Anasayfa / Yazarlar / Boğazın suları çekildiğinde

29 Ocak

Boğazın suları çekildiğinde

Kara Kitap’ın "Boğazın Suları Çekildiğinde" bölümünü, İstanbul'da ve ötesinde yaşamaya doğru adım adım ilerliyoruz adeta...


Kanal İstanbul projesi gerçekleşirse, "haklı çıkaracağı" bir tek insan olacak.  O da Orhan Pamuk.

Evet; tuhaf ama gerçek...

Ve ne kadar da ironik.

Ve ne kadar da trajik.

Kara Kitap, yazarın 1990 yılında yayınlanmış olan dördüncü romanı mâlum...

Bir yandan, "Kanal İstanbul" projesinin, öte yandan da Afrin üzerinden Suriye içine doğru "derin" bir savaşın başladığı bugünlerde bu romanın, "Boğazın Suları Çekildiğinde" bölümünü, İstanbul'da ve ötesinde yaşamaya doğru adım adım ilerliyoruz adeta. Orhan Pamuk da, bu gidişle, kendi kendine hayret edecek; "30-40 yıl önceki İstanbul'a bakarak, bugünü nasıl yazabilmişim" diye.

Afrin'den, Suriye'nin yaşadığı cehenneme adım atışımız, benim görüşüme göre, Türkiye'de her şeyi değiştiren ve değiştirecek olan bir savaşın içine girmemiz üzerine çok şey yazılabilir; asıl gündem de bu zaten. Fakat, doğrudan çatışmalara odaklı bir "savaş" yazısından önce, belki girdiğimiz çatışmanın gerçek "doğasını" anlamaya çalışmak gerekiyor.

"Büyük resmi" gerçekten görebilmek için, bir adım geriye çekilip başka yöne bakmamız yani... Zihnimizi biraz berraklaştırmak için önce başka yere, hattâ başka boyuta odaklanarak, orada ne olup bittiğini bir anlamalıyız.
Ve bunun için de, Afrin'e, Suriye sınırına doğru değil, başka bir "cepheye" bakmak gerekiyor: "Doğaya" karşı açılan savaşın, Kanal İstanbul cephesine mesela.   

Kara Kitap'ın gizemli köşe yazarı Celâl Salik'in ilk köşe yazısı, bir "felaket senaryosunu" tasvir eder. Celâl Salik, bir Fransız jeoloji dergisinde okuduğu "Boğazın sularının çekilmesi" ve yerine koskoca bir karanlık bataklık çukuru oluşmasını anlatır.

"Besbelli, kısa bir zaman sonra, bir zamanlar ‘Boğaz’ dediğimiz o cennet yer, kara çamurla sıvalı kalyon leşlerinin, parlak dişlerini gösteren hayaletler gibi parladığı bir zifiri bataklığa dönüşecek. Sıcak bir yaz sonunda ise, bu bataklığın , küçük bir kasabayı sulayan alçakgönüllü bir derenin tabanı gibi yer yer kuruyup çamurlaşacağını, hatta binlerce geniş borudan şelaleler gibi gibi gürül gürül akan lağımların suladığı yamaçlarda otların ve papatyaların yeşereceğini tahmin etmek zor değil. Kız Kulesi'nin bir tepenin üstünde korkutucu gerçek bir kule gibi yükseleceği bu derin ve vahşi vadide yeni bir hayat başlayacak... Bu kıyametimsi kargaşanın içinde Şirketi Hayriye'den kalma yan yatmış gemi leşleriyle gazoz kapağı ve deniz anası tarlaları görülecek. Suların bir anda çekildiği son günde karaya oturmuş Amerikan transatlantikleriyle yosunlu İon sütunları arasında açık ağzıyla tarih öncesinden kalma bilinmeyen tanrılara yalvaran Kelt ve Likyalı iskeletleri olacak. Midyeyle kaplı Bizans hazineleri, gümüş ve teneke çatal bıçaklar ve bin yıllık şarap fıçıları ve gazoz şişeleri ve sivri burunlu kadırga leşleri arasından yükselecek bu medeniyetin antik ocak ve lambalarını yakacak enerjiyi uskuru bir bataklığa saplanmış köhne bir Romen petrol tankerinden alacağını da hayal edebiliyorum. Ama asıl hazırlıklı olmamız gereken şey, bütün İstanbul'un koyu yeşil lağım şelaleleriyle sulayacağı bu lanet çukurda, tarih öncesinin yeraltından fokurdayan zehirli gazlar, kuruyan bataklıklar, yunus, kalkan ve kılış leşleri ve yeni cennetleri keşfeden fare orduları içerisinde çıkacak yepyeni bir salgın hastalığıdır. Biliyorum ve uyarıyorum: o gün, dikenli tellerle karantinaya alınacak bu hastalıklı bölgede olup biten felaketler hepimizin içine işleyecek..."

