ya da istifa etme ihtimali var mı?

Şu an baktığımda imza sayısı 300 bine yaklaşmıştı yani Türkiye’de 300 bin seçmen Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı’nın görevinin sorumluluklarını yerine getiremediğini düşünüyor. Bir kamuoyu araştırması var ortada. Bir kampanyada karar vericinin kampanya talebine dair nasıl yanıt verdiği, onun ne kadar duyarlı ve sorumluluk sahibi olduğunun da göstergesi. Karar verici 300 bin ve her geçen gün artan imzaya karşı üç maymunu oynamayı tercih ediyorsa, bu da seçmen için bir mesaj içerir.

Change.org yatırımcıları kimler, neden Change.org’u destekliyorlar? Türkiye Change.org’da kaç kişi çalışıyor? Maaşları nereden gelir? Biraz da mali konuları açalım…

Change.org sosyal fayda yaratma üzerine kurulu bir teknoloji şirketi. Misyonumuzun, yani daha çok insanın değişim yaratabilmesinin en iyi yolunun bir sivil toplum kurumunun değerleriyle bir teknoloji şirketinin esnekliğini ve yenilikçiliğini birleştirmek olduğunu düşünüyoruz. Biz, yeni bir örgüt biçimiyiz ve teknoloji dünyasının gücünü toplumsal fayda için kullanıyoruz. İşleyiş sisteminin ana prensibi sivil toplum kuruluşlarının güçlenmesi. Teknoloji, medya ve iş dünyasının birbirinden önemli ve etkin isimleri de Change.org’u bu misyonundan dolayı  yatırımlarıyla destekliyor. Prensipte, STK’ların çalışmalarına destek verecek kişilerle buluşmasını sağlıyoruz. Bu buluşma, şu şekilde gerçekleşiyor: Change.org’da bir kampanya imzaladıktan sonra bazen “sponsorlu” olduğu ibaresi taşıyan çeşitli imza kampanyaları sunuluyor. Eğer sponsorlu bir imza kampanyasını imzalamayı tercih ederseniz, altta çıkan kutucuğu işaretleyerek sponsor olan kurumdan ileride bilgilendirme almak isteyip istemediğinizi belirtiyorsunuz. Eğer sponsorlu kampanyayı kutucuk işaretli olarak imzalarsanız, sponsor olan kurum başka konular için size doğrudan e-mail gönderebiliyor. Bu şekilde de Change.org, sivil toplum kuruluşlarından gelen küçük katkılarla masraflarını karşılıyor. Küresel gelir modeli bunun üzerine kurulu. Ayrıca, Türkiye’de bundan faydalanabilecek gelişmiş bir sivil toplum modeli olmamasından dolayı kullanıcılarımızdan maddi destek topladığımız yerel bir gelir modeli sunan pilot uygulama da var. Türkiye’de benimle beraber altı kişilik bir ekibimiz var ve maaşlar dahil bütün masraflar ortak küresel bir bütçeden karşılanıyor. Yönetim anlamında ise, tabii ki küresel kampanyalar ve platformu özellikle teknolojik anlamda daha ileri götürmek için ortak çalıştığımız zamanlar oluyor ancak her ekip kendi ülkesindeki kampanyaları takip ediyor.

Sizin Change.org’daki öykünüz nedir?

2012 Eylül’ünde change.org’u Türkiye’de kurduktan hemen sonra Doğu Avrupa ve Batı Asya Direktörü olarak görev yapmaya başladım. Çok daha geniş bir coğrafyanın sorumluluğunu taşıyorum ve uluslararası bir ekibi yönetiyorum. Sivil toplumun gelişimi sağlıklı bir demokrasi için şart. Bu yüzden şu ana kadar çok sayıda sivil toplum örgütünün kuruluşunda yer aldım -bunlardan bazıları doğrudan sivil toplumun gelişimi ile ilgiliydi, örneğin Sivil Toplum Geliştirme Merkezi’nin kurucuları arasında yer aldım. Şu anda da CIVICUS’un yani Sivil Katılım için Küresel Birlik’in iki dönemdir seçilmiş yönetim kurulu üyesiyim. Bu yüzden sivil toplumun demokratik haklarını kullanması benim için en önemli konu. 2007 senesinde TEMA Vakfı Genel Müdürü iken devlet ormanlarının özelleştirilmesine karşı 2B kampanyası yürütmüş ve 780 bin imza toplamış ve kanunun geçmesini engellemiştik. 2011 senesinde ise Greenpeace Genel Direktörü iken balıkçılık yönetmeliklerinin değişmesi için 820 bin imza toplamış ve yine başarmıştık. Ancak o dönemler internet üzerindeki imza kampanyaları hep sivil toplum kuruluşlarının yaptığı bir işti ve amaçları ile ilgili konularla sınırlı kalıyordu. Change.org’a yönelmemin nedeni demokratik hakların kullanımı için imza kampanyalarını sokaktaki insana açmaktı. Üç buçuk yılda Türkiye’deki her beş internet kullanıcısından biri change.org’da sokaktaki insanın başlattığı kampanyalara imza attı.
 

 
2015 yılı Uluslararası Hrant Dink Ödülü bu yıl Suudi Arabistan'da kadın hakları savunuculuğu yapan Samar Badawi'ye ve Türkiye'de yirmi yıldan bu yana LGBT alanında çalışmalar yapan KAOS GL derneğine verildi. “Lezbiyen, gey, biseksüel ve translara yönelik şiddetin artarak devam ettiği Türkiye’de LGBT hakları konusunda en köklü, istikrarlı ve etkili çalışmaları sürdüren inisiyatif olması” sebebiyle verilen ödülü Kaos GL Dergisi ve Derneği kurucularından Ali Erol "Nasıl ki Ermeni toplumu 'merhamet değil, adalet istiyoruz' diyorsa, LGBT toplumu da "buradayız, alışın gitmiyoruz" direnciyle bugünlere geldi…" diyerek aldı.

1994 yılında kurulan Kaos GL dergisiyle çalışmalara başlayan ve 2001 yılında resmi dernek statüsüne giren ilk LGBT çalışmaları derneği olarak hareket içinde büyük bir birikim yaratan Kaos GL'nin aldığı ödül geçen yıl yapılan yirminci yıl kutlamalarını taçlandırmış oldu. Biz de bu vesileyle bir eski ve bir de yeni Kaos'lu ile görüştük. 2001 yılından bu yana dernek gönüllüsü olan, 2006 yılından bu yana da dernekte genel koordinatör olarak çalışan Umut Güner ve Kaosgl.org haber sitesinde editörlük yapan "Yoldaş Ben İbneyim: Solun LGBT ile İmtihanı" kitabının yazarı Yıldız Tar ile derneğin tarihini ve bugününü konuştuk.

Öncelikle Hrant Dink Ödülünü kazandığınız için derneğinizi tebrik ederim. Bu ödülün sizin için anlamı nedir? 20 yıllık mücadelenizde nerede duruyor?

Umut Güner: Kaos GL olarak 90’ların başında yola çıktığımızda eşcinsellerin heteroseksüellerle eşit haklara sahip olmasının bizi özgürleştirmeyeceğini bilerek, toplumsal dönüşümü hedefleyen bir hareket inşa etmeye çalıştık. Buradan hareketle içinde bulunduğumuz coğrafyada ve komşu coğrafyalardaki bütün meselelere ilişkin sözümüzü üretmeye, elimizden geldiği kadar dayanışmaya çalıştık. İktidarın ezmeye, sindirmeye çalıştığı bütün topluluklar, toplumlar gibi LGBT toplumu da iktidarın dilini, cinsiyetini, ırkçılığını, muhafazakarlığını, militarizmini içinde barındırabiliyor. Bu potansiyeli var. Biz aynı zamanda LGBT toplumu adına sözümüzü söylerken, diğer toplumsal hareketlerle dayanışma pratikleri sergilerken diğer yandan da LGBT toplumunun muhafazakarlığını, militarizmini, milliyetçiliğini değiştirmeye dönüştürmeye çalıştık. Gasp edilmiş onurumuz için mücadele ederken Hrant Dink ödülü bizi bir kez daha onurlandırdı.

“Nefret suçları, bir grubu hedef alan sembolik cinayetlerdir” gibi “hukuki” bir tanım içinde nefret suçlarını değerlendirmek bu coğrafyada mümkün olmayabilir. Hrant Dink cinayetini sadece Türkiye’de Ermeni toplumuna yönelik tehdit olarak görmüyoruz. Eşit ve bir arada özgürce yaşamak isteyen ve bunun için mücadele eden herkese yönelik saldırı olarak değerlendiriyoruz. Bu yüzden Hrant öldürüldüğünde biz de öldük.

