Anasayfa / Mehmet Ali Birand Konuşmaları / "Kendi savaşının haberini yaparken gazetecilik değerleri"

03 Mayıs

"Kendi savaşının haberini yaparken gazetecilik değerleri"

P24'ün her yıl 3 Mayıs'ta gerçekleştirdiği Mehmet Ali Birand Konuşmaları'nın bu yılki konuğu Suriyeli gazeteci Zaina Erhaim oldu.

Punto24 Bağımsız Gazetecilik Platformu, 3 Mayıs Dünya Basın Özgürlüğü Günü’nde Mehmet Ali Birand Konuşmaları’nın üçüncüsünü gerçekleştirdi. İlki önceki yıl gazeteci yazar Ahmet Altan tarafından yapılan konuşmaların ikincisi geçen yıl Guardian gazetesinin eski genel yayın yönetmeni, deneyimli İngiliz gazeteci Peter Preston tarafından yapıldı. Mehmet Ali Birand Konuşmaları'nın bu yılki konuğu ise Suriyeli gazeteci Zaina Erhaim oldu.  

Erhaim'in İsveç Konsolosluğu'nda gerçekleştirilen etkinlikte yaptığı konuşmanın tam metni şöyle:


"Kendi savaşının haberini yaparken gazetecilik değerleri"

Benim adım Zaina Erhaim. Suriyeli bir gazeteciyim. 

Bir zamanlar Britanyalı bir gazeteciydim –Londra’da BBC Arapça Servisi’nde çalıştım, en azından bu dar manada öyleydim. BBC tarafsız gazeteciliğin yuvasıdır. Orada çalışırken, tarafsız olmaya kendinizi adarsınız. Kişisel hesaplarınızın BBC yayın ilkelerini ihlal etmemesi için sosyal medyayı nasıl kullandığınız dahi izlenir. 

BBC ilkelerine ben de inanıyorum, en azından teorik olarak. Bu ilkeler, politika, ekonomi ve toplumsal dünyanın kayda değer bir kısmı hakkında haber yaparken size yetkinlik sağlar. Buna rağmen, BBC ilkelerinin o saygın dünyasında kalmak benim için imkânsızdı. “Kötü bir gazeteci” oldum, bir başka deyişle temel insan hakları talebinde bulunan veya özgür bir demokratik ülkede yaşamanın hayalini kuranlara handiyse soykırımla cevap veren zorbaların karşısında tarafsız kalamadım. Açık yüreklilikle söyleyebilirim ki, BBC’nin de ülkesini veya komşularını kuşatma altına alan bir zamane Hitler’i karşısında tarafsız kalabileceğine inanmıyorum.  

Sözlerime devam etmeden önce, itiraf etmeliyim ki özgeçmişim, öğrenimim ve mesleki eğitimim itibariyle bugün karşınızda gazeteciliğin ne olup ne olmaması gerektiği üzerine konuşacak yeterlilikte olduğuma inanmıyorum. Yalnızca savaş muhabiri olmanın; ülkemin, arkadaşlarımın, sınıf arkadaşlarımın ve ailemin haberlerini yapmanın içler acısı tecrübesini paylaşabilirim sizlerle. Dolayısıyla beni dinleme sabrını ve tahammülünü gösterdiğiniz için şimdiden hepinize teşekkür ederim. 

Oldum olası, herhangi bir gazetecinin neden bir savaş alanının haberini yapmaya gönüllü olacağını, neden ölümü, yıkımı ve savaşın getirdiği bütün o korkunç şeylerin haberini yapmak isteyeceğini merak etmişimdir. Bir insanı bir haber uğruna hayatını tehlikeye atmaya neyin sevk edebileceğini anlamıyordum. Sırf ünlü olma hevesi olabilir mi? Hayır, kimse o kadar boş olamaz. 

Günün birinde benim de bir savaş muhabiri olarak addedileceğim aklımın ucundan bile geçmezdi: “Addedileceğim” diyorum, zira savaş muhabiri denebilecek kadar cesarete veya kariyerime adanmışlığa sahip olduğumu düşünmüyorum. Suriyeli olmasaydım, Suriye savaşının haberini yapmaya gitmezdim. Suriye’ye bir savaş muhabiri olduğum için veya bu titri istediğim için dönmedim; Suriye’ye orası benim ülkem olduğu için, halkımın ülkesi olduğu için ve oraya ait olduğum için döndüm. Başka bir savaşın haberlerini yapmaya hazırlıklı olduğumu da zannetmiyorum. 

Londra’da sabit gelirli bir işi ve rahat yaşama koşullarını bırakarak, yalnızca kendi hayatımı değil ailemin ruhsal sağlığını da tehlikeye atıp, aynı zamanda vatansız olmak pahasına (ki bugün yarın başıma gelecek bir gerçek bu) Suriye’ye dönmek, hayatımda aldığım en kolay kararlardan biriydi. 

