Okumalar değinmeler

Adlarını saydığım yazarlar sırasıyla İtalyan, Fransız ve Danimarkalı. Ve hepsi de kendi örnekleri ile aynı şeyi söylüyor: tuzu kuru olanların, tuzu yaş olanları yok sayan bakışsızlığı. Şule Çiltaş ile Türkiye dahil, dört farklı ülkenin yazarı, aynı üstenci tutumun altını çiziyorlar. Enteresan bir ortaklık. Bu durumda yerli, milli gibi şeysiler nerede kalıyor?

İLHAMİ ALGÖR

05.04.2025

Geçen hafta iki kitap arasında kararsız kalmıştım. Yoksulluk Halleri ve Direnmenin Estetiği.

Yoksulluk Halleri, (tam adıyla) Türkiye’de Kent Yoksulluğunun Toplumsal Görünümleri, çok yazarlı bir derleme: Aksu Bora, Kemal Can, Ahmet Çiğdem, Necmi Erdoğan, Ömer Laçiner, Ersan Ocak, Mustafa Şen. Diğer kitap ise, Direnmenin Estetiği (Peter Weiss).

Sosyal medyada karşılaştığım bir röportaj kararsızlığımı çözdü. Ekrem İmamoğlu tutuklamasıyla başlayan proresto eylemleri sırasında Sadiye Hanım ile yapılmış bir röportaj. Sadiye Hanım 75 yaşında. İspark çalışanı oğlu gözaltına alınmış. Şunları söylüyor:

“30 yaşında dul kaldım. 12 bin lira maaş alıyorum. Çocuklarım için ayaktayım. Çocuklarım için canımı veririm. Yokluk çektik, yemedik, içmedik. 75 yaşındayım hala basamak siliyorum. Basamak siliyorum ki kimseye muhtaç olmayayım.”

“Basamak silmek” beni Yoksulluk Halleri’ne yöneltti. Kitap 2007-2016 arasında ilk üç baskısını yapmıştı. Bu baskılardan birinde okuduğum merdiven silen İsmet adlı bir kadının söyledikleri hafızamdaydı. Annesi ve lise öğrencisi kızı ile yaşıyordu. Annesi ve kızı, İsmet Hanım’ın merdiven sildiğini bilmiyorlardı. Onlara belediyede çalıştığını söylemiş.

İsmet Hanım ile 2001 yılında, Küçükbakkalköy/Kadıköy-İstanbul’da görüşülmüş. Görüşmeyi Yapanlar, Aksu Bora, Necmi Erdoğan. Aşağıdaki tanım onlara ait:

“İsmet Hanım 50 yaşında; Erzurumlu; dul. Liseye giden kızı ve annesiyle birlikte yaşıyor ve tek başına onlara bakıyor. Kocasından ayrıldığında, kızı bir yaşındayken hastanelerde çalışmaya başlamış. Şu anda hiçbir geliri yok; Aile Danışma Merkezi’nin yemek bölümünde stajyer olarak işe başlamış. Annesinden ve kızından ‘gizli’ bazen merdiven silmeye gidiyormuş; ama ‘ben bir cumhuriyet kadınıysam, acizlik yok’ diyor. Kızının sınavla girilen bir Anadolu Teknik Lisesi’ni kazanmış olmasından dolayı ‘gurur’ duyuyor.

İsmet Hanım’ın sesinden dinleyelim:  ‘…Gelecekte arkamızda hiç kimsemiz yok. Şöyle, ben açık konuşayım, arada bir merdiven siliyorum. Bunu çocuğum da bilmiyor. (…) öyle zaman geldi ki, bunu samimiyetimle söylüyorum, eski ayakkabı sobada yaktım da çocuğum ders çalıştı. Ama bugün, Anadolu Teknik Lisesi’ni kazandı. (…) Yani, çocuğumu stresten uzak tuttum ona hiçbir şey söylemeden.’”

Necmi Erdoğan bir soru soruyor: “O kadar yerde çalıştınız; zenginler nasıl insanlar?”

İsmet Hanım: Açık mı söylememi istiyorsunuz?

Necmi : Tabii tabii. Nasıl istiyorsan, nasılsa…

İsmet Hanım: Zenginler zaten insanlığını unutmuş bence. Bir bitki, bir ot! Yani, merhamet ve insanlıktan çok uzak insancık diyebilirim. (…) Sizin zengin dediğiniz, seninle muhattap olmuyor ki…”

Söyleşi uzun. Anladığım kadarıyla İsmet Hanım temizlik işçilerine iş bulan bir firma üzerinden çalışıyor ve 10 saatlik çalışması kendisine 8 saat üzerinden ödeniyor. Hak arama yollarının kapalı olduğunu söylüyor. Söyleşide güvencesizlik, emek gaspı ve yok sayılma, görülmez olma vurgularını çok önemli buluyorum.