Ali Erol ödül konuşmasında “Nasıl ki Ermeni toplumu ‘merhamet  değil, adalet istiyoruz’ diyorsa, LGBT toplumu da ‘buradayız, alışın gitmiyoruz’ direnciyle bugünlere geldi… Irkçılığa ve milliyetçiliğe karşı mücadele etmeden, homofobi ve transfobiye karşı mücadelemizde başarılı olmayacağımızı biliyoruz…” dedi. Türkiye’deki Ermenilerin sorunlarıyla LGBT’lerin sorunları arasında nasıl paralellikler görüyorsunuz? Ve mücadele nasıl ortaklaştırılabilir?

Umut Güner: İktidar herkesin, “Türk, Müslüman, heteroseksüel, erkek” olduğu üzerinden bir toplum tarifi yapıyor. Bu toplumun %99’unun Müslüman olduğunu söylüyor. Cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği konusu gündeme geldiğinde benzer bir kurmaca toplum tarifi olarak eşcinsel, biseksüel ve transları toplumun dışında bir yerde konumlandırıyor. Hrant Dink de tam da Türkiyeli LGBT hareketinin 20 yıldır söylediği ve eylediklerini Ermeni toplumu adına söylüyordu. Hrant Dink Ermeniler adına bu toplumda sadece “Türkler yaşamıyor” derken biz de kendi durduğumuz yerden “bu toplum sadece heteroseksüellerden oluşmuyor” diye derdimizi anlatmaya çalışıyorduk. Bunu yapmaya çalışırken Hrant Dink’in de bizim de bir iktidarı fethetme arzumuz yoktu. Tam tersine toplumu dönüştürmek ve birlikte özgürleşmek istiyorduk. İstiyoruz…

Akademik çalışmalardan kitlesel organizasyonlara, yürüyüşlere kadar birçok formatta; sağlık, eğitim gibi alanlardan mülteci politikalarına kadar birçok konuda faaliyet gösteriyorsunuz. Yerel ve bölgesel ağ çalışmalarıyla da Ankara'nın dışında çalışmalar yapıyorsunuz. Çalışmalarınızın kapsamı, içeriği ve formatını nasıl belirliyorsunuz? Kaos GL'nin bu kadar işi tek bir potada eritmesini nasıl değerlendirirsiniz?

Yıldız Tar: Lezbiyen, gey, biseksüel, trans ya da interseks olmak; bütün toplumsal grupları yatay kesen kimliklerden birine sahip olmak demek. Haliyle, insana dair her şey ister istemez homofobi ve transfobi karşıtı hareketin de gündemine bir şekilde geliyor. Kaos GL’nin sır gibi sakladığı bir ajandası yok. Pratikten, karşılaşmalardan, gündelik hayat deneyimlerinden öğrenmeye ve ona göre yol almaya çalışıyoruz. Hangi alanda çalışacağımızı masa başında belirlemiyoruz. Hem cinsel yönelim ve cinsiyet kimliğine dair kendi deneyimlerimizden hem de değdiğimiz insanların deneyimlerinden faydalanmaya çalışıyoruz.

Burada mesele sanırım değdiğimiz alanlarda günü kurtaran, o ana dair söz söyleyip öne çıkan ama kapsamlı bir çözüm önerisi getirmeyen ‘medyatik’ tavrı en baştan reddetmemizde saklı. En basitinden okuduğu lisede öğretmen, idareci ve sınıf arkadaşlarının homofobik ayrımcılık ve taciziyle karşılaşan eşcinsel bir öğrenciyle kısa bir sohbet bile Kaos GL’nin eğitim alanındaki politikasını şekillendirmesinde belirleyici olabiliyor. Bir yandan tacize uğrayan eşcinsel gencin güçlendirilmesi, yerle bir edilmek istenen özsaygısını geri kazanması için çalışmak öte yandan eğitim alanında yaşanan sorunlara bütüncül bir çözüm önerisi getirmek gerekiyor. Öğretmenlerle birlikte ne yapabiliriz? Eşcinsel öğrencileri açılmaya zorlamadan ya da kimliklerinin kendi rızaları dışında açıklanmasına yol açmadan sınıf ortamını nasıl homofobi ve transfobiyle mücadele alanına çevirebiliriz? Eğitim-öğretimi ilgilendiren yasa ve mevzuatlar bu konuya dair ne diyor? Yasal değişiklik dışında homofobi ve transfobi karşıtı öğretmen ağları yoluyla eşcinsel ve trans öğrencilere nefes alabilecekleri bir alanı nasıl yaratabiliriz? Akran zorbalığının önüne nasıl geçilir? Bütün bu sorular belki de çok önemsiz ve sıradan gelecek bir homofobik ayrımcılık örneğinin ardından teker teker sorulması gereken ve her seferinde sorup cevaplar üretmeye çalıştığımız sorular. Haliyle, meseleyi sadece “Bütün dünya homofobik, napalım” yakınmasından çıkartıp sistemi oluşturan her özne ve her kurumu sorgulamaya; dönüştürmeye, alternatif yaratmaya çalışınca ister istemez çalışma alanları da genişliyor, çeşitleniyor.

LGBTİ’lerin önemsizleştirilen gündelik hayat deneyimlerinden başlayan sorular nihayetinde büyük politik atılımlara dönüşüyor. Kaos GL’nin birçok çalışma alanında da bu alanın sorunlarını deneyimleri önemsizleştirmeden bir araya getirme ve topyekun bir çözüm için mücadele etme prensibinden ilerliyor. Derginin 1996 yılındaki 22'inci sayısında ortaya atılan, “Eşcinsel gettolar değil kentin tamamını istiyoruz" sloganının aradan geçen onca yıl boyunca hareketin temel sloganlarından biri olması da rastlantı değil. Kentin tamamını istemek dünyanın belki en basit ama en kolay unutulan bilgisinden kaynaklanıyor: Eşcinseller her yerde. Bunu salt mekânsal düşünmeyip farklı alanlara uyarladığımızda çalışma hayatından eğitime; medyadan kültür ve sanata her alan vazgeçilmez mücadele zeminlerine dönüşüyor. Eğer ki topyekun bir özgürleşmeden bahsediyorsak bütün bu saydıklarımı ve daha fazlasını bir potada bir araya getirmek gerekiyor. “Çalışma hayatında yaşanan sorunları da bir kenara bırakalım şimdilik,” deme lüksümüz yok.

LGBT hareketi hem dünyada hem de Türkiye'de büyük sıçramalar yaşadı son dönemde. İçinden geçtiğimiz bu dönemi nasıl değerlendirirsiniz?

Yıldız Tar: Israrlı, inatçı ve belki de amiyane tabirle biraz arsız bir mücadelenin sonucu. Arsızlıktan kastı genel ahlakı sorun edinmenin yanı sıra; yüzüne kapatılan her kapıyı tekrar tekrar çalma alışkanlığı. 2001 yılında Ankara’da 1 Mayıs’ta LGBTİ’lerin ilk kez kendi pankartlarıyla alana çıkmaları bir nevi kamusal bir açılma deneyiminden bahsediliyor. O dönemi yaşayanların aktardıkları uzunca süre 1 Mayıs alanında eşcinsellerin ne işi olduğunun sorgulandığını ortaya koyuyor. 90’larda sendikaların kapıları çalınıyor ve eşcinsellerin “rakip sendikanın” ya da devletin “ajanları” olduğu düşünülüyor. Günümüze geldiğimizde ise Eğitim-Sen başta olmak üzere birçok sendikada, özellikle kamu emekçileri sendikalarında LGBTİ çalışması başladığını, bazı yerlerde komisyonlar kurulduğunu görüyoruz. Bütün bu sıçrama gibi görülen adımlar aslında yılmayan, küsüp gitme lüksü olmayan bir mücadelenin sonucu. Kendi adıma hareketin son 5-6 yılının bir parçası olmuş birisi olarak dahi bu sıçramaların nasıl bir çalışmanın sonucu olduğunu görüyorum. Belki en basit örneği olarak bugün birçok şehirdeki LGBTİ örgütlerinin nasıl oluştuğuna bakmak gerekiyor. LGBTİ örgütlerinin yer aldığı Ankara, İstanbul ve devamında İzmir, Diyarbakır diye sayılan şehirlerin sayısı son yıllarda ciddi biçimde arttı. 2015 yılı 1 Mayıs’ında LGBTİ’ler 25 şehirde alanlara çıktı. Bütün bunlar birdenbire, kendiliğinden olan gelişmeler değil. Daha 2006 yılında başlayan ve Türkiye’nin dört bir yanına yayılan Homofobi Karşıtı Buluşmalar’ın ciddi etkisinin olduğu girişimler. Kaos GL’nin her yıl çok sayıda yaptığı etkinlikler eşcinsel ve translar için ilk etapta bir araya gelme, buluşma olanağı sağladı. Devamında şimdilerde bahsettiğimiz yatay ağlarla örgütlenen bir hareketin açığa çıktığını söyleyebiliriz. Bu örgütlenmenin belki de en güzel ve kritik özelliklerinden birisi ise merkezi olmayıp aksine her yerelin o ilk bir araya gelişin ardından kendi ihtiyaçlarına göre bir biçim ve tarz tutturması.