Başlarda, ülkemin güvenlik güçlerince sıkıyönetim kanunlarıyla değil de, insan haklarını gözeterek adil bir anayasayla yönetilmesi için barışçıl gösterilere katılmayı, eylemci arkadaşlarımın yanında slogan atmayı istiyordum. Bugün dahi kuşatma altında olan Şam’daki Duma banliyösünde katıldığım ilk eylemde gazeteci olmak ile özgür bir insan olmak arasındaki çatışmayı ilk kez tecrübe ettim. 2011’in yaz aylarıydı. 

Güvenlik kontrol noktalarından ürktüğümden, hiç fotoğraf çekmedim. Yanımda sadece küçük bir not defteri vardı ama ona da bir şey yazmak aklıma gelmedi. O anda haberi belgelemek yerine, haberin bir parçası olmayı seçtim. 

Esad’ın adamları bize ateş açınca, birlikler caddeden çekilene dek bir grup kadınla karanlık bir eve sığındık. Ancak o zaman, not defterimi çıkarıp, Şam’a dönüşümüzde kontrol noktasındaki askerler el koyarsa ne yazdığımın anlaşılmaması için kasten mantıksız satırlar, anahtar kelimeler ve alıntılar karalamaya başlayabildim. Sırf o nedenle tutuklanabilir veya bazı arkadaşlarımın başına geldiği gibi işkenceyle öldürülebilirdim. En iyi ihtimalle, “ülkenin istikrarını bozmak” suçlamasıyla terör mahkemesine sevk edilirdim. 

Gazeteci olduğum için üç farklı güvenlik gücü tarafından aranıyorum: askerî güçler, devlet ve hava kuvvetleri. Oysaki bırakın uçak kullanmayı, araba sürmeyi bile bilmiyorum!

Doğruları söylemenin kemiklerinizin kırıldığı, boğulduğunuz, göz kapaklarınızda sigara söndürüldüğü veya aklınıza gelebilecek diğer ustalıklı Esad tarzı işkence yöntemleriyle cezalandırılacak bir suç olduğu bir rejimde, nasıl tarafsız kalabilirsiniz? 

IŞİD’in haberlerini yaparken tarafsız olmaya gayret eden veya kurbanların “iddia” ve “ithamlarını” karşılaştırmak için IŞİD’in kendinden menkul Halife’si Ebu Bekir el-Bağdadi’nin sözlerinden alıntı yapmak zorunluluğunu duyan Batılı gazetecilere ne olacağını aklınızın ucundan geçirebilir misiniz?                                               
 Hayır, bu ihtimali aklımıza getirmemiz gerekmiyor, çünkü böyle bir şey asla olmayacak. IŞİD, rejimi onların 24 katı sivil kayıplardan sorumlu olan Beşar Esad’ın aksine, Batılı gözlerde kötülüğün vücut bulmuş hâli olarak tayin edildi, Batı kamuoyunun en derin korkularının somut örneği olarak görülüyor. 

Batı medyasının bizim savaşımız hakkında kendi kamuoyunun algısını nasıl yönettiği üzerine konuşmak moralimi bozuyor, bu konuyu sona saklıyorum. İzninizle, öncelikle böylesine şiddetli bir çatışma döneminde gazeteci olmanın ne demek olduğu üzerine konuşmak istiyorum. 

Böyle bir dönemde gazeteci olmak, kendiniz ile yaptığınız haber arasına koymanız gereken o olanaksız mesafeyi işgal etmek anlamına geliyor. Kendinizi bir anda yaptığınız haberin içinde buluyorsunuz; anlattığınız karakterler arkadaşlarınız, hayatınızı paylaştığınız insanlar oluyor. 

Son yıllarda gazetecilik metinleri yazmayı hakikaten fazlasıyla zor buluyorum ama haber yapmak, o sessiz insanların öykülerini anlatmak gibi bir görevim var. Bu nedenle, bunu blog formatında yapmak daha kolayıma geldi; daha çok kendi tanıklığımı yazıyorum, dünyaya benim gözlerimden görebilmesi için ve etrafımdakilerin neler hissettiklerini hissedebilmeleri umuduyla kendi gözlerimi emanet ediyorum. En önemlisi de haberlerde geçen sayılara birer yüz ekliyor, insanların TV’de gördükleri cesetlerin hayalleri, asla gerçekleştiremeyecekleri gelecek planları ve geride bıraktıkları sevdikleri olan insanlar olduğunu hatırlamalarına yardım ediyorum. 

Nedendir bilmiyorum, küçük bir kızın bedeninin yandığına tanık olmanın hiçbir insan için kolay olmadığını bilsem de, Suriye haberleri yapan yabancı gazetecilere imreniyorum. Zira bir gün önce o kız çocuğuyla iki laf etmişseniz, ailesini tanımışsanız, onların güldüklerini, sarılıp kucaklaştıklarını görmüşseniz, o acı ta ki sizi baştan ayağa hissiz kılana dek, bambaşka ve yeni bir boyuta ulaşıyor. 

