Anasayfa / Yazarlar / Profesyonel gazetecilik tartışması ve odadaki fil

25 Kasım

Profesyonel gazetecilik tartışması ve odadaki fil

Noam Chomsky’nin yolunu izlersek, ana akım medya konusunda Kadri Gürsel’e katılmamak ziyadesiyle mümkün...


Kadri Gürsel’in Ben de sizin için üzgünüm isimli kitabı vesilesiyle Artı TV’ye verdiği söyleşide profesyonel gazetecilik hakkında söyledikleri üzerine bir anda tüm medya ve akademi camiasını saran gazetecilik tartışması başladı. Gürsel’in söyledikleri bir yandan sektörel anlamda iyi bir diyalog için vesile olurken, öte yandan da sorun ve durum tespiti yapma konusunda çoğunlukla objektif bir tavır içerisinde olamadığımızı gösterdi.
 
Meseleyi tartışmak için, önce tek bir cümle üzerinden Gürsel’in söylediklerini ele almamak gerekiyor. Zira Gürsel, elbette yalnızca o programda konuşmadı. T24’te Hakan Aksay’ın, Medyascope TV’de Ruşen Çakır’in ve Diken’de Tunca Öğreten’in sorularına yanıt verdi.
 
Bu üç söyleşide söylenenleri elbette tek bir yazıda özetlemek güç. Ama Gürsel’in bana kalırsa üstünde durulması gereken üç argümanı var: Birinci argüman idealize ettiği türde bir anaakım gazeteciliğe ihtiyaç duyulduğunu belirtmesi. Zira Gürsel, Öğreten’e verdiği mülakatta “Her ülkenin bağımsız, profesyonel, namuslu gazetecilere ihtiyacı olduğu görüşündeyim. Bu da ancak ana akım medyayla gelen bir kalite ve niteliktir” sözlerini açıklarken hâlihazırda bir ana akımın var olmadığını, ideal bir ana akım kavramından bahsettiğini söylüyor. Kullandığı kavramların ise muhataplarınca yanlış anlaşıldığını ifade ediyor. İdeal ana akım medya tanımını ise şöyle yapıyor: “Ana akım yaygın medya, çok satan gazete demek değildir. Ana akım medya, sürdürülebilir bir iş modeline oturmuş, bağımsız, gazeteciliğin meslek ilkeleri ve standartlarına asgari düzeyde de olsa saygılı olan, uyum gösteren, onu ölçü alan sesli, çoğulcu bir medyadır.”  
 
Gürsel’in ikinci argümanı ise gazeteciliğin bir dava aracı olarak görülmesine karşı oluşu. Gürsel, Hakan Aksay’a konuk olduğu T24’teki programda Türkiye’deki gazetecilik algısının 19. yüzyılda gazeteciliğin iktidar mücadelelerin aracı olarak ele alınmaya başladığı günden beri yanlış olduğunu ifade ediyordu. Diken’ten Tunca Öğreten’e verdiği söyleşide ise “Profesyonel gazeteci barış için, hak mücadelesi için gazetecilik yapmaz. Bir dava insanı değildir. Gazeteciliği bir şeyin aracı haline getirmek, gazeteciliğe yapılan kötülüktür. Gazeteciliği suiistimal etmektir. Amacınız ne kadar ulvi olursa olsun, gazeteciliği düzgün yapmak bir demokrasi savunuculuğudur zaten. Demokrasinin bekçiliğini yapmak böyle bir şey” diyordu.
 
Gürsel’in üçüncü temel argümanı profesyonel gazetecilik kavramı ve bu kavramın anlamına ilişkin. Öğreten’e verdiği söyleşide Gürsel “Profesyonellik, gazeteciliğe hâkim olmayı, onu iyi bilmeyi gerektirir. Tecrübe kazanmak için de zamana ihtiyaç duyulur. Bir gazetecinin yetişmesi için 10-15 yıl gerekiyor. Bakmayın gökten zembille inenlere, köşeler verilenlere. Onlar gazeteci değil,” diyor.
 