Geldiğimiz nokta itibariyle şu anda homofobi ve transfobi karşıtı hareket görünürlük mücadelesinde, eşcinsel ve trans realitesinin varlığının ama iyi ama kötü kabulü noktasında ciddi aşama kat etti. Ancak halen daha ne anayasal eşitlik ne de nefret suçlarına karşı yasal korunma noktasında bir adım atılmış değil. Aynı şekilde her alanda ayrımcılık olabildiğince devam ediyor. Bir yandan çoğalan, varlık mücadelesini gündelik hayattan siyasete her alanda yükselten bir hareket; öte yandan şiddet, nefret ve ayrımcılık. Hasan Hüseyin’in meşhur dizesi var ya, “Bu ne çıldırtan denge”. Tam olarak o noktada olduğumuzu hissediyorum. Bir yanımız yürüyüşlerde, eylemlerde, etkinliklerde kısacası her bir araya gelişimizde bahar bahçe; diğer yanımız ise nefret cinayetleri ve yitirdiklerimizle yaprak döküyor. Bundan sonrasına dair ise umutluyum. Hem Kaos GL’den hem de başka LGBTİ örgütlerinden arkadaşlarla konuştuğumda da benzer bir ruh halini sezinliyorum. LGBTİ’lere, örgütlerine saldırılar ne kadar artarsa artsın, o bahar bahçe kısma baktıkça güç almaya devam ediyoruz.

Kaos GL'nin bundan sonraki çalışmalarını merak ediyorum. Önümüzdeki yıllarda ne gibi çalışmalarınız olacak?

Yıldız Tar: İnsan hayatının değdiği her alanda söz üretmeye çalışıyoruz. Oradan hem hak savunuculuğu yapmak, hem de LGBT toplumu ile daha örgütlü şekilde bir araya gelecek zemin hazırlamak gibi bir amacımız var. Medya, bu alanlardan biri. Hukuk hem danışmanlık vermek, hem de yasal değişiklik talebiyle gündemimizde. Parlamentoyu da hem yasa yapıcı olarak görüyor, hem de oradaki nefret söylemine bakıyoruz. Türkiye transit ülke olduğundan, çifte ayrımcılığa maruz kalan LGBT mültecilerle ve genel olarak mülteci sorunuyla da ilgileniyoruz. Sağlık, eğitim ve çalışma hayatı, yine ihlaller açısından da en temel alanlar.

Bu alanların yanı sıra internet aktivizmi, internette sansür gibi konular öncelik olarak belirlediğimiz alanlar arasında yer alıyor. KaosGL.org’un kaynaklarını geliştirerek kurumsal, sürdürülebilir, gündemi etkileyerek reel siyasetin dönüşümünü sağlayabilecek bir LGBTİ haber ajansına dönüşmesi de hedeflerimiz arasında yer alıyor. İnsan hakları eğitimleri ile yılda yaklaşık 500 öğretmene ulaşıyoruz. Etkinliklerde sıkça sorulan sorular atölyesinin ardından katılımcılar uzmanlarla okulda aile, öğretmen ve çocuklarla nasıl çalışılabileceğini konuşuyorlar.

Ankara Üniversitesi Kadın Çalışmaları Ana Bilim Dalı ile dayanışma içinde gerçekleştirdiğimiz Heteroseksizm Eleştirisi ve Alternatif Politikalar Dersi ve Queer Çalışmaları Dersi önümüzdeki yıl da devam edecek. Kaos GL Derneği’nin Queer Çalışmaları alanında Notabene Yayıncılık ile dayanışma içinde Queer seri hazırlanacak. Her sene 3 kitabın yayınlanması hedefleniyor.

Türkiye ve dünyadan üst düzey bürokratları, siyasetçileri ve sivil toplum kuruluşu temsilcilerini LGBTİ hakları odağında cinsiyet eşitliği ve kapsayıcılık politikalarını tartışmak üzere Ankara’da bir araya getireceğiz. Uluslararası Feminist Forum ve 17 Mayıs Uluslararası Homofobi Karşıtı Gün haftasında Ankara’da yapılan Uluslararası Homofobi Karşıtı Hafta da devam eden etkinliklerimiz arasında. Homofobiye Karşı Yerel Buluşmalar da birçok şehirdeki LGBTİ örgütlerinin inisiyatifiyle sürecek.

Son onur haftasında görünür olduğu üzere aktivistlerin güvenliğinin sağlanması ciddi bir ihtiyaç. Bu noktada aktivistlere yönelik güvenlik eğitimleri düzenlenecek ve güvenlik fonu yaratılması için çalışmalar yapılacak.

Tabii son olarak 17 Mayıs Vakfı çalışmaları devam ediyor. Homofobinin küresel bir mesele olmasından hareketle yerelden bölgesele ağlar kuran Kaos GL, 17 Mayıs Vakfı ile LGBT haklarının temel insan hakları olması gerçeğinin gelişmesini ve kurumsallaşmasını hedefliyor. Uluslararası Homofobi Karşıtı Gün vesilesiyle 17 Mayıs Vakfı, Türkiyeli LGBT derneklerinin ayrımcılık karşıtı taleplerinin temel insan hakları kapsamında değerlendirilerek bir an önce yasal düzenlemelerin yerine getirilmesinin takipçisi olacak.

Türkiye'nin yirmi yıllık LGBT mücadelesi tarihi son dönemde ivmelenir ve Gezi sonrasında memleketin başat muhalif hareketlerinden birine dönüşürken bundan sonra neler yapılması gerektiğini düşünme vakti geldi. LGBT'lerin sorunları neler ve hareket bunun neresinde duruyor? Yirmi yılda kaç arpa boyu yol aldık ya da büyüdükçe ve görünürlük arttıkça konuşmamız gereken meseleler daha da mı arttı?

Boğaziçi Üniversitesi Sosyal Politika Forumu'nda araştırmacı olarak çalışan İpek Göçmen ve İstanbul Bilgi Üniversitesi Sivil Toplum Çalışmaları Merkezi'nde araştırmacı olarak çalışan Volkan Yılmaz LGBT'lerin temel sorunları önlerine koyarak alanında yapılmış en geniş kapsamlı araştırmalarından birine imza attılar. Boğaziçi Üniversitesi'nden Ayşe Buğra'nın danışmanlığında hazırlanan araştırma hem LGBT mücadelesinde tanıklıklardan edinilen sorunları bilimsel bir temele oturtuyor hem de hiç gündeme almadığımız sorunları ortaya çıkarıyor.

Onur Haftası kapsamında verilen bir toplantıyla duyurulan "Türkiye'de LGBT Bireylerin Sosyal ve Ekonomik Sorunları Araştırması" başlıklı çalışma hareketin önümüzdeki on yılının ajandasını belirleyecek bir konumda. Bu nedenle kendini Türkiye muhalif hareketinin bir parçası sayan herkesin oturup dikkatle incelemesi gerekiyor. Toplantıda Volkan Yılmaz'ın da belirttiği gibi aştığımızı düşündüğümüz birçok sorunu "çevremizdeki" LGBT'lerin dışına çıkıldığında halen aşamadığımızı görüyoruz: "Lambdaİstanbul'un ilk mail grubu kurulduğunda hangi sorunlar tartışılıyorsa, şu anda da aynen bu sorunlar devam ediyor."
İpek Göçmen ve Volkan Yılmaz'la araştırmanın içeriğini, ne anlama geldiğini ve bundan sonra neler yapılabileceğini konuştuk.

Öncelikle sizi tanıyalım. Hangi alanda çalışmalar yapıyorsunuz? Böyle bir alan araştırması yapma fikri nereden doğdu?

Göçmen: Çalışmalarımda sosyal haklar, vatandaşlık, sosyal politika ve sivil toplum alanlarına odaklanıyorum. Ayrımcılığa uğrayan toplumsal kesimler her zaman ilgi alanım dahilinde olmuştu, LGBT çalışmaları ise son yıllarda özellikle üzerine kafa yorduğum bir alandı. Doktoramı tamamlayıp Almanya’dan  döndüğüm dönemde yolum SPoD ile kesişince Volkan’la bu araştırmayı yapma fikri doğdu. Ben de Volkan da LGBT bireylerin sorunlarına sosyal haklar ve sosyal politika perspektifinden bakmayı hem akademik hem de siyaseten olarak çok önemli bulduğumuz için çok isteyerek ve heyecanlanarak bu projeyi hayata geçirdik.