Böylesine korkunç bir çatışmada, nesnellik de daha ziyade uluslararası bağışçıları veya medyayı cezbetmek için kullanılan teorik, çarpıcı bir kavram hâline dönüşüyor. Üstelik bu kesimlerin çoğu da koyu tenlilerin, Arapların ve Müslümanların yaşadığı bir üçüncü dünya olarak görülen yerler söz konusu olduğunda, nesnel davranmıyorlar. Haberinizi uluslararası medyada yayınlatabilmek için doğru anahtar kelimeleri kullanmanız gerekiyor. Hiç şüpheniz olmasın, bugünlerde bu anahtar kelimelerin başını IŞİD çekiyor. 

2015’in Nisan ayında, memleketim İdlip muhalif güçler tarafından ele geçirildi ve dört yıl aradan sonra oraya dönebildim. İdlip’e giden ilk gazeteci ve İngilizce bilen tek kişiydim. Sonuç itibarıyla, uluslararası gazetecilerden şehrin El Nusra tarafından nasıl ele geçirildiği üzerine konuşmak için onlarca söyleşi teklif aldım. (Hâlbuki El Nusra muhalif cepheyi oluşturan topluluklardan sadece biriydi.) Onlara, birinci şahısta kendi tanıklığımı anlatan bir yazı hazırladığımı söylediğimde, hepi topu üç kişi yayınlamakla ilgilendiklerini belirttiler. Metni gönderdiğimde ise kimse yayınlamaya yanaşmadı. 

O zaman anlatmaya çalıştığım öykü, aslına bakılırsa son beş yıldır anlattığım öykü, sivillerin yetki değişikliğinin sonuçlarından doğrudan nasıl etkilendikleriydi – yerinden edilmiş aileler evlerine geri dönüyordu evet, bir yandan da cepheler değişiyordu. Bu, kimsenin ilgisini çekmedi. 

Farklı farklı gerekçeler sundular: “Fazla kişisel olmuş,” “okurlarımız böyle bir haberle ilgilenmez,” “El Nusra yönetimindeki bir şehirde yaşamaya veya katlandıkları rejime dair birkaç cümle alabilirsen yayımlarız.” 

Sonunda çareyi, makaleyi İngilizce yerine Arapça yayımlamakta buldum. Zira nasıl olsa kimse hikâyenin insani yönünü bilmekle ilgilenmediğinden, en azından hâlâ sürgünde olan ve yurtlarından gelecek bir haberi dört gözle bekleyen İdlip halkı için yazabilirdim. Onlar, en azından, umursuyorlardı. 

Az önce aktardığımla aşağı yukarı aynı zamanda gerçekleşen bir başka olayı hatırlıyorum. Tamamen tesadüf eseri, IŞİD’in elinden kaçan bir hâkimle yollarımız kesişti. IŞİD’in ele geçirdiği bölgelerden kaçıp İdlip’e ulaşmaya çalışanlara yardım eden bir ailenin yanında kalıyordum. Hâkim, söylediklerini filme çekmeme bile razı oldu. 

O söyleşiden bazı cümleleri tweet attım ve söyleşiyi “satın almak” isteyen onlarca farklı uluslararası ve hatta Arap medya kuruluşundan teklif aldım!

Fakat söyleşiyi arşivime koydum ve bugüne dek hiç yayınlamadım. Milyonlarca kişinin öykülerini göz ardı etme hakkını kendilerinde görürken, yalnızca bu adamın öyküsüne alaka gösteren uluslararası yayınlara istediklerini vermeyecektim, duyduğum öfke buna engel oldu. O haberi yapmak çok kolay olacaktı. 

Otoriter bir rejimi ifşa etmek ve ona karşı tavır almak, benim kitabımda nesnel gazetecilik kıstaslarının ihlali değil. Yalnızca burası benim ülkem olduğu için değil, bu bir insani zorunluluk olduğu için böyle davranıyorum. Bu, bir tarafı diğer tarafa yeğlediğiniz siyasi bir duruş değil. Bu, savaş suçları işlemiş bir rejime karşı insan haklarını savunmaktır. 

Suriyeli olmak başlı başına bir yük, muhaliflerin elindeki bölgelerde sürekli yağan bombaların altında, yaşamanın ve ölmenin tamamıyla şansa bağlı olduğu bölgelerde olmak ise apayrı bir yük. Bütün bunlara bir de, ölçüsüz silahlı grupların arasında gazeteci olmanın ve militarize bir ataerkil toplumda kadın olmanın güçlüklerini ekleyin. Aileme sorsanız, bütün bunları deli işe diye anlatırdı. 

Bu “günahların” her biri, Esad’ın zindanlarında işkence görerek öldürülmekten IŞİD cihatçılarınca katledilmeye dek çok çeşitli sonuçları göze almak anlamına geliyor. 