Görülmezlik, bakışsızlık meselesine takıntılıyım. Daha üst ekonomik-sosyal durumda olanların kendilerine göre aşağıda buldukları insanları görmezden gelmeleri, yoklarmış gibi davranmaları… Hatta önceki “Okumalar, değinmeler” yazılarında Elena Ferrante’nin Napoli Romanları’ndan, Annie Ernaux’nun Seneler’inden, Tove Dıtlevsen, Çocukluk (Kopenhag Üçlemesi)’nden, Şule S. Çiltaş’ın Cunta Kızı’ndan, sınıfsal kibir’e dair pasajlar aktardım. Mesela yerli malı olarak Cunta Kızı’ndan alıntıladığım paragrafı aktarayım:

“Ortaokulda –birinci sınıfta mı?– annelerimiz için yanıtın hep ‘ev kadını’ olduğu o kalıp soruya babası için: “Babam lunaparkta çarpışan oto kurtarıcısı” diye cevap verdi bir arkadaşımız. (…) Bu yanıt, her daim havada asılı duran o görünmez utanç tellerini titretti. Utanç-sızı-boğulma tellerini. Ve nadir de olsa babası doktor, eczacı, dükkân sahibi bir-iki çocuğun başını öne eğip gülümsemesine neden oldu.”

Bu durumda yerli nedir? sorusu doğuyor bende. Çünkü yukarıda adlarını saydığım yazarlar sırasıyla İtalyan, Fransız ve Danimarkalı. Ve hepsi de kendi örnekleri ile aynı şeyi söylüyor: tuzu kuru olanların tuzu yaş olanları yok sayan bakışsızlığı. Şule Çiltaş ile Türkiye dahil, dört farklı ülkenin yazarı, aynı üstenci tutumun altını çiziyorlar. Enteresan bir ortaklık. Bu durumda yerli, milli gibi şeysiler nerede kalıyor?

*

İsmet Hanım söyleşisine devam ediyorum. Alıntım bu kez, derdini dökecek kimse olmaması ile ilgili. İsmet Hanım, “derdini dökebileceği insanlar olup olmadığı” sorusuna cevap veriyor: “İki tane İsmet oluyorum ben o anda. Evet. Biri ruhen, biri gerçek İsmet. Gerçek İsmet, ruhen İsmet’e soru soruyor. O anda düşünüyorum. Cevap ver, diyorum, nasıl yapmak istiyorsun? Ne etmek istiyorsun? Dışarı çıkıp sen kimseye bir dert yanamazsın ki? Hangi birine dert yanacaksın? Zaten o senden perişan. Seni dinleyecek hali yok ki. Onun için kendi kendime soru soruyorum, acizane olarak, kendi kendime cevaplandırıyorum.”

Yoksulluk Halleri’nden bir cümleyi aktarmanın yeri olduğunu sanıyorum: “Son yıllarda pek çok semtte apartman sakinlerinin kapıcı ücreti ve sigorta primi ödemek yerine belirli aralıklarla dışarıdan birine temizlik işlerini yaptırmayı tercih etmesi, bu kadınlar için böyle bir iş alanı açmış görünüyor.”

Bu cümleye göre apartman sakinleri ilişkinin belirleyici tarafı oluyorlar. “Derdini dökememek” konusunu, (haftaya) 14 katlı binayı yakan apartman kapıcısına bağlayacağım. Ki orada da bir görmezden gelinme durumu var. Aklıma 14 katlı bir apartmanda acaba kimse kendisine “nasılsın?” dememiş olabilir mi sorusu geliyor. Herkes kapısını çekip duvarlarının içine mi gömüldü? Bir gazete haberi dışında elimde pek bilgi yok. Haberi haftaya aktaracağım.

**

Yazıda adları geçen kitapların künyeleri:

Napoli Romanları 1. Cilt, Benim Olağanüstü Akıllı Arkadaşım, Elena Ferrante, Çev.  Eren Yücesan Cendey, Everst Yayn.

Seneler, Annie Ernaux, Çev. Siren İdemen, Can Yayn.

Çocukluk (Kopenhag Üçlemesi), Tove Dıtlevsen, Çev. Leyla Tamer, Monakl Yayn.

Cunta Kızı, Şule S. Çiltaş, İletişim Yayn.