Yılmaz: İpek’le akademik ilgi alanlarımız benzer. Akademik yaşantımın yanı sıra, 2011 yılında Sosyal Politikalar, Cinsiyet Kimliği ve Cinsel Yönelim Çalışmaları Derneği’nin (SPoD) kurucularından biri oldum. 2011 yılından bu yana da LGBT hakları aktivizminin içinde yer aldım. Bu araştırma sonuçları benim de hikayemi içeriyor. Bu araştırma 2011 yılından bu yana SPoD’ta hayal ettiğimiz bir çalışmaydı. LGBT’lerin sosyal ve ekonomik sorunlarına ilişkin kapsamlı bir sorun tespiti yapmak istiyorduk, bu sorun tespiti üzerinden de sosyal politika gündemine LGBT’lerin sorunlarını getirmeyi, LGBT hareketinin gündemine de sosyal politikaları getirmeyi hedefliyorduk. İpek’le birlikte bu çalışmayı yaparak büyük ölçüde bu hayali gerçekleştirdiğimize inanıyorum.

11 şehirde 200 kişiyle odak grup mülakatları ve 2875 kişiyle online anket gerçekleştirmişsiniz. Çalışmanın kapsamını neden bu kadar geniş tuttunuz? Ve bu çalışmanın organizasyonel yapısını nasıl oluşturdunuz?

Göçmen: Çalışmanın amacı bugüne kadar Türkiye’de ulaşılamamış sayıda ve çeşitlilikte LGBT bireye ulaşıp, bu toplumsal kesimin sorunları hakkında olabildiğince kapsamlı bir fotoğraf sunmaktı. Dolayısıyla hem niteliksel hem niceliksel yöntemler kullanarak mümkün olduğunca bütünlüklü bir fotoğraf çekmeyi hedefledik. Araştırmaya araştırmayı yaptığımız dönemde bir LGBT derneği, oluşumu, öğrenci topluluğu var olan tüm şehirleri dahil etmeye çalıştık. 10 şehirde çalışma yürüttük. Bu şehirlerde yaptığımız odak grup mülakatları olabildiğince derinlemesine veri toplamamızı sağladı. Buna ek olarak ise online anket yöntemiyle geniş bir kesimin sosyal ve ekonomik sorunlarını anlamayı hedefledik.

Yılmaz: Biliyorsunuz hem Türkiye’de hem de dünyanın bir çok ülkesinde eşcinseller, biseksüeller, ve translar varlığı yok sayılmış toplumsal kesimlerden biri. Örneğin etnik azınlıklar en azından kendilerine benzerlerin içine doğarlar. Aile dayanışması, akraba dayanışması ya da mahalle dayanışmasından güçlenebilirler. LGBT’ler ise böyle bir kaynağa sahip değillerdir. Uzun yıllar, hatta bazen hayatları boyunca heteroseksist iktidarla tek başlarına yüzleşmek durumunda kalırlar. Biz de bu ölümcül sessizliği yırtmaya bir nebze de olsun katkı sunmak amacıyla araştırmanın kapsamını geniş tutarak ulaşabildiğimizce çok sayıda LGBT’nin deneyimini toplamaya çalıştık. Böylece LGBT’lerin toplumun her kesiminde, yani çalışan ya da öğrenci, Türk ya da Kürt, Alevi ya da Sünni, memur ya da işçi, her kesiminde var olduklarını gösterdik. Ayrıca LGBT’ler toplumun tüm kesimleri gibi homojen bir grup değiller. Bunu da gösterebilmek istedik. Sanıyorum da başardık. Çalışmayı hem İpek hem de ben geçimimizi sağlayan işlerimizin yanında ve tamamen gönüllü olarak tamamladık. Tabi bu süreçte araştırmanın asistanı Cansu Atlay’ın emekleri olmasaydı, bu araştırmayı bu kadar kısa sürede tamamlamamız olanaksızdı. Cansu bütün odak grupların organizasyonunu üstlendi.

Çalışmanıza % 50 oranında 18-25 yaş arası kişilerden, % 41 oranında da İstanbul'dan katılım olmuş. Çalışmanızın LGBT toplumunu ne ölçüde yansıttığını düşünüyorsunuz?

Göçmen: Çalışmamızın Türkiye’de LGBT toplumu temsil ettiği gibi bir iddiamız yok. Zaten LGBT popülasyonun temsili bir örneklemi üzerinden Türkiye’de ve başka bir çok ülkede de araştırma yapmak ne yazık ki mümkün değil. Temsili bir örneklem ancak kapı kapı dolaşıp “evinizde kendini eşcinsel, biseksüel, trans olarak tanımlayan biri var mı?” diye sorma sansımız olsaydı elde edilebilirdi. Siz de tahmin edersiniz ki böyle bir araştırma yapmak mümkün değil. Fakat var olan şartlar göz önünde bulundurulduğunda çalışmanın Türkiye’de LGBT bireylerin yaşadığı ekonomik ve sosyal sorunları anlamamız ve anlamlandırmamız için çok önemli veriler sunduğunu söyleyebiliriz.

Yılmaz: Araştırmaya katılımın daha genç kesimden olması şaşırtıcı değil. Çünkü sadece Türkiye’de değil, dünya genelinde de LGBT’lerin cinsel kimliklerini açıklama oranları yeni kuşakta artıyor gibi görünüyor. Yani genç kuşaklar, erişkin ve yaşlı kuşaklara göre cinsel kimliklerini daha özgürce ifade ediyorlar. Bu tabi her ülkede ya da her şehirde ya da herkesin hayatında çok da kolay olmasa da bir yandan zamanın ruhu gibi görünüyor. Dolayısıyla gençlerin oranının araştırma katılımcıları arasında yüksek olması olağan. Ayrıca anket çalışmasının internet tabanlı olarak yapılması da ister istemez gençlerin katılımının daha yüksek olmasını beraberinde getiriyor. Asıl bizi sevindiren tüm bu kısıtlara rağmen 46 yaş ve üstü 167 kişiye ulaşabilmiş olmak. LGBT hareketinin bizim bildiğimiz tanıdığımız en eski kuşağı henüz 40’larında. İstanbul’daki dernek yoğunluğu ve İstanbul’un içinde kaybolunabilecek kadar geniş bir metropol olarak LGBT bireylerin açık kimlikle yaşamak için göç ettikleri bir şehir olduğu düşünülürse en yüksek katılımın İstanbul’dan olması da beklenen bir sonuçtu. İpek zaten söyledi, araştırmanın sonuçları Türkiye’deki LGBT’lerin tümünü temsil etmez, edemez. Fakat araştırmanın ulaştığı kitle hesaba katıldığında daha önce bildiklerimizden biraz daha fazlasını öğrenmemizi olanaklı kılan bir araştırma olduğunu söyleyebiliriz.

Genel bir tablo çizmenizi istesem Türkiye'de LGBT'lerin en büyük problemi olarak neyi gösterebilirsiniz? Ya da şöyle sorayım, Türkiye'de LGBT'lerin problemlerinin temel kaynağı nedir?

Göçmen: Sorun alanları ve potansiyel sorun kaynakları o kadar fazla ki bu soruya kısa bir cevap vermek çok kolay değil. Fakat öncelikli sorun alanı olarak adalete erişimin altını çizmek isterim. Anket sonuçlarına göre 1324 (yüzde 46,1) eşcinsel ve trans birey bir tür ayrımcılık ile karşılaştığını beyan ediyor. Ayrımcılıkla karşılaştığını beyan edenlerin ise yalnızca yüzde 10’unun (133 kişi) yasal yollara başvurduğu dikkat çekiyor. Bir tür ayrımcılık yaşadığı için yasal yollara başvuran 133 LGBT'den  yalnızca 16,5'i (22 kişi) şikayetinden tatmin edici bir sonuç aldığı görülüyor.

Yılmaz: Eşcinsellere, biseksüellere ve translara yönelik toplumsal önyargılar ve en az önyargılar kadar bilgisizlikten kaynaklanan korkular mevcut. Fakat hukuk ve kamu politikaları bu önyargıların ve korkuların esiri olmamalı. Aksine hukuk ve kamu politikaları bunları toplumsal barışa katkıda bulunacak biçimde dönüştürmenin aracı olabilirler. Bu nedenle LGBT’lerin bugün yaşadıkları sorunların en önemli kaynaklarından birinin Türkiye’de hukukun insanlık varoluşunun önemli bir bileşeni olan cinsel yönelim ve cinsiyet kimliğini görmemesi ve kamu politikalarının LGBT’leri hesaba katmaması olduğunu düşünüyorum.