Sanıyorum, günümüzde Suriyeli olmanın neden korkunç olduğunu anlamak çok da zor olmasa gerek; kendi ülkenizde pek çok farklı güç terör saçar, bir yere sığınmak için kaçacak olsanız potansiyel bir terörist muamelesi görürsünüz. Neyiniz var neyiniz yoksa kaybedersiniz; geleceğinizi, çocuğunuza uyruk sağlama hakkınızı bile yitirirsiniz. Buna karşılık, dünyaya vatansız çocuklar getirirsiniz. Bombardıman cehenneminde yaşamak ve ölümü beklemek, Suriyeli olmanın bir parçasıdır. 

Bunun yerine, kaotik ve militarize bir bölgede gazeteci olmak üzerine konuşalım. Hayır, zannetmeyin ki istediğim haberi istediğim gibi yayınlama özgürlüğüne sahibim. “Yakın zamanda yayınlanmayacaklar” için ayırdığım defterde tuttuğum bilgi, yayınladığım makalelerin toplamından fazladır, hatta iki katı bile olabilir. 

Yabancı bir gazetecinin aksine, ben “haber atlatmak için kendimi ateşe atamam,” çünkü gidip gelmemi imkânsız hale getirmek istemiyorum. Bu yüzden bırakın kimi eleştirip eleştirmediğimi, sosyal medyada paylaştıklarıma bile otosansür yapmam gerekiyor. Yazdıklarımın nasıl bir etkisi olacağını, yabancı meslektaşlarıma kıyasla çok daha ince hesaplamak zorundayım. 

Eğitim verdiğim kadınlardan ikisi, düzenli olarak Arapça internet sitelerine yazıyorlar ve makalelerini mahlasla yayınlıyorlar. Ne var ki, şeriat mahkemeleri veya muhafazakâr toplumun Esad hapishanelerinden salıverilen kadınlara nasıl parya gibi davrandığı (çünkü bu kadınların tecavüze uğradığı varsayılıyor) gibi konular üzerine eleştirel yazılar yayımlayacakları zaman, yüzleşecekleri tehlikeleri mümkün mertebe azaltmak için sadece mahlasla yazmıyorlar, erkek ismiyle yazıyorlar. 

Bu iki kadın ve tabii medya eğitimlerime katılan diğerleri için gazetecilik bir erkek mesleği. Erkek bir “vasi”yle işe koyulmak dahi yerel normları ve katı gelenekleri rencide edebiliyor. 

Savaş ve Barış Gazeteciliği Enstitüsü için yaptığım işler kapsamında, kendi ülkelerindeki çatışmaya tanıklık etmek üzere yurttaş gazetecilere eğitim veriyorum. Şimdiye dek birlikte çalıştığım yüz kadar kişinin aşağı yukarı üçte biri kadın, pek çoğu 12’nci sınıftan sonra okula devam etmemiş. Evliymişler, çalışmıyorlarmış, en az iki çocuk annesiymişler. Buna rağmen, gazeteciliğin o habis dünyasına adım atmaya zorlanmışlardı. 

Benim eğitmenleri olmam ve sınıfta başka kadınların da olması onların işini epey kolaylaştırdı, böylece eşlerinin ve ailelerinin eğitime katılmalarını tasvip etmemek için gerekçeleri kalmıyordu. 

Çoğu kadın, muhalefet ettikleri veya muhalefet eden biriyle ilişkilendirildikleri için rejimin emriyle işten çıkarılmış ve yıllardır da işsiz olan kocalarının aksine, bu işten hayatlarını kazanmaya başladıkları için yazmaya ve yazdıklarını yayınlamaya devam edebildiler. 

Benim durumum ise farklıydı; ben 2003’te gazeteci olmaya karar verdim. Ben de muhafazakâr toplumumla mücadele etmek durumunda kaldım ama en azından toplum o zaman silahlı değildi, ceza olarak da en fazla reddedilirdim veya dillere düşerdim, meraklı gözler dedikodumu yapardı. 

Sokakta elimde kamerayla beni gören çocuklar, onlarla berrak bir Suriye aksanıyla konuşmama karşın, muhakkak “Sen yabancı gazeteci misin” diye sorarlar. Onların gözünde, kadın bir gazeteci ancak yabancı olabilir. Muhaliflerin elindeki bazı kontrol noktaları da, pasaportumu ve kimlik kartımı gösterdikten sonra bile, aynı varsayımda bulunuyorlar. 

Bunu anlamak zor değil. Suriye’nin kuzeyinde çok az kadın gazetecilik veya yurttaş gazeteciliği yapıyor; haliyle sivillerin de onlara normal davranması zorlaşıyor. 

Artık benden “hurma” olarak bahsedilmesi beni hiç rahatsız etmiyor. Arapça konuşma dilini bilenler “hurma”nın aşağılayıcı bir anlamı olduğunu bilirler; kadınları zayıf, başkalarına bağımlı, erkeklerin oyuncağı gören, sabit bir toplumsal cinsiyet rolüne ve asla kırmaya cesaret edemeyeceği o daimi çocuk doğurma döngüsüne hapseden— kadınları yasaklı olarak tanımlayan bir tabir. 