Kanal İstanbul projesinin gerçekleşmesi halinde de, uzmanların öngörülerine göre, tam da Pamuk'un "Celâl Salik'in kalemi üzerinden" tasvir ettiği gibi bir manzara ortaya çıkacak.

Hacettepe Üniversitesi Çevre Mühendisliği Bölümü’nden Prof. Dr. Cemal Saydam, bu konuda defalarca uyarıda bulunan bilim insanlarından. Mimarlık dergisi, Arkitera'ya yazdığı, 2013 tarihli  "Bakın Rafa Kaldırın Demedim, Unutun Dedim!" başlıklı makalede de, İstanbul Boğazı'nın, Marmara üzerinden Akdeniz ve Karadeniz arasındaki akıntı dengesinin ne denli hassas bir terazisi olduğundan bahsediyordu.

Şöyle diyordu Prof. Dr. Cemal Saydam:

"Karadeniz'e giren tüm sular nehir suyu veya yağmur suyu yani tatlı su. Peki Karadeniz neden tuzlu? İşte burada da detaylarını sadece bizim bildiğimiz ama sizlerin de farkına varmadan kullandığınız boğazların alt akıntısı devreye girmekte. İstanbul Boğazı gözlerinizin önünde nasıl akıyor ise görmediğiniz alt tabaka da aynen öyle akıyor, tek bir farkla, ters tarafa yani Karadeniz'e doğru. Hedef basit. Tuz dengesini sağlamak ta ki Karadeniz'de, Akdeniz ile aynı tuzluluğa ulaşana kadar. İyi de bu alt üst akıntı da öyle birbirlerine teğet geçecek şekilde akmıyorlar. İstanbul Boğazı'nın iki yerinde Boğaz'ın dip yapısı nedeni ile karışıyorlar. Biri Hisarlar'ın önünde 110 metre derin çukur nedeni ile diğeri ise Üsküdar Beşiktaş arasında ortada bir bölgedeki sığ tepe yüzünden. Karadeniz'den gelen suyun bir miktarı Akdeniz suyuna karışıyor, Akdeniz'den gelen yoğun su da üst tarafa karışıyor, böylece tuzluluğu biraz daha artan Karadeniz suyu büyük bir hızla Marmara Denizi'ne çıkıyor." 

Ve şöyle de devam ediyordu:

"Alt tarafta sürekli olarak oksijen tüketen maddeler var ve siz yukarıdan buraya oksijen pompalayamıyorsunuz. Ne olur? Alt tarafta oksijen giderek tükenir. İşte Marmara Denizi'nin en önemli hastalığı budur. Oksijen eksikliği çeker yani 'kronik astımlı'dır. Marmara Denizi'nin yegane oksijen kaynağı Çanakkale Boğazı'nın altından giren bol oksijenli Akdeniz suyudur."

Ve Prof. Dr. Saydam, Boğaz'ın doğal su dengesinin bozulması durumunda şunların olacağını öngördüğünü defaatle dile getirdi:

"Karadeniz’e ikinci bir musluk açtığınızda suyu daha hızlı Marmara Denizi’ne akacak. Bol besinli üst tabaka zaten çan çekişen alt tabakaya baskı yapacak, dolayısıyla oksijen hızla azalacak. Oksijen bitince bir daha geri dönüşü yok, kanalı kapatsanız dahi yok. Oksijensizlik kimyasal dengeleri alt üst edecek, alt tabakadaki hidrojen sülfür yoğunluğu hızla artacak. Dolayısıyla İstanbul birkaç 10 yıl sonra lodos estiğinde dayanılmaz bir şekilde çürük yumurta kokacak. Zamanla Karadeniz’in de ekolojik yapısı bozulacak."