LGBT haklarına ilişkin bir gösteriye katılma oranı % 41 oranında çıkmış. Bir yandan anketinizin LGBT alanında herhangi bir şekilde ilgi duymuş olması gerekiyor ki anketinize ulaşım sağlasın. Yani aslında ankete ulaşım sağlayamayan çok büyük bir kitle de var. LGBT'lerin kendi hak çalışmalarına katılımlarındaki düşüklüğü nasıl yorumlarsınız?

Yılmaz: Aslında tam tersi. Bugüne kadar LGBT’lere ilişkin araştırmaların çok büyük bir çoğunluğu doğrudan İstanbul, Ankara ve İzmir’deki LGBT dernekleriyle ilişkili kişilerle yapıldı. Dolayısıyla bu ankete katılanların yarısından fazlasının herhangi bir LGBT yürüyüşüne katılmamış olması, anketin LGBT dernek, oluşum ve öğrenci topluluklarıyla ilişkilenmemiş geniş bir LGBT topluluğuna ulaştığını gösteriyor. Bu açıdan biz aynı veriyi anketin daha önce ulaşılmamış bir kitleye ulaştığını ve bize yeni bir bilgi verdiğini göstermek için kullanıyoruz. Gabile (Türkiye menşeili online arkadaşlık sitesi) ekibine özellikle teşekkür etmek isterim. Onların desteği olmasaydı anketin ulaştığı kitle çok daha kısıtlı kalırdı. LGBT’lerin hak çalışmalarına katılımlarında bir düşüklük mü var? Bundan pek emin değilim. Toplumun hangi kesimine göre? Hangi tür siyasi katılımda? Bana sorarsanız LGBT’ler açılmaları ve açılmalarıyla ilişkili olası olumsuz sonuçlar hesaba katıldığında ve LGBT hareketinin ulaştığı görünürlük düzeyi hesaba katıldığında Türkiye’de hayli cesur bir topluluk. Bugün yirmi civarı kentte aşağıdan yukarıya örgütlenmiş dernek, oluşum veya üniversite öğrenci topluluğu var. İstanbul LGBT Onur Yürüyüşü ülkenin en geniş katılımlı toplumsal gösterilerinden biri. Fakat daha fazla LGBT’nin hak mücadelesine girmesi LGBT haklarının tanınmasında etkili olur mu derseniz? Tabi ki derim. Bunun için neler yapılabilir? Bunu ayrıca düşünmek lazım.

Ayrımcılığa uğradığında şikayet eden kişi oranı % 10, bu hukuksal yollara dair bir güvensizlik olduğunu gösteriyor. Bir yandan da haklı bir güvensizlik, çünkü şikayette bulunanların sadece % 16'sı olumlu sonuç aldığını belirtiyor. Hukuksal alanında LGBT'lerin çok kötü bir durumda olduğunu gösteren bir tablo bu. Siz nasıl yorumlarsınız?

Yılmaz: Tespitinize aynen katılıyorum. Başka ülkelerde de homofobi, transfobi ve bifobi var. Farklı düzeylerde de olsa var. Fakat sorun Türkiye’de birinin başına cinsel yönelimi ya da cinsiyet kimliği nedeniyle bir ayrımcılık geldiğinde, araştırmanın sonuçlarından da görüyoruz ki, hukuk bu kişiyi korumuyor ve ayrımcılık yapanı cezalandırmıyor. Yani ayrımcılık cezasız kalıyor. Aslında Türkiye’de hukuk ve adalet sistemine güven toplumun genelinde de hayli düşük oranlarda seyrediyor biliyorsunuz. LGBT’ler söz konusu olunca durum daha da kötü görünüyor. Buradan LGBT hakları avukatlarının başarılarının olmadığı ya da LGBT’lerin hukuku zorlamasının anlamı olmadığı sonucu çıkmasın. Hukuk önemli bir mücadele alanı. LGBT hakları avukatları da onların cesur müvekkilleri de tarihi başarılar elde ediyorlar. Fakat resmin bütününe baktığımızda LGBT’lerin önemli bir bölümünün hukuk ve adalet sistemine güvenmediklerini görüyoruz. Aslında ilginçtir, bu güveni LGBT dernekleri ve avukatları oluşturmaya çalışıyor. Ayrımcılığa maruz kalan kişileri dernekler ve avukatlar hukuki mücadeleye ikna etmeye uğraşıyor.

Trans bireylerin de % 48'i cinsiyet geçiş sürecine girmek istemediğini belirtmiş. Geçiş sürecine girenlerin de çok büyük maddi yükün altına girdiğini görüyoruz. Bu alanda ne gibi düzenlemeler yapılabilir?

Yılmaz: Anketin sonuçlarına göre ankete katılan trans bireylerin yaklaşık yarısı cinsiyet geçiş sürecine girmek istemediğini belirtti, evet. Bunun nedenlerini de ayrıca araştırmak lazım. Birincisi, sizin de ifade ettiğiniz gibi cinsiyet geçişi tercih edebilecek gücü olsa bu sürece girmek isteyen, ancak cinsiyet geçiş sürecinin maddi ve psikolojik külfetini üstlenemeyeceğini düşünen kişiler olabilir. İkincisi ise, cinsiyet geçiş gereksinimi duymayan kişiler olabilir. Bu kişiler bedeni ve görünüşü ile herhangi bir değişikliğe ihtiyaç duymuyordur ve kendisini trans olarak tanımlıyordur. Trans eşitliğini gözeten siyasi ve hukuki yaklaşım bu kararı yani kişinin kendi cinsiyet kimliğini tanımlama kararını tümüyle kişinin kendisine bırakmalıdır. Her iki olanak da sağlanmalıdır. Arjantin’de tanındığı gibi yalnızca beyana dayalı olarak nüfustaki cinsiyet kaydının değiştirilmesinin önünün açılması gerekir. Cinsiyet geçiş sürecine girmek isteyenlere yönelik ise tüm sürecin kamusal sağlık sigortası kapsamında olması ve aynı zamanda ilgili hizmetlerin kaliteli bir şekilde verilmesi gerekir. Bizde süreç kamu sağlık sigortası kapsamında, ancak hizmetler ya sunulmuyor ya da kalitesi ile ilgili ciddi sıkıntılar var. Araştırmanın sonuçlarında da görülebileceği üzere bu nedenle cinsiyet geçiş sürecine giren trans bireyler ciddi bir maddi yükün altına da girmek durumunda kalıyorlar. Geçiş süreçleri ile ilgili sorunların tümüne burada değinmek mümkün değil tabi, ilgilenen okuyucuların Trans Danışma Merkezi’nin (T-DER) çalışmalarına göz atmasını öneririm.

Katılımcıların % 56'sı açık olarak güven içinde sosyalleşebilecekleri bir alan bulunmadığını belirtmiş. Bu sonuç sizce neler doğuruyor? Belli alanlarda gettolaşma mı doğuruyor, yoksa LGBT'ler açılamıyor mu?

Göçmen: LGBT’lerin açılmasının kolay olmadığı araştırmanın farklı alanlarındaki sonuçlardan anlaşılıyor. Ne eğitim hayatında, ne is hayatında açılmak kolay değil. 18 yaşından önceki eğitim hayatında cinsel yönelimi ve/veya cinsiyet kimliği dolayısıyla olumsuz yorum/tepki aldığını belirtenlerin oranı yüzde 67,4 (1312 kişi). İşyerinde cinsel yönelimi ve/veya cinsiyet kimliği ile ilgili açık olmayanların oranı yüzde 78,3 (1.555 kişi). İşyerindeki çalışma arkadaşlarından birinin cinsel yönelimi ve/veya cinsiyet kimliği dolayısıyla olumsuz yorum/tepki aldığını duyan ya da görenlerin oranı yüzde 55,7 (914 kişi). Ayrımcılık rakamlarına bakıldığında açılmanın neden kolay olmadığı net olarak ortaya çıkıyor. Bu verilere bakarsak, evet, LGBT bireyler hayatın bir çok alanında ve hayatlarında değdikleri birçok insana açılamıyor. LGBT bireylerin yarısından fazlasının kısa sürede ulaşabileceği bir sosyalleşme alanı bulunmaması ise dikkat çekici bir diğer sonuç. Mecburi gettolaşma da önemli sonuçlardan biri. Bazı büyükşehirlerde LGBT bireylerin daha rahat olarak barınabildikleri ve sosyal hayata katılabildikleri bazı semtler var ve bu semtler ne yazık ki genellikle şehrin daha pahalı olan bölgelerinde. Bu durum LGBT bireylerin sosyalleşme alanlarına ulaşmak için daha fazla zamana ve maddi imkana ihtiyaçları olması sonucunu da doğuruyor.
 