Bu yazıda Gürsel’in tartışma yaratan üç argümanını ele almayı deneyeceğim. İlk argümanla başlayalım. Gürsel, hem Medyascope’ta, hem de T24 ve Diken’deki söyleşilerinde ana akım kavramıyla kastettiği şeyin elbette günümüz medyası olmadığını, idealize ettiği bir medya tipinden bahsettiğini söylüyor. Medyaya dair eleştirel yaklaşımıyla medya ve propaganda çalışmalarına yön vermiş isimlerden Noam Chomsky’nin yolunu izlersek, Gürsel’e katılmamak ziyadesiyle mümkün. Zira Chomsky, “ana akım medyayı ana akım yapan nedir” sorusuna yanıt aradığı bir makalede “Ana akım medya, devletin ya da büyük sermaye sahiplerinin büyük miktarda çeşitli kitle iletişim araçları ile büyük miktarda insanı yönlendirmesiyle şekillenen yaygın ve hâkim olan düşünce akımıdır,” yanıtıyla karşımıza çıkıyor.[1] Gerçekten de kavramın çoğunlukla gazetecilik gazete ve televizyonları içeren medya holdingleri gibi kuruluşları anmak için kullanıldığına tanık oluyoruz. Ana akım medyanın mülkiyet ilişkileri ve medya sermayesindeki yoğunlaşma günümüzde hâlâ medyanın ekonomi politiği üzerine çalışanların en sıklıkla eleştirdiği konuların başında geliyor. Bu tabii ki, ana akım medyayı mülkiyet ve söylem ilişkileri etrafında ele alan bir teorik yaklaşım. Gürsel’in “Ana akım medya, sürdürülebilir bir iş modeline oturmuş, bağımsız, gazeteciliğin meslek ilkeleri ve standartlarına asgari düzeyde de olsa saygılı olan, uyum gösteren, onu ölçü alan sesli, çoğulcu bir medyadır,” tanımı ise genel olarak ana akım medya tanımının ötesine geçen bir medya tanımı ve hem üstüne tartışılmaya değer bir zemin sunuyor, hem de her ne kadar kavram kafa karışıklığı yaratsa da medya endüstrimizdeki çok sayıda probleme eş zamanlı olarak dokunuyor.
 
Gerçekten de, günümüzde özellikle basılı gazeteler söz konusu olduğunda kendine yeten yayınlardan bahsetmek neredeyse imkânsız. Devlet olarak kodlayabileceğimiz Basın İlan Kurulu’nun reklamları ve oradan gelen gelirler olmadan, zaten satış sayıları oldukça düşüş olan ve kendini ana akımın dışında konumlandırarak politik bir konum alan gazetelerin de çoğunun yaşamasının imkansız olduğu ya da mucizelere kaldığı sır değil. Gerçekten de mevcut satış ve site ziyaret istatistikleriyle kendini ana akım dışında konumlayan gazetelerin çoğunun baskı versiyonlarına reklam alması zaten oldukça güç. Ancak Karar gazetesi örneğinde de görüldüğü üzere “içeriden muhalefet” mantığıyla iktidara yakın ama iktidarın dışında kendini konumlayan gazeteler de reklam pazarından faydalanamıyor. Yani hem ana akım olsun ana akım dışı olsun gazetelerin karakterine dair bir problem var, hem de Türkiye demokrasisinin ve medya endüstrisinin iş modelleri bağlamında büyük bir krizle karşı karşıyayız. Yani Gürsel’in idealindeki “ana akımın gerçekleşmesi” çok büyük değişikliklere bağlı. Ancak o tür bir gazetecilik pratiği, elbette etik ve politik anlamda daha güvenilir, herhangi bir siyasi parti ya da cemiyetin desteğini almadan yaşayabilecek bir pratik olacağından daha özgür hareket etme imkanına da sahip olabilir. Bu da iyi gazetecilik için yol açabilir. Yani ilk argüman için özetle, ana akım kavramına ilişkin mevcut tanımların ve eleştirilerin ağırlığı gereği üstüne yeterince tartışılmamış bir argüman demek fazlasıyla mümkün. Bana kalırsa meselenin kendine yetebilen ekonomik modeller boyutuna yoğunlaşmak kısmı hem Chomsky’nin mantığına doğrudan yaslanıp kolaycılık yapmamak hem de ana akımın sahibiyet kaynaklı özsansür ve sansür etkilerine karşı bir cephe açmak bakımından mühim.
 
Gürsel’in ikinci argümanı gazeteciliğin bir dava aracı olmadığı. Gürsel yine idealize ettiği bir gazetecilik pratiğinden bahsediyor ve bunu da vurguluyor. Ama kendisinin de belirttiği üzere Türkiye’de gazetecilik 19. asırdan beri bir dava aracı. Ve bu durum sadece Türkiye’de geçerli değil. Daniel C. Hallin ve Paolo Mancini tarafından öne sürülen karşılaştırmalı medya sistemleri tablosu da önümüze Batı medya modelleri için üç ayrı kategori sunuyordu.[2] Akdeniz modeli, Kuzey/Orta Avrupa modeli ve Kuzey Atlantik modeli olarak adlandırılabilecek bu üç model arasında Türkiye’nin sınıflandırılabileceği bölge elbette coğrafi konum gereği de tahmin edilebileceği gibi Akdeniz Modeli. Bakıldığında Fransa, Portekiz, İtalya, İspanya, Yunanistan gibi ülkelerle birlikte yer aldığımız modelin öne çıkan özellikleri politik hareketlerle gazeteler arasında ciddi paralellikler olması, düşük gazete sirkülasyonu, elit siyaset odaklı yayıncılık, düşük profesyonelleşme, gazetelerin araçsallaştırılması ve devletin regülasyon müdahalelerinin oldukça fazla olması.
 