Bir de, İsviçre merkezli uluslararası çevre kuruluşu World Wild Fund'ın (Doğal Hayatı Koruma Vakfı) Kanal İstanbul projesine yönelik öngörülerini açıklarken vurguladıklarını anımsayalım:

"Kanal İstanbul Projesini doğru değerlendirebilmek için Türk Boğazlar sisteminin nasıl işlediğini bilmek ve İstanbul denizlerinin kendine has dinamiklerini doğru anlamak gerekir.

Küresel boyutlara sahip bu sistem hassas dengelerde çalışır. Bundan 12 bin yıl önce bir tatlı su gölü olan Karadeniz, zamanla suların yükselmesi sonucu taşarak, Boğaz üzerinden Marmara'ya akmaya başlamıştır. İstanbul Boğazı'nın Karadeniz çıkışı Marmara çıkışından 30 cm daha yüksektir ve her gün yaklaşık 600 milyon metreküp su üst akıntılarla Marmara'ya doğu akarken, ters yönde ilerleyen alt akıntılar bunu dengelemektedir. Uzmanların dev bir havuza benzettiği Karadeniz'in tuzluluk oranı düşüktür. Tuna, Dinyeper, Dinyester nehirleri bu havuzu tatlı suyla dolduran, İstanbul Boğazı ise boşaltan musluklardır. Akdeniz, yazın sıcağı ve kışın rüzgarları ile sürekli su kaybedeken Karadeniz'in fazla suyu boğazlardan geçerek bu su eksikliğini tamamlar. Karadeniz'i besleyen kaynakların tatlı su olmasına karşın suyundaki tuzluluk, boğazların altından ilerleyen ters yöndeki akıntılardan kaynaklanmaktadır. Böyle bir durumda İstanbul Boğazı'na paralel 25 metre derinliğinde yeni bir kanal açmak, havuza giren suyu arttırmadan ikinci bir musluk açmak anlamına gelir.

Uzmanlara göre, boyutları itibariyle Boğaz'da olduğu gibi Kanal içerisinde iki yönlü bir akıntı sistemi geliştirilemeyecek ve Karadeniz'in kirli suları Marmara'ya dolacaktır. Marmara Denizi'nde bol besinli üst tabaka can çekişen alt tabakaya baskı yapacak ve oksijen hızla azalacaktır. Oksijen bitince, Kanal kapatılsa bile bir daha geri dönüş olmayacak ve oksijensizlik kimyasal dengeleri alt üst ederek, alt tabakadaki hidrojen sülfür yoğunluğunu hızla arttıracak ve sonuç olarak İstanbul lodos estiğinde dayanılmaz bir şekilde çürük yumurta kokusuna maruz kalacaktır. Zamanla Karadeniz'in de ekolojik yapısı bozulacaktır. Tuna Nehri'nin Karadeniz'i kirlettiğinden şikâyetçi olan Türkiye kendi eliyle yaptığı ikinci bir boğaz ile bu kirliliği kendi evinin içerisine, yani Marmara'ya taşınmış olacaktır. Bu durum Marmara'nın ölü bir denize dönüşmesi ile sonuçlanabilecektir."


Ölü bir deniz.

Ölü bir deniz.

Kanal İstanbul'un tanıtımına baktığımızda, "İstanbul'un yeniden fethi" gibi bir hedef çiziliyor. İstanbul, zaten Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde; İstanbul zaten Türkiye'nin. İstanbul, zaten bizim. Kim, kimden fethediyor?

İstanbul'u kim, kimden fethediyor?

Doğru soruyu sormak, doğru cevabı bulmanın yarısıdır.

Ama bence soru sormayalım; afyon gibi, projenin vaatlerini içimize çekelim.