Gazetecilik eğitimi veren biri olarak, erkek öğrencilerimin beni ciddiye alması için daha fazla çaba harcamam gerekiyor. “Hurma mı bize eğitim verecekmiş!” veya hurma en cahil adamdan bile daha mı iyi biliyormuş! Böyle söylüyorlar. 

Bir kadın olarak, öncülük yapması ve kontrol noktalarında bana muhafızlık etmesi için, kim olursa olsun, bir erkek aramam gerekiyor. Bu silahlı reisleri geçebilmek için ben de kendi vasi birliğimi kurdum: iki erkek kardeşim, üç amcam, iki kuzenim ve iki kocam var. Silahlı adam kontrol noktasında vasimle konuşur, vasim benim yerime cevap verir. Benim sesim günahtır. Bir kadın olarak yabancılarla konuşamayacak kadar narin olmam beklenir ama ben, yüzlerce devrimci kadınla birlikte, bu kuralın istisnasıyım. 

Yalnız seyahat etmek durumunda olduğum zamanlarda, silahlı adam “Vasin nerede” diye sorar. Ben de “Vasim yok, aklınızda biri varsa, lütfen bizi tanıştırın!” diye yanıt veririm. 

Suriye-Türkiye sınırında, “tek başına bir hurma” olduğum için, bana refakat edecek bir kocam, erkek kardeşim, babam olmadığı için, yani zavallı olduğum için erkekler bana acıyarak üstten bir bakış atar. O bakış, kişiliğimi ve kendime güvenimi tuzla buz eder. Devrimin ilk yılında, söylediklerini yazdığım herkes için mahlas kullanmak zorundaydım. Sonraları Özgür Suriye Ordusu’nun ele geçirdiği bölgelere gidebildim, oradaki insanlar gerçek kimliklerini açıklamaya başladılar, medyaya konuşurken daha rahattılar. Yalnızca o zaman hem bir gazeteci hem de bir insan olarak gerçekten özgür hissettim. 

Peki, şimdi bir gazeteci olmaktan ne anlıyorum?

Gazetecilik okumamın sebebi, kamuoyunun gücünü yönlendirerek otoriter bir rejimin en düşük rütbeli bürokratları bile olsalar, seçilmişleri ve memurları yaptıklarından sorumlu tutmak istememdi. 

Benim için gazetecilik diktatörlerin, dinin tesirinin, geleneğin gücünün veya ayrımcılık ve önyargıların susturacağı insanlara ses vermek için bir araç veya yetenek. Farkındalık yaratmak, ifade özgürlüğünü savunmak, insanları yakınlaştırmak ve en basit ifadesiyle onları bilgilendirmek için bir araç. 

Kaynaklarınıza hilesiz davranmak, gerçeği söyleyecek cesareti ve hakiki insancıl hislerin götürdüğü yere gidecek merhameti olmak bir tutkudur. 

Gazetecilik benim için yalnızca gördüklerimi haber yapma, bırakın onu, zorbalıkları açığa çıkarma veya baskıyla mücadele etme meselesi de değil. Gazetecilik benim için, muktedirlerin gerçekleri çarpıtıp tarihi kendi bakış açılarından yazmalarını engellemek için bir araç. 

Tehlikelere rağmen gazetecilik yapıyorum, çünkü gazeteciliğin değişimi yönlendirme, muktedirlerin üstüne gidip onları sorumlu tutabilme gücüne inanıyorum.  Akıntıya karşı ayakta durabilmek cesaret istiyor ama daha şeffaf bir dünya umuduyla bu riski göze alan pek çok kişi var. 

Medyanın öyle bir rolü var ki, onun tanıklığı olmadan, olaylar da –tıpkı ormanda devrilen ağaç misali— sahiden gerçekleşmiyor! Söz konusu olay Akdeniz’de, Avrupa ile Ortadoğu’nun tam sınırında, yüzlerce mültecinin boğulması kadar vahim de olsa, bu dediğim geçerli. Bu bakımdan, güncel olayları belgelemek ve kayda geçirmek benim için bir görev, ülkeme ve halkıma yardım etmek için bulduğum yol. 

Yeni doğmuş kızım yarın bir gün neden kendine veya bana bunları reva gördün diye sorduğunda, ona ne cevap vereceğimi bilmiyorum. Hayatta kalsak bile, yol boyunca aldığımız yaralar, bir daha “normal” olamayacağımız kadar derin olacak, bunu biliyorum. Kızım, sarsıntı geçirmiş, akli dengesini yitirmiş bir anneyle yaşamak zorunda kalacak. 

Şunu adım gibi biliyorum: Yetiştirdiğim yurttaş gazetecilerin yazdığı her bir haber, gücüme güç katıyor. Silahlarının gücüne sırtını dayayanların, kalemin gücünden korktuklarını veya ona saygı duyduklarını veya onun gözüne girme zahmetine katlandıklarını da biliyorum. Bu, aynı zamanda gazetecileri de tehlikenin göbeğine atıyor. Suikast korkusu farazi değil. Belki biliyorsunuzdur, “Raqqa Is Being Slaughtered Silently,” (Rakka Sessizce Katlediliyor) IŞİD’in yönetimindeki bölgelerden haber alabilmek için kurulan bir yurttaş gazeteciliği girişimi. IŞİD, bu girişime, silahlı muhaliflerine olduğundan çok daha düşmanca gözle bakıyor. Ve tabii, IŞİD birden çok vakada –hatta Türkiye sınırları içinde de olmak üzere— bu girişimin üyelerini takip edip öldürebildi. 