Yılmaz: Katılımcıların yarısından fazlası ulaşılabilir mesafede açık kimlikleriyle güvende hissedebilecekleri bir mekan olmadığını söylüyorlar. Bu üzerinde çok düşünülmesi gereken bir mesele. Ben bu kişilerin büyük oranda internete hapsolduklarını düşünüyorum. İnternetin özgürleştirici gücünü yadsımıyorum. Türkiye’de internet üzerine uygulanan sansür de tabi böylece LGBT’lerin önemli bir bölümü için çok kısıtlayıcı sonuçlar doğuruyor. Fakat internet bir yere kadar özgürleştirebilir ve güçlendirebilir. Bunu da göz ardı etmemek lazım. Türkiye’nin her yerinde LGBT’ler için güvenli alanlar yaratmak iyi bir fikir gibi geliyor bana. Memlekette keşke kamunun gençlik merkezleri bu tür işlevler üstlenebilse. Gençler ayrımcılığın kurumsal olarak yasaklandığı bir ortamda bir arada güvende toplumsallaşabilseler. Şimdilik bu pek mümkün görünmüyor ne yazık ki. Fakat LGBT haklarına sahip çıkan tüm kurum ve kuruluşların bu tür gençlik merkezi tipi ya da çay/kahve içilecek bir oda gibi güvenli alanlar oluşturmak için çaba göstermesi gerektiğini düşünüyorum. Bu güvenli alanlar LGBT’lere has olmak durumunda değil. Güvende sosyalleşebilecek alanlar bulamayan herkesin (mesele bir çok küçük şehirde genç kadınlar) orada rahat edebilmesi hedeflenebilir.
 
Anketinizin önemli bir başlığı da sağlık alanında. Katılımcıların yarısı cinsel sağlık hizmetlerine nasıl ulaşabileceğini bilmiyor. Ayrıca katılımcıların % 50'den fazlası ruh sağlığı hizmetine ihtiyacı olduğunu ancak pahalı olması, açık olma korkusu gibi çeşitli sebeplerden ruh sağlığı hizmeti alamadığını belirtmiş. % 43 oranında hayatında bir kez intiharı düşünenleri de görüyoruz. Bu alanda çok büyük bir eksiklik olduğunu gösteriyor. Siz nasıl yorumlarsınız bu oranları?

Göçmen: Ne yazık ki ruh sağlığı hizmetleri ülkemizde psikiyatri hizmetlerinden ibaret. Terapiler ise ücretsiz olarak devlet tarafından karşılanmamakta. Desteğe ihtiyacı olanların oranının oldukça yüksek olması ve bu desteği maddi imkansızlıklar dolayısıyla bu desteği alamadıklarını göz önünde bulundurduğumuzda bu alandaki ihtiyacın boyutu ortada. Bunlara bir de intihar etmeyi düşünenlerin oranı eklendiğinde bu alanda devlet desteğinin çok acil bir ihtiyaç olduğunu söylersek yanılmış olmayız.

Yılmaz: Cinsel sağlık hizmetlerine nasıl ulaşılacağını bilmeyenler ankete katılanların yarısı. Neden bilmiyor olabilirler? Çünkü bizde cinsel sağlık hizmetleri yalnızca üreme sağlığına endekslenmiş biçimde. Yalnızca LGBT’ler değil, evli olmayan kimsenin cinsel sağlık hizmetleri ile ilişkilendirilmediğini, bu hizmetlerin hedef grubu olarak konumlandırılmadığını görüyoruz. Cinselliğin evlilik içinde gerçekleşmesini arzulayabilirsiniz, sizce doğru olan bu olabilir, böyle bir yaklaşımınız olabilir. Fakat bütün topluma yönelik hizmet planlarken, cinselliğin tam da sizin istediğiniz gibi evlilik kurumu içinde gerçekleştiğini varsayamazsınız. Cinselliğin üremeden ibaret olduğunu varsayamazsınız. Bu her şeyden önce gerçekçi olmaz. Özellikle önleyici ve koruyucu sağlık hizmetleri kapsamında bu tür hatalı varsayımlar ciddi halk sağlığı sorunlarını beraberinde getirebilir. Ruh sağlığı meselesinde ise İpek’le tamamen hemfikirim. LGBT intiharları giderek daha görünür oluyor. Nefret cinayetleri kadar önemli bir mesele bu intiharlar. Genç insanlar sadece cinsel yönelimleri heteroseksüel değil diye, cinsiyet kimlikleri onlara atfedilen cinsiyet ile aynı değil diye hayatlarına son veriyorlar. Susacak mıyız? Ruh sağlığı uzmanları susacaklar mı? Ruh sağlığı alanında bir de büyük sorunumuz var. Ülkemizde ruh sağlığı uzmanları arasında dünyadaki tüm ruh sağlığı otoritelerinin aksine halen eşcinselliği, biseksüelliği ve transseksüelliği hastalık olarak gören ve tedavi uyguladığını iddia edenler var. Ruh sağlığı hizmetlerinin ve tüm sağlık hizmetlerinin birinci kuralı hizmet alan kişiye zarar vermemektir. Düzeltilmesi gerekenin LGBT’ler değil, onlara yönelik ayrımcı davranışlar sergileyenler olduğunu bir kez daha hatırlatalım.

Eşitlik için önerilen çözümlerde kamu kurumlarında eğitim, nefret suçları yasasında ve anayasada tanınma, iş yerlerine yönelik düzenlemeler gibi öneriler var. Araştırmaya katılanlar da LGBT örgütleri hukuk, çalışma hayatı, eğitim ve sosyal hayat gibi alanlarda çalışma yapmalı demiş. Siz araştırmayı yapanlar ve SPoD olarak bu maddeler hakkında ne düşünüyorsunuz? Bundan sonra ne gibi çalışmalar yapacaksınız?

Yılmaz: Bu araştırmanın sonuçlarının LGBT aktivistleri tarafından da yakından incelenmesinin faydalı olacağına inanıyorum. Yapacak çok şey var. Her bir alan kendi başına etraflıca düşünülmesi gereken çok sayıda sorun içeriyor. Çözüm odaklı bir yaklaşımdan bakıldığında her bir politika alanını ayrıca ve derinlemesine düşünmek gerektiğini görüyorum. Genel çerçeve ise başka ve bir o kadar önemli bir hikaye anlatıyor. Evet LGBT hareketi bugün genel seçimlerde dahi gündem oluşturabiliyor. Evet savunuculuk çalışmaları çok önemli. Fakat bir diğer yandan, halen açılmaya ilişkin meseleler her gün ülkenin her yerinde devam ediyor. Halen sadece bu araştırmaya katılanların bile yarısından fazlası açık kimlikleriyle sosyalleşecek bir mekan bulamadıklarını belirtiyor. Bu araştırma sonuçlarına baktığımda hareketin kişiden kişiye güçlendirme işlevinin bitmediğini ve bitmemesi gerektiğini görüyorum. Hareketin yüksek siyasetteki hak mücadelesi sürsün elbette, fakat hareket bu süreçte kişisel mücadelelerde yaslanacak bir omuz olmayı da göz ardı etmesin. Her iki mücadelenin birbirini besleyerek devam etmesi önemli diye düşünüyorum.

Araştırma hakkında daha fazla bilgi edinmek için: http://researchturkey.org/tr/summary-results-of-the-social-and-economic-problems-of-lesbian-gay-bisexual-and-transsexual-lgbt-individuals-in-turkey-research/

Heather Brooke, araştırmacı gazeteciliği ve parlamenterlerin harcamalarının kamuoyuna açıklanması talebi ile Britanya Parlamentosu’na karşı giriştiği hukuk mücadelesiyle 2009’daki siyasi skandalda katalizör rolü oynamış ödüllü bir  gazeteci. Brooke’un beş yıla yaklaşan hukuk mücadelesi sonrasında Britanya Parlamentosu’nda çok sayıda istifa gerçekleşti ve Avam Kamarası’nın Başkanı (Michael Martin), 300 yıl sonra ilk kez istifa etmek zorunda kaldı. 
Brooke, 2010’da ise WikiLeaks’ten elde ettiği 250 bini aşkın diplomatik telgrafın yayına hazırlanması sürecinde The Guardian gazetesi ile işbirliğinde çalıştı.
 
Heather Brooke, geçtiğimiz hafta P24 ile Article 19’in ortaklaşa yürüttüğü Bilme Hakkı Projesi kapsamında düzenlenen seminere eğitmen olarak katılmak üzere Türkiye’ye geldi.
 
Heather Brooke’un yayımlanmış üç kitabı bulunuyor: Your Right to Know (2006), The Silent State (2010) ve The Revolution Will Be Digitized (2011). Gazetecilik alanında pek çok ödüle değer görülen ve halen Londra’da bulunan The City University’de öğretim görevlisi olan Brooke, ilk romanını ise yeni bitirdi.
 