"Fethi, Peygamber Efendimizin; 'Konstantiniyye elbet fetholunacaktır. Onu fetheden kumandan, ne güzel kumandandır. Onu fetheden askerler, ne güzel askerlerdir' hadisiyle müjdelenen, dünyanın gözbebeği şehri İstanbul'un, hayali yüzyıllar sürmüş bir projeye atılan imzayla, dünyanın merkezi olma yolunda emin adımlarla ilerliyor. "

"7,5 milyonluk nüfusu ile, Türkiye'nin İstanbul'dan sonra en büyük ikinci şehri, yine İstanbul'dan doğuyor. Kanal İstanbul ve yeni şehir proje alanı büyüklüğü, 453 milyon metrekaredir. Bunun 78 milyon metrekaresi havaalanı, 30 milyon metrekaresi Kanal İstanbul, 33 milyon metrekaresi Isparta Kule ve  Bahçeşehir, 108 milyon metrekaresi yollar, 167 milyon metrekaresi imar parseli, 37 milyon metrekaresi ise ortak yeşil alandır. Aslında, yollara ayrılmış kısım içinde 26 milyon metrekare ağaçlandırılmış kaldırım ve refüjle, imara ayrılmış kısım içinde 83 milyon metrekare gene yeşile ayrılmış alan vardır. Bu iki yeşil alana, ortak yeşil alan da katılırsa, 146 milyon metrekare yeşil alan söz konusudur. Bu miktar, havaalanı ve Kanal İstanbul'un kapladığı alanlar hariç tutulursa, toplam proje alanının yüzde 42'sini teşkil etmektedir. Bu miktar, dünyanın büyük şehirleri arasında açık ara en fazla yeşil alan olup, belki de 21. yüzyıl için tüm dünyada tek olacaktır. Yollaraayrılan 108 milyon metrekarelik alan sayesinde, 7,5 milyon nüfusa ve trafiğin en yoğun olduğu saatlere rağmen, hiçbir trafik sıkıntısı yaşanmayacaktır. Bu, tüm dünya şehirleri için bir ilk ve tüm yüzyıl için tek olacaktır."

"Haliçlerin birinde, serbest bölge yer alacak ve Almanya, Amerika, Japonya, Çin, Hindistan, Fransa, Tayland, İtalya, Brezilya, İran, İspanya ve başka ülkelerin karakteristik mimarisini temsil eden binalar inşa edilecek, alt katları restoran üst katları home-office olacak şekilde düzenlenecek ve bu yapıların işletmesi o ülke insanına yaptırılacaktır".

"Kanal İstanbul'un her mahalle biriminde yer alan camilere ilaveten, Doğu Yakası'nın Merkez Camii Külliyesi'nde kültür merkezi, Osmanlı Çarşısı, aşevi, apart otel yer almaktadır. İçinde ve avlusunda, toplam 72 bin kişiye ibadet imkanı veren Merkez Camii'nde altı adet minare ile, imanın altı şartı; altı minarenin toplam boyuyla milattan sonra 612. yıl ve 114 metre kubbe çapıyla Kur'an-ı Kerim sure adedi çağrıştırılmıştır."
Daha neler neler...

"Genel görünüme muhteşemlik katacak 10 köprü..."

"Her iki yakada sekiz şeritli yollar.."

"Küçük tekneler için marinalar..."

"Yüksek rakımlı tepelerde, dünyanın en estetik yapı dizisi...yüzer metre arayla 460 gökdelen..."

"Apartmanlar, teras evler ve villalar..."

"Boğaz'da ve Türkiye'de yer alan ve tarihi geçmişi ile ön plana çıkan saray, yalı konak gibi yapıların en muhteşemlerinin benzerleri..."

Sanki, bir müteahhitin cennet tasavvuru mu bu? Adı ne olacak acaba bu şehrin?

Bilmiyorum, bilemiyorum ve artık bilmek de istemiyorum.

Hayatî olan, "Kanal İstanbul" tasavurunun Boğaz'a yapabilecekleri ve girilen savaşın, Türkiye toplumuna yapmaya başladıkları ve yapabilecekleri.

Türkiye toplumu, her ne kadar klişe olarak, müthiş homojen ve "yüzde 90'ını Müslümanların" oluşturduğu bir ülke olarak tanımlansa da, birçok farklı dinî inanışın ve grubun, etnik kökenin bulunduğu bir ülkeye sahipti.  Bu anlamda, İstanbul Boğazı da, (çok da sembolik biçimde)-Türkiye'nin incecik, narin, hassas ve bir o kadar muhteşem dengelerinin örneği gibiydi.