Gerçekten de model 2004 yılında yayınlanmış bir kitabın parçası olsa da bu karakteristiklerin çoğunlukla Türkiye’yi de yansıttığını söylemek mümkün. Politik paralelizm bağlamında gazeteleri ele alırken Hallin ve Mancini çok temel kimi sorular sorarlar. Gazetenin otonomluğu ne durumda, profesyonel norm ve kurallar ne kadar geçerli, gazeteciler kamuya mı yoksa başka odakları mı hizmet ediyor gibi. Türkiye’de sermaye gazetelerinin durumu ortada. Doğan Grubu’nun yarı zorunlu devriyle birlikte hakim medya sermayesinin tek bir grubun elinde toplanmasının sonuçlarını hep birlikte gözlemliyoruz. Devletle dirsek temasını aşan ilişkiler, okur nezlinde gazetenin ve gazeteciliğin saygı görmekten uzaklaşmasına neden oluyor. Geçmişten beri, iktidar partisinin “davasında yanında olan” gazetelerin çizgisi ana akıma yansıyor, onların yöneticileri “davayı yaymak için” bu medya kuruluşlarına transfer oluyor. Az da olsa otonom kalalım diyen Karar ve Habertürk gibi gazeteler ise dijitale geçiyor ya da yardım çağrısında bulunuyorlar. Tabii, otonomluk yalnızca bir ülkedeki siyasal iktidarla ilişki ile ilgili bir mesele değil. Türkiye’de cemaatlerden partiler ve inanç gruplarına, sendikalardan derneklere herkesin medyası var. Doğrudan bir işletme ya da sosyal girişim mantığıyla bağımsız gazetecilik yapan ise çok az. Yani politik parallelik meselesi, illa siyasal iktidarla ilişkiler değil, iktidara talip olan diğer kurumlarla ilişki tarafından da ele alınıyor. Elbette bu çok liberal demokrat bir medya anlayışı ve zaten Batı temelli yaklaşımlarda (Gürsel’inki de dahil) genellikle ortak tavır bu. Alternatif medya, komünite medyası ya da radikal medyası deneyimlerine[3] emek veren gazetecilerin Gürsel’e itirazlarının temelinde de aslında bu var. Gürsel’in kategorizasyonu, politik anlamda paralel oldukları gazetecilik dışı aktörler olduğu ve siyasal anlamdaki ajandaları bu kuruluşlarla birlikte belirlendiği için profesyonellikten ve ideal gazetecilik tanımından dışlanmış ve hor görülmüş hissediyorlar. Ya da böyle olmalılar. Ancak gerçekten de, eğer gazetecilik iktidarın her türlüsüne kuşkuyla bakmaksa partilere ya da cemaat veya cemiyetlere yakın yayınlarda da etik anlamda kesin bir hat oluşması şart ve Türkiye’nin mevcut şartlarında bunu tartışmak neredeyse imkansız olsa da günün birinde bunu tartışmanın da zamanı gelecek. Zira, Türkiye’de sağdan sola tüm siyasi partilerin gazeteyi bir branş olarak ele aldığı bir gerçek. Hattâ Türkiye’deki sağ sol siyasal hareketlerin tarihini gazeteler üzerinden okumak mümkün ve bu da bize farklı bir gazetecilik algısına dair gerekliliği zaman zaman hatırlatıyor. Tabii, buna panzehir olarak klasik sermaye modellerini göstermek ne kadar doğru burası da tartışmalı. Bana kalırsa kitlesel fonlama temelli modeller, ya da kendine yeten reklamı alabilen bağımsız modeller veya şu aralar Football Leaks ile gündemde olan Black Sea Files tipi odaklı çalışan modeller, hem etik hem de pratik bağlamda Gürsel’in medyadan beklediği birçok işi yerine getiriyor. Tabii ki büyük riskleri de göze alarak.
 