Heather Brooke, 26 Şubat’ta düzenlediğimiz Bilme Hakkı Projesi Eğitim Semineri’nde Bilgi Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden Prof. Dr. Yaman Akdeniz’le birlikte, prpjeyi yürüten gazetecilere “devlete soru sorarak bilgi almanın yolları” konusundaki deneyimlerini aktardı. Seminer sonrasında Brooke’le buluştuk ve dijital çağda gazetecilik ve gazetecinin değeri üzerine konuştuk. Söz, Brooke’da…
 
New York Times, Britanya’da milletvekillerinin harcamalarına ilişkin skandalın ortaya çıkmasının aslında “mütevazı bir talep”le başladığını yazmıştı. Sizin bu mütevazı talebiniz, nasıl ulusal bir skandalın ortaya çıkmasına yol açtı? Ve bu süreçte siyasette şeffaflığın sağlandığını söyleyebilir misiniz?
 
Evet, mütevazı ve bence gayet temel bir talepti. Bilgi Edinme Hakkı Yasası kapsamında milletvekillerinin devletten talep ettikleri harcamaların açıklanmasını istedik. Fakat taleplerimiz defaatle reddedildi. Bunu anlamakta başlangıçta çok zorluk çektim çünkü ABD’de gazetecilik yaptığım dönemde de benzer taleplerde bulunmuş ve birkaç gün içinde yanıt alabilmiştim. Buna benzer bir yanıtı Britanya’da alabilmek için yaklaşık dört buçuk yıl uğraştım ve sonunda tamamen şeffaf bir siyasete ulaştığımızı da söyleyemem.
 
Telegraph yazarı Peter Oborne o dönem “Britanyalı bütün diğer gazetecileri utandırdığınızı” yazmıştı. İşinizi yaptığınız için suçlu muamelesi gördüğünüzü düşündünüz mü?
 
Hayır, aksine çok takdir de gördüm. Skandal ortaya çıktıktan sonra kamuoyundan çok destek gördüm. Halk, çok uzun zamandır budala yerine koyulduğunu düşünüyordu ve siyasetçilerin devlete ödettiği masraflar yüzünden çok öfkelilerdi. Haberin en zorlu kısmı, haber çıkana kadar geçen süreçti, çünkü o dönemde haber değeri taşıyan bir durumla karşı karşıya olup olmadığımızdan emin değildik. Britanya’da yolsuzluk yapılmadığı, çok dürüst ve görgülü bir ulus olduğumuza yönelik bir inanç vardı.
 
Yetkililerin harcamaların gizli kalması için diretmesi, “Burada bir haber var” algısı oluşturmadı mı sizde?
 
Açıkçası, ortada bir haber olup olmadığından hiç emin olamadım. Sınıfsal farklar Britanya’da çok keskin: Bilgilerin, gerçeklerin kamuoyuna açıklanmasının yersiz olduğuna dair yerleşik bir inanç var. Siyasiler, kamuoyunun bilme, haber alma hakkı olduğuna inanmıyorlar. Halk, onların gözünde tehlikeli bir kitle. Dolayısıyla, bu bilgileri açıklamamalarının ardındaki inadın, nereye kadar halkın bilgilendirilmesinin gerekmediğine dair bu zihniyetten kaynaklandığından emin değildim. Öte yandan, sistemde ne kadar usulsüzlükler olduğunu ve bunun ortaya çıkmasını istememeleri de gerekçe olabilirdi. Sanırım bu ikisinin bir karışımı yaşandı. Fakat milletvekilleriyle konuştuğunuzda, onlar da yolsuzluğun boyutlarını öğrendiklerinde şaşkına dönmüşlerdi. Çünkü onlar aslında çok düşük düzeyde olduğunu ve sadece birkaç kişinin bu işe karıştığını sanıyorlardı. Fakat haber çıktığında, çok fazla insan teşhir oldu.
 
Yetkililer ve milletvekilleri, sizin taleplerinize “Bunun bir ulusal güvenlik meselesi” olduğunu söyleyerek yanıt verdi. Türkiye’de de pek çok talep ve haber, yetkililerden- mahkemelerden aynı cevabı alıyor. Haber, habercilik ve bu müphem “ulusal güvenlik” arasındaki çizgi ne olmalı?
 
Sanırım iktidarın her yerde aynı olmasından kaynaklanıyor bu durum. Nerede olursanız olun, iktidar kendi varlığını sürdürmek istiyor. İktidarınızı sürdürebilmenin yollarından biri de bilgi akışını kontrol altında tutmak, kamuoyunun hangi bilgilere erişeceğini yönetmek ve kontrol etmektir. Buradaki sınır, kamu çıkarının gözetilmesi olmalı. Şimdi, Britanya’da bizim mücadelemiz sırasında milletvekilleri, adreslerinin açıklanmasının ulusal bir tehdit teşkil edeceğini öne sürerek karşı çıkmıştı. Bu savunmayı Yüksek Mahkeme’de de tekrarladılar. Fakat mahkeme bunun ulusal güvenlik için tehdit oluşturacağına yönelik haklı bir sebep olmadığına karar verdi.
 

Your Right to Know kitabınızda, Bilgi Edinme Hakkı Yasası’na yönelik taleplerin demokrasi açısından önemini anlatıyorsunuz. Gazeteciliğin ötesinde kamuoyu bu yasadan nasıl faydalanabilir?
 
Bilgi Edinme Hakkı Yasası, özünde daha demokratik bir toplumun önünü açabilir. Bu sadece gazeteciler için değil, kamuoyu için de büyük bir fırsat. Devletleri daha şeffaf olmaya, daha açık olmaya zorlayabiliriz. Perde arkasında nelerin döndüğünü, nasıl harcamaların yapıldığını, hangi kararların alındığını ortaya çıkabiliriz ve böylelikle daha demokratik bir toplumun temellerini atabiliriz. Her birey bu fırsattan faydalanabilir. Fakat az önce konuştuğumuz gibi devletler, bu süreçte daha demokratik bir yapıya kavuşmak için yapılması gerekenlere değil, kendi iktidarını koruması için yapılması gerekenlere öncelik verir. Dolayısıyla bu sürecin tereyağından kıl çeker gibi olacağını söyleyemeyiz.
 
The Revolution Will Be Digitized kitabınızda, internetin haber akışı mekanizmalarını değiştireceğini ve bu sayede daha demokratik toplumlarda yaşayabileceğimizi söylemiştiniz. Öte yandan, internet ve teknoloji aynı zamanda devletlerin, kurumların halkı izleme yöntemlerini de güçlendirebilecek bir potansiyele sahip. Gidişat daha demokratik mi yoksa daha totaliter toplumlara mı doğru? Bu ikilemin aşılmasında gazetecilerin rolü ne olabilir?
 
Geleceği öngöremem. Ama teknoloji, ahlak dışıdır; biz insanlar, uygun gördüğümüz etik ve erdemleri ona yükleriz. Sanırım başlarda insanlar internete baktıklarında, bütün hayallerinin, inançlarının, daha demokratik bir düzenin yapıtaşlarının bu teknolojide vücut bulduğunu düşünüyorlardı. Bu hayallerin bir kısmı gerçeğe dönüştü. Ama devletlerin bu süreçte “yan gelip yatacaklarını” internetin kendini gerçekleştirmesine izin vereceklerini sanma yanılgısına düştüler. Zira aynı süreçte devletler de “Biz bu teknolojiden nasıl faydalanabiliriz” sorusunu sormaya başlamıştı. Ve en nihayetinde şu sonuca vardılar: İnsanların gözetlenmesi için çok fazla kişiye istihdam sunmak zorunda kalıyorduk. Şimdi herkesin ne yaptığının kayıtlarını elimizde tutabiliriz. Halkın ne yaptığını kolaylıkla denetleyebiliriz. (Edward) Snowden sayesinde, bu gözetlemelerin ne boyutlarda olduğunu öğrenebildik.

 
Ve internetin sanıldığı gibi özgür olmadığı ortaya çıktı… 
 
İnterneti kamuya ait bir forum olarak, Antik Yunan’daki agora gibi düşünüyoruz. İnsanların biraraya gelip, paylaşımlarda bulundukları, eğlendikleri, yeni insanlarla tanıştıkları ve fikir alışverişinde bulundukları… Fakat, internet kamuya ait bir alan değil. Özel şirketlerin sahip olduğu bir alan ve istihbarat servisleri internette yaşanan hemen her şeyi gözetim altında tutuyor. Dahası, internetin düsturları da henüz belirlenmiş değil. Kimin internetten atılacağına nasıl karar vereceğiz? Neyin söylenip neyin söylenmeyeceğine nasıl karar vereceğiz? Bu kaos, kimi zaman iyi bir işlev görebilir çünkü bu sayede normalde söylenemeyecek şeylerin dile getirilmesini sağlayabiliriz. Fakat kimi zaman da devletler, büyük zorbalar bizim oradaki etkileşimlerimizi yönetebilir. Bugün ve gelecekte üzerinde duracağımız en büyük tartışmanın da bu olduğunu düşünüyorum: Bu muhteşem ve sınırsız kaynakla ne yapacağız? İpler, özel sektörde mi kamuda mı olacak? Masraflarını nasıl karşılayacağız? Devlet mi ödeyecek? Kimse bilmiyor.
 