IŞİD 2013’te Halep’te gazetecileri kaçırmaya başladığında, bir arkadaşım “Hırsız önce güvenlik kameralarını devre dışı bırakır; bizim başımıza gelen de işte bu” yazmıştı. IŞİD’in, tıpkı ondan önce Esad rejiminin yaptığı gibi gazetecilerin peşinde olması sürpriz sayılmamalı. 

Devrimin başlangıcında, pek çok Suriyeli olan bitenleri, güvenlik güçlerinin barışçıl gösterilerde ve cenazelerde ateş açtığını ve muhalefet etmeyi göze alanlara işkence ettiğini dünyaya duyurmanın, eninde sonunda uluslararası toplumu onlara yardım etmeye teşvik edeceğini sanıyordu. Çoğu öğrencinin, sıradan bir bakkalın veya marangozun telefonunu çıkarıp yaşananları belgelemesinin altında yatan ana neden buydu. 

Sesinden ellili yaşlarında olduğunu tahmin ettiğim bir adam tarafından 2011’de cep telefonuyla kayda alınmış bu videoyu benim evime yolladılar. Görüntü sarsılıyor ve kalitesi de pek iyi değil. Silah sesleri öylesine yüksek ki sesini duyurabilmek için avazı çıktığınca bağırmak zorunda kalıyor. “Biz barışçılız, biz barışçılız!” diye bağırıyor ama atışların durmasını sağlayamıyor, keza üniformalı güvenlik görevlilerinin ilerleyişi de devam ediyor. Onun yanına geliyorlar, etrafını sarıp alnına tüfek dayayarak tehdit ettiklerinde bile video çekmeye devam ediyor. Ve haykırıyor: “Dünyanın Dera’da olanları görmesi gerekiyor, beni vurun, hadi vurun beni. Yine de çekeceğim. Dünyanın görmesi gerekiyor.”

Anlayamadığımız şey, dünyanın göstermeye çalıştığımız şeyleri kolaylıkla görmezden gelebileceğiydi. Artık bunu biliyoruz, bu bilginin getirdiği hüsran, özellikle de 2013’te Esad’ın Şam’ın banliyösünde bir gün içinde bin beş yüz kişiyi öldüren kimyasal katliamından sonra, düşünce tarzımızı ve beklentilerimizi bütünüyle değiştirdi. İşte o zaman “Biz niçin gazetecilik yapmak için hayatımızı tehlikeye atıyoruz ki” sorusu yükseldi ve doğrusu, ben hâlâ bu sorunun yanıtını bilmiyorum. 

Kendi kurumumda olan Savaş ve Barış Gazetecileri Enstitüsü’nde üzerinde çalıştığımız alanlardan biri de gazetecilerin güvenliği. Geçen yıl 150 aktiviste Düşmanca Ortam ve İlkyardım eğitimi verdik. Eğitim verdiğimiz bodrum katlarında öğrencilere hiçbir haberin uğruna ölünecek kadar önemli olmadığını söylediğimde, hep birlikte gülüyoruz. Hepimiz, güvenliğimizin şansa bağlı olduğunun farkındayız. Hiç kimse bir sonraki darbenin nereye ineceğini tahmin edemez ve işin ilginci, hem Esad rejimi hem de Rus hava kuvvetleri çoğunlukla kalabalık marketleri, okulları, sahra hastanelerini ve yoğun nüfuslu mahalleleri hedef aldığından, Suriye’de cephe hatları, sivillerin yaşadığı bölgelerden daha güvenli olabiliyor. 

Sözgelimi, 2014’te Halep’te bir markette yaşıyordum, sayısız saldırıdan sonra, rejimin birliklerinden 150 metre ötedeki bir eve taşınma kararı aldım. Bomba düştüğü yerde insan ayrımı yapmadığından, rejimin kendi kuvvetlerini vurmayı göze alamayacağı sonucuna varmıştım. 

İşte bu nedenle kurşun geçirmez yelek giymek de bana saçma geliyordu; iki nedeni var; öncelikle sizi (muhaliflerin elindeki bölgelerde birinci sırada gelen ölüm sebebi olan) bombalardan sizi koruyamazlar, ikinci neden ise eğer giyecekseniz, sürekli giymek zorunda kalırsanız- uyurken bile!

Son olarak uluslararası medyanın Suriye haberlerine ve Suriyeli yurttaş gazetecilere nasıl davrandığına yönelik iki noktaya değinmek istiyorum. 