Evet, "geçmiş zaman" ile konuşuyorum. Çünkü, Suriye Savaşı'na taraf olmak ve 2011'den 2018'in bugüne kadar adım adım savaşın içine girmek; ısrarla ısrarla, bir kumarbazın hırsıyla ve de "züccaciyeye girmiş fil" tavrıyla bu savaşın ateşini harlayan taraf olmak, Türkiye toplumuna bir "Kanal İstanbul" açılmasından farksız oldu. Özellikle de, bu son Afrin ve "Zeytin Dalı Operasyonu", Kanal İstanbul'un açılışı, suyun çağıldayarak bu suni kanaldan akmaya başlaması ve var olan doğal dengeleri azgınca paramparça etmesinden farksız.  

Kimileri, Kanal İstanbul'un ekonomik ve uluslararası konjoktüre dayalı dengeler (İstanbul Boğazı'na yönelik uluslararası anlaşmalar, projenin yaratacağı çevre felaketi) sebebiyle asla inşa edilemeyeceğini öne sürüyor.

Olabilir; bir kez Türkiye toplumunu, "Boğaz'ın suları çekildiğinde" tarzı bir "ölü denize" dönüştürdükten sonra, gerçekten bir "Kanal İstanbul" yapılıp yapılmaması ne fark eder ki?

Tüm bu "yok edici", "kıyamete dört nala koşan" zihniyetin ardında ne var peki?

Küresel ısınma veya iklim değişikliği kaynaklı bir altüst oluşu zaten dünya çapında yaşarken, İstanbul'un ve hatta Türkiye ecelinin gelişini çabuklaştırmak istiyoruz sanırım.
Mantıklı sebep var mı?

Kendini yok etmenin rasyonalitesi nedir?

Kendini ölümsüzleştirmek için ölümü çabuklaştırma arzusu duymak gibi bir paradoks mu?

Bazen, bazı şeyleri; özellikle de, gaddarca ve hunharca "temel içgüdü" kaynaklıysalar, rasyonalize etmenin, mantıkla açıklamanın çok da bir anlamı yok. Şiddet içgüdüsüyle, sürekli saldıracak birini aramanın mantığı, rasyonalitesini arayıp da bulmanın; hele de, tam da topluca kör bir şiddete uğrarken, fail zihin yapısını açıklamaya çalışmanın büyük bir getirisi olamıyor.

Şöyle devam etmişti "Celâl Salik", hayalî köşe yazısına:

"O zaman, kibritimi bir daha yakmadan gerisin geriye şehrin ışıklarına dönerken, felaket anlamında ölümü karşılamanın en mutlu yolunun bu olduğunu düşünerek uzak bir sevgiliye acıyla sesleneceğim: Canım, güzelim, kederlim, felaketler zamanı gelip çattı, gel bana, nerede olursan ol gel, ister sigara dumanıyla dolu bir yazıhane, ister çamaşır kokan bir evin soğanlı mutfağında, ister dağınık mavi yatak odasında, nerede olursan ol, vakit tamam, gel bana; yaklaşan korkunç felaket unutmak için perdeleri çekili yarı karanlık bir odanın sessizliğinde bütün gücümüzle birbirimize sarılarak ölümü beklemenin zamanı geldi artık."

Elbette, her savaş biter, her felaketin sonu vardır. Ve "Boğaz'ın suları çekildikten sonra" da, papatyalar açacak ve korkunç vahşi vadide yeni bir hayat başlayacak.

Perdeleri yarı çekili bir odada, "kederlimize" sarılıp, bu çöküntüye sırtımızı dönmeden önce; hâlâ aklı başında ve vicdanı içinde kalabilenler olarak, Celâl Salik'in köşe yazısındaki sözleri, uzaklarda çalıp duran bir şarkı gibi mırıldanıyoruz sanki belli belirsiz...

"Biliyorum ve uyarıyorum: O gün, dikenli tellerle karantinaya alınacak bu hastalıklı bölgede olup biten felaketler hepimizin içine işleyecek."

Paylaş

Twitterda Paylaş Facebookda Paylaş Google Plusda Paylaş
?
?
?
?

P24’E BAĞLAN

Güncel bilgilerilerden /duyurulardan haberdar olmak için mail listemize kayıt olun.

Powered by PXLDeN Design