Gürsel’in üçüncü ve bana kalırsa en önemli argümanı ise profesyonellik. Özellikle gazetecinin gazetecilikle geçinebilmesi gerektiğine ilişkin söyledikleri, Gürsel’in en haklı olduğu konu. Gazetecilerin sektörler arası gidip gelen, özellikle halkla ilişkiler ve siyasal iletişim alanıyla fazla iç içe hâlleri günümüzde çok ciddi bir problem. Hattâ öyle ki, şu anda Türkiye’de etik konuda yaptırım uygulama gücüne sahip bir kurumun olmaması ve var olanların da zayıf ve etkisiz olması bu sıkıntıları iyice derinleştiriyor. Köşesini kiralayan gazeteciler de dahil olmak üzere alanda oluşan hiperticarî atmosfer ne kadar kötüyse, gazetecilerin yaptıkları işle geçinemiyor olmaları da bir o kadar sıkıntılı. İletişim fakültelerinin eğitim standardı ve sektörel ihtiyaçları karşılayamamasından o kadar sık şikayet ediliyor ki gazetelerin muhabire kazandırdıklarını pek konuşamıyoruz. Bugün olağanüstü hızlı sermaye akışkanlığı ve insan kaynağı akışkanlığı gazetelerde gelenek ve tecrübe aktarımı gibi ritüelleri de geride bıraktığından profesyonelleşme daima eksik yaşanıyor. 2000 sonrası dönemde ekol üretme konusunda başarılı olan az sayıda haber servisi görebiliyoruz. Bunların her birini ayrı ayrı sorunlar olarak tartışmamız gerekiyor. Bu bağlamda da Gürsel’in açtığı tartışmanın en önemli kısmı “gazetecilik için gazetecilik” yapabilme kabiliyeti ve özgürlüğüne sahip bir gazeteci zümresinin kendisine yeten bir model dahilinde sefalet çekmeden gazetecilik yapması gerektiğine ilişkin görüşleri. Geleneksel zanaatkâr ilişkilerinin yıpranması, bugün kendi dükkanını açıp gazetecilere ev açan az sayıda uzman gazeteci haricinde uzmanlık aktarımı yapması gereken çok sayıda ismin sektör dışına itilmiş olması ya da sektöre küsmüş olması (belki de maddi sürdürülebilir bir model arayışında olduklarından bekliyor olmaları) bu türde bir profesyonelleşmenin önündeki en büyük engellerden biri. Bir de siyasi kurumlarla dirsek temasını aşan ilişkiler içerisindeki köşe yazarlarının yönetim ve üretim aşamalarında parlamaları ve parlatılmalarıyla (her yönelimdeki medyada) profesyonellik yerini malumatfuruşluğun ve siyasal tetikçiliğin en sığ örneklerine bırakabiliyor.
 
Özetlemek gerekirse, kendi kötü modellerimizle yüzleşmek zorundayız. Bağımsız medya kavramını, alternatif medya kavramını, ana akım kavramını, radikal medya kavramını ve daha nice kavramı kullanmakla o kavramların içini doldurarak pratiği icra etmek ayrı şeyler. Yani, ya yaptığımız işleri kutsallaştırıp idealleştirerek gazeteciliği hâlihazırda olduğundan daha önemli bir noktaya yerleştirip demokrasinin en değerli bekçisi olarak tanımlamayacağız ya da Gürsel’in öyle ya da böyle vesile olduğu tartışmayı ve hatırlattığı değerleri bir daha düşünüp, hem kendimize hem de diğer aktörlere eleştirel yaklaşarak okurların küsüp terk ettiği gazetecilik alanını tekrar canlandıracağız. Sürdürülebilirlik kavramını bir “beyaz yakalı” kavramı, tarafsızlığı bir tür “imkânsız rüya”, finansal ve politik bağımsızlığı ise “gereksiz bir macera” olarak gördüğümüz bu hâlde mevcut tartışma yalnızca hatalarımızı daha derine gömmek için daha yüksek sesler çıkarmaktan ibaret.
 
[1]  Chomsky, Noam (1997). "What makes mainstream media mainstream", Z Magazine, October 1997.
[2] Hallin, D. C., & Mancini, P. (2004). Comparing media systems: Three models of media and politics. Cambridge: Cambridge University Press.
[3] Downing, J. D. (2000). Radical media: Rebellious communication and social movements. Sage. (Bu kavramları ve kavram kapsamındaki deneyimleri merak edenler için önemli bir kaynak.)


Paylaş

Twitterda Paylaş Facebookda Paylaş Google Plusda Paylaş
?

P24’E BAĞLAN

Güncel bilgilerilerden /duyurulardan haberdar olmak için mail listemize kayıt olun.

Powered by PXLDeN Design