Daha önce de altını çizmeye çalıştığım gibi, IŞİD açık ara en seksî konu. Onlarla ilgili her şey, manşetlere çıkıyor. “IŞİD, Suriye’deki İdlip’te Suriyeli bir aktivisti öldürdü” cümlesi rahatlıkla uluslararası yayınlarda kendine yer bulabilirken, “Üç doktor, rejim tarafından dört gün gözaltında tutulduktan sonra diri diri yakıldı ve ailelerine teslim edildi” gibi bir haber Suriyeli muhalifler ve Arap medyası haricinde hiçbir yerde, kimse tarafından okunmayacak. 

Aynı durum, IŞİD’in iki Suriyeli’yi öldürmesine karşılık, Esad’ın bir okula bomba atarak final sınavındaki on öğrenciyi öldürmesi için de geçerli. Bu olay, bana epey yakın bir binada (evimden yirmi metre ötede) gerçekleşti, bizzat tanıklık ettim. 

Bazı çocuklar şoka girmişti. Üstleri başları kana bulanmıştı, hâlâ kalemleri ellerindeydi, gördüm. Bazı çocuklarsa arkadaşlarına, akrabalarına sesleniyor, bir yandan da siper alıyorlardı. 

Böyle bir şeyi nasıl kayda alabilirsiniz? Son çocuk da tahliye edilene kadar kayıt düğmesine basamadım, sonra kurtarma operasyonunu kayda almaya başladım, daha doğrusu, ikinci gün hâlâ bulunamayan bir öğretmenle küçük bir kızı arama çabalarını kayda aldım. Aileleri, kızlarının veya annelerinin cansız bedenini alabilmek için bekliyorlardı, otuz altı saat boyunca alanı hiç terk etmediler. Böyle bir şeyi kayıtta nasıl yakalayabilirsiniz? Böyle bir şey üzerine ne yazabilirsiniz?

Uluslararası medyaya kalırsa, Suriye kötü Esad rejimi ile kötünün de kötüsü IŞİD arasında iç savaşta, dolaylı savaşta veya Şiiler ile Sünniler arasında çatışmada. Bütün bu büyük büyük terimler, halkı, sivilleri, onlara yardım etmek için didinen aktivistleri veya sadece ülkelerini geri alabilmek için canını dişine takan, hem IŞİD’le hem de rejimle savaşan mahalli savaşçıları görmezden geliyor. Çoğunluk sadece Suriyeli. 

Bizim mülteci felaketimiz bile “AB mülteci krizi” olarak adlandırılıyor, yani ancak AB’nin sınırına dayandığında kriz çıkmış gibi bir imada bulunuluyor. Hâlbuki çatışmadan kaçan Suriyelilerin sadece yüzde onu Avrupa’da güvende olmanın yollarını arıyor; geri kalan yüzde doksanı ise komşu ülkede, BM Mülteciler Yüksek Komiserliği’nin verilerine göre iki milyon Suriyeli burada yaşıyor. 

Geçen yıl, yönetmenliğini yaptığım Rebellious Syrian Women (Suriye’nin İsyankâr Kadınları) adlı belgesel serisinin gösterimi için Britanya’da ve ABD’de etkinlikler düzenliyor, gösterim sonrasında da üç Suriyeli kadınla birlikte katıldığımız panellerde konuşuyorduk. Dördümüz de katılımcıların ne kadar yanlış bilgilendirildiğine, çoğunun da enikonu ırkçı olduğuna tekrar tekrar şaşırdık. Suriye’de doğduğumuz için o güvenli, güzel ülkelerine ayak basmaması gereken teröristler olduğumuzu söylerken yüzleri bile kızarmıyordu. Eminim ki bu izlenimi, ABD’de yaşayan Suriyeli mültecilerle iletişim kurarak değil, medyalarından kapmışlardı. 

“Şam havalimanından mı uçağa bindiniz” gibi sorular soruyorlardı, üstüne üstlük bu soruları soranlar, Suriye ile alakalı bir etkinliğe katılacak kadar konuya ilgi duyan insanlardı. 

ABD’deyken radyoda bir sabah programına denk geldim; mülteci krizi üzerine konuşuyorlardı, sınırları daha güvenli hale getirmenin yollarından bahsediyor, hasbelkader terörist olmayan birkaç Suriyeliye haksızca davranmanın üzücü olduğunu ama o güzelim ülkelerine azılı suçluları sokmaktansa bunu yeğleyeceklerini söylüyorlardı. 

Uluslararası medyanın dikkatinizi çekmek istediğim bir diğer yönü de, Suriye’de yaşayan Suriyeli yurttaş gazetecilere karşı takındıkları tavır. 

Dört yılı aşkın bir süredir onlara bel bağlamalarına, onlara güvenmelerine karşın, çoğu medya organı ve yayını, onlara muhabir olarak değil, “kaynaklar” gözüyle bakıyor. Böylelikle hem başlarına bir şey gelirse sorumluluk almaktan kaçınabiliyorlar, hem de onlara hakkıyla ödeme yapmamak için, çoğu durumda ise hiç ödeme yapmamak için hazır bir bahaneleri oluyor. 