Peki, bu “kaos ortamında” gazetecilere nasıl bir görev düşer?
 
Gazeteciler, kendi hikâyelerini anlatmakta başarısız oldular, bunu üzücü buluyorum. Başkalarının hikâyelerini anlatmakta oldukça başarılılar ama kendi hikâyelerini anlatamadılar. Gazeteciler neden önemlidir? Topluma ne gibi bir katkımız var? Özgür basın neden önemlidir, basın özgür olmadığı durumlarda nasıl tehlikelerle karşılaşırız? Özgür basının gerekli olduğunu hepimiz biliyoruz ama daha fazla soru sorabiliriz: Bağımsız gazetecilerin, hükümet ve yerel yönetimlerin toplantılarına katılması yasaklanırsa ne olur? Yolsuzluklar artar. Biz, kendi değerimizi ölçemedik. Başka bir gazetecinin nasılsa her şeyi yapacağını, Twitter’daki insanların haber akışını sağlayacaklarını düşünüyoruz. Bu sadece gazetecilerin değil, toplumların da kendilerini kandırdığı anlamına geliyor.
 
Şeytanın avukatını oynayalım. Gazetelerin hemen hepsi, artık tanıtımdan veya reklamdan ibaret. Pratikte gazetecilerin bir önemi var mı?
 
Buna karşı çıkmam mümkün değil. Herhangi bir gazeteyi elime alıp, içeriğine baktığımda çoklukla üzülüyorum. Gazeteciler, editörler, medya sahipleri güvenlerini kaybetti. Yaptıklarının bir değeri olduğuna inanmıyorlar. Bu yüzden de halka istediklerini verelim yeter, halka istediklerini düşündüğümüz şeyleri verelim yeter gibi düşünmeye ve böyle çalışmaya başladılar. Ki bu da çoğunlukla bikinili kadınlar, ünlülerin cinsel hayatı ve partilerden ibaret. Şöyle düşün; sağlıksız olsa da şekerli, bol yağlı yiyecekleri seviyoruz, o zaman sadece pasta yemeliyiz. O vakit, gerçekten sağlıklı olan yiyecekleri, gerçekten önemli olan bütün haberleri kaçırmış olacağız. Ciddi haberleri, meydan okuyan haberleri, toplumu kendi değerlerini sorgulamaya davet eden haberleri kaçırıyoruz.
 
Peki, haber akışı sosyal medya, özellikle Twitter üzerinden çok daha etkili bir şekilde sağlanırken, gazetecinin değeri nedir?
 
Somut örnekler üzerinden konuşalım: Mesela muhabirler artık davaları takip etmediğinde, toplum olarak adalet anlayışımıza ne olduğunu sorgulamamız gerekiyor. Londra’da ayaklanmalar başladığında, toplumda ceza adalet sisteminin artık işlemediğine, ülkenin kanunların hükmü geçmeyen bir yere dönüştüğüne, adalet istiyorsan kendi adaletini kendin sağlaman gerektiğine dair yaygın bir kanı oluşmuştu. Toplum yasa dışı kanun infazcılarından geçilmiyordu ve hukukun üstünlüğü göz ardı ediliyordu. Bu bir sonuç. Bu sonuca bizi getiren nedenlerden biri, o güne dek gazetecilerin gerekli soruları sormamasıydı. Şimdi, adalet sisteminin nasıl işlediğini, işleyip işlemediğini anlatmak, güvenilir olup olmadığını tartışmak  adliye muhabirlerine düşüyor. Aynı şey polis için de geçerli. Polise güvenebilir miyiz, usulsüzlükler var mı, sınırlar nelerdir, bunları gazeteciler tartışmaya açar. Bu tartışma olmadığında, bir gün aniden toplumdaki güven yıkılıverir. Bu haberleri biz gazetecilerin yapması, tartışmaya açması gerekiyor. Yemek metaforuna dönecek olursak; toplum bir süre boyunca bütün gün şekerli şeyler yiyebileceği için heyecan duydu; doya doya şekerli şeyler yedi ve şimdi kalp rahatsızlıkları yaşıyor. Bilgi akışının sağlanması için de benzer bir durum sözkonusu. Elimizin altında muazzam bir bilgi akışı olduğunu gördük ama biz haber sitelerinde bikinili kadınlara bakmayı tercih ediyoruz. Bunun toplumda bir etkisi olacaktır. Mahkemelerde neler oluyor, yerel yönetimlerde neler yaşanıyor? Bunları bilmediğimizde toplum belki yıkılmaz ama demokrasinin işleyebilmesi için, vatandaşların aktif bir rol üstlenmesi gerekiyor. Bikinili kadınların haberlerini okuduğumuz sürece demokratik bir toplumun temellerini atmamız, bunu sürekli kılmamız mümkün olmayacak.
 
Geleceği öngöremem, dediniz ama 2010’da Guardian’da yayımlanan “The Revolution has begun… and it’s digitized” başlıklı yazınızda “Önümüzdeki beş yıl, bu yüzyılda demokrasinin geleceğinin nasıl olacağını belirleyecektir” yazmıştınız. Yıl 2015… Durum nasıl gözüküyor?
 
Şimdiye kadar cevabı almış olmamız gerekiyor o zaman. Sanırım cevabı Snowden sayesinde aldık: Totaliter devletlere doğru bir gidişat var. Snowden’ın yaptıklarının en büyük önemi bence, perdenin arkasında neler döndüğünü bize göstermesi oldu. İnternetin insanların keyif aldığı, eğlendiği bir mecradan ibaret olmadığını, daha demokratik bir mecra olmadığını, daha yapılacak çok şey olduğunu açıkça gösterdi. Demokratik bir toplumda yaşamak istiyorsak, yapacağımız çok şey var. Arap Baharı’nda bunun bir örneğini yaşadık sanırım. Demokratik bir düzen için mücadele etmek, Facebook’ta bir ileti göndermekten, bir tweet atmaktan fazlasını gerektiriyor. İktidarın yapısını, nasıl işlediğini anlamak ve buna göre işe koyulmak, mücadele etmek gerekiyor.
 
City University’de “In Defense of Journalism” (Gazeteciliği Savunurken) başlıklı bir etkinlik dizisi düzenliyorsunuz. Britanya’ya döndüğünüzde, gazeteciliği bıraktığınızı biliyorum. Gazeteciliği bırakmaktan savunmaya geçişiniz nasıl oldu? Mesleğe inancınızı nasıl tazelediniz?
 
20’li yaşlarımın sonua doğru böyle bir dönemden geçtim. Sanırım pek çok gazeteci de benzer dönemler yaşıyor. Ders verdiğim insanlar ve tanıdığım gazetecilerin hemen hepsi, idealist oldukları için bu mesleği seçmişlerdi. Para kazanmak veya güç sahibi olmak gibi bir hedefleri yoktu, idealistlerdi. Sonra dünyaya adım atıyorsun, özellikle de gazetecilik dünyasına adım atıyorsun ve haber merkezinde ne tür politikaların döndüğünü görüyorsun. Her yerde olduğu gibi haber merkezinde de türlü politikalar dönüyor. Dış dünyada mücadele ettiğin politik yapıların kendi dünyanda da olduğunu, haber merkezinin de aynı olduğunu anlıyorsun günün birinde. Ben de bunu anladığımda gazeteciliği bıraktım. Fakat sonra, gazeteciliğin benim için değerinin ne olduğunu sorgulamaya başladım. Benim için gazeteciliğin değeri, kamuoyunun bilme hakkıydı, gazetecilik bir demokrasi aracı olarak toplumda başat bir rol üstlenebilirdi, demokrasinin olmazsa olmazlarından biriydi. Ve o noktada, eğer gazeteci olacaksam kendi yapmak istediklerimi yapacağım, dedim. Freelancer olarak çalışma kararı aldım. Ve evet, gazeteci olmamı sağlayan gerçek nedenlere sadık kalmak istedim.
 
Türkiye’deki gazeteciliğin mevcut durumundan haberdar mısınız?
 
Gazeteci olmanın çok zor bir yer olduğunu söyleyebilirim. Sanırım Çin haricinde dünyada en fazla tutuklu gazetecinin olduğu ülkeden söz ediyoruz, değil mi?