Gerek ülkedeki yurttaş gazetecilerle gerekse uluslararası gazetecilerle iyi ilişkilerim olduğu için, bağlantı kurabilmek için ekseriyetle benim yardımıma başvururlar. Ben de Suriyeli yurttaş gazetecilere saygı gösterecek, onlara rayiç fiyatlarla ödeme yapacak kurumlara elimden geldiğince yardımcı olmaktan mutluluk duyuyorum. Ne var ki, üzülerek söylemeliyim ki bu da çok nadiren oluyor. 

Çoğu durumda (bizzat bildiğim yirmiyi aşkın durumda) uluslararası gazeteciler, Suriyeli meslektaşını layıkıyla ödeme yapmadan bilgi almak, görsel toplamak ve söyleşi yapmak için kullanıyor. Bu gazeteciler bazı durumlarda öylesine kibirli olabiliyorlar ki, yurttaş gazeteciye artık yardımına ihtiyaçları kalmadığını veya başka biriyle çalışacaklarını söyleme gereği bile duymuyorlar.  

Sonunda dayanamayıp, bütün tehlikelere rağmen hâlâ Suriye’de çalışan yurttaş gazetecilerin cesaretine saygı duymayanlara artık benim de saygı duymayacağımı tweet attım. Suriye’deki arkadaşlarıma ve meslektaşlarıma yardım etmek yerine, sırf ünlü olmadıkları için veya yabancı dil bilmedikleri için veya kim bilir kendilerini haklı çıkarmak için ne bahaneler üretmişlerse artık o nedenle, onların aşağılanmasına isteksiz de olsa katkıda bulunduğum bir duruma kendimi sokmayı bıraktım. 

Söyleşi ayarlamak için yardımıma başvurduklarında, ekseri Suriye’de yaşayan ve İngilizce bilen bir aktivist bulmamı istiyorlar. Ortadoğu’daki güncel gelişmeler üzerine yayın yapan, Suriye haberi yapmak isteyen bir programsınız ve Arapça bilen bir çevirmen tutmak zahmetine bile katlanamıyorsunuz! Bununla beraber, kendi alanında önemli bir üne sahip olup da yurttaş gazetecilerin yaptığı işe saygı gösteren, onları takdir eden ve onlara destek olmak için elinden geleni ardına koymayan diğer uluslararası gazetecilere değinmemek de haksızlık olur. 

Devrimin ilk yıllarında, sadece haber yapabilmek için Suriye’ye kaçak girip çıkan yürekli gazeteciler vardı. Zaman içinde muhaliflerin elindeki bölgelerde bulunmak giderek daha tehlikeli bir hâl almaya başladı, sonra IŞİD devreye girdi ve çok sayıda gazeteci kaçırıldı. Böylece haber yapmak, halkı gerçekten önemseyen, izlenimlerini ilk elden aldan ve gördüklerini dünyaya anlatma zorunluluğunu duyan tutkulu gazetecilere değil, stüdyoda veya haber merkezinde yan gelip yatanlara kaldı. 

Ve böylece, Suriye insanlar hakkında bir haber olmaktan çıkıp, sayıların havada uçuştuğu, o sayıların temsil ettiği korku ve tehditlerin haberine dönüştü. 

Geçen yıl Ekim ayında Peter Mackler Ödülü’nü almak için ABD’ye gittim ve her ne kadar daha önce birkaç kez ABD’ye gitmiş olsam da, havaalanında dört saati aşkın bir süre boyunca sorguya çekildim. Görevli nereli olduğumu sordu, daha “Suri---yeli” diyemeden, beni özel bir odaya aldılar. 

Aynı şey, Londra’daki Heathrow’dan geçerken de her seferinde başıma geliyor ve genellikle sınır kontrolünden sorumlu görevlinin bana “Rahatsızlık verdiğimiz için özür dileriz ama siz de Suriyelisiniz” demesiyle sonuçlanıyor. Her seferinde şöyle diyesim geliyor: “Siz de Britanyalısınız. Bu sizi daha kaba, daha güzel veya herhangi bir şekilde benden daha farklı yapmıyor ki!”

Son sözlerimde, dünyanın kendilerini veya komşularını önemsemediğini gayet iyi bilen, uluslararası bir müdahale veya şefkat gösterisi beklemeyen ve bölgenin yerlisi oldukları, yabancı dil bilmedikleri için takdir görme gibi bir beklenti içinde de olmayan o müthiş, cesur yurttaş gazetecilere saygılarımı sunmak istiyorum. Gazeteciliğin gerçek kahramanları onlar. 

Ben yalnızca onların aracısıyım. 



Etiketler: zaina erhaim , p24 , mehmet ali birand ,dünya basın özgürlüğü günü

Paylaş

Twitterda Paylaş Facebookda Paylaş Google Plusda Paylaş

P24’E BAĞLAN

Güncel bilgilerilerden /duyurulardan haberdar olmak için mail listemize kayıt olun.

Powered by PXLDeN Design