Anasayfa / Yazarlar / Merkez düştü, kim çıkacak?

29 Mayıs

Merkez düştü, kim çıkacak?

Avrupa Parlamentosu seçimlerinde “merkez”in parçalanması eğilimi tekrarlandı. Üç akım sivriliyor: Yeşiller, Liberaller ve Sağ Popülizm


 Avrupa Parlamentosu seçimleri, sürprizlere gebe demiştik; öyle de oldu gerçekten.

Ancak, bazı “sürprizler” beklendiğinden de farklı gerçekleşti.  Öncelikle, “beklenmeyen” sürprizlerden başlayalım:
 
-- Yeşiller, beklenenden daha iyi ve çarpıcı bir çıkış gerçekleştirdi. Bu çıkışın çarpıcı olmasının sebebi, Yeşiller’in Avrupa Parlamentosu’ndaki sandalye sayılarında büyük artış olması değil, Almanya gibi çok kilit bir ülke olmak üzere, bazı yerlerde yakaladıkları çıkış ivmesi.
 
-- Aşırı sağ/popülist sağın toplam sandalye sayısı, beklenenin altında kaldı. Ancak, tıpkı Yeşiller gibi, Aşırı Sağ Popülistler de belli bazı kilit yerlerde elde ettikleri “zaferlerle” ön plana çıktı. Buna karşılık, Yeşiller ile Aşırı Sağ Popülistleri karşılaştırırsak, asıl başarılı olanın ve daha net bir zafer kazananın Yeşiller olduğunu kesin biçimde söyleyebiliriz. Bunun başlıca sebebi de Avrupa Parlamentosu seçimlerindeki Sağ Popülist çıkışların sadece “tek lider odaklı” olmaları-bu konuyu daha sonra derinlemesine ele alacağım. Ama bu temel sebebin ötesinde de Avrupa Parlamentosu’nda, Yeşiller dördüncü, Sağ Popülistler’in en büyük grubu Uluslar ve Özgürlükler Avrupası (Europe of Nations and Freedom) ise altıncı parti konumunda.
 
-- Yeşiller gibi çıkış yapan bir başka sürpriz güç, “Liberaller” oldu. Merkez partilerin “karar alıcı” statülerini sürdürmek için ihtiyaç duyduğu can simidini de Liberaller sağlayabilir. Öte yandan, Aşırı Sağ Popülistler’in Avrupa’nın başlıca partisi olan Avrupa Halk Partisi’ni (European People’s Party) fena halde köşeye sıkıştırdığını ve hatta teslim almakta olduğunu söylesek hiç de yanlış olmaz. Bu açıdan, merkez siyaset için hem Sağ hem de Sol için Liberaller’in önemi artıyor.
 
28 ayrı seçim, 28 ayrı hikâye: Aynı eğilim
 
Ve Avrupa Parlamentosu’nun” beklenen” sürprizi de “merkezin” düşüşü oldu. Avrupa genelinde, “merkez siyasetin parçalanması” bir süredir üzerine konuşulan bir mesele olduğundan aslında sonucun bu kısmında şaşacak bir şey yok. Merkez Sağ ve Sol’un irtifa kaybı ile ilginç ve sürprizli nokta, doğan boşluğu kimin doldurabileceği sorusu.
 
Şu noktayı göz önünde bulundurmak gerek: Avrupa Parlamentosu seçimleri dediğimizde aslında 28 ayrı ülkede gerçekleşen ve kendi iç siyaset koşullarına göre de şekillenen, 28 ayrı hikâyesi olan oylamalardan bahsediyoruz. Kimi Avrupa Birliği üyesi ülkede “İlerici” (Progressive) çizgi olarak adlandırılabilecek Sosyal Demokrat ve/veya Yeşiller yükseliyor; kimilerindeyse Aşırı Sağ Popülistler. Kimi AB ülkesinde “merkez” tamamen çöküyor, kimilerinde ise “Merkez” siyaset zaten bir dönüşüm sürecinden geçtiğinden farklı “yüzlerle” karşımıza çıkıyor. “Merkez”in çökmesi, dönüşmesi sonucu yeni siyasetçiler ve hareketlerin sahneye çıkması ise, 28 ayrı hikâyenin ortak paydası.

 Şimdi, Avrupa Parlamentosu seçimlerinin kazananı olarak adlandırabileceğimiz ve Merkez’de doğan boşluğu doldurabilecek başlıca üç siyasi akımı yakından inceleyelim: Yeşiller, Aşırı Sağ Popülistler ve Liberaller. Bu üç siyasi hareketin Avrupa Parlamentosu seçimleri başarıları ve gelecek potansiyellerini tek tek, ayrı yazılarda ele alacağım. Önce Yeşiller…
 
Yeşiller: Popülizmin Panzehiri mi?
 
Avrupa Parlamentosu seçimleri sonuçlarına göre, 751 sandalyeden 69’unu Yeşiller aldı. Yeşiller’in, 2014’ te kazandığı temsilci sayısı 52 idi. Kamuoyu araştırmalarına dayanan projeksiyonlara göre de alabilecekleri Avrupa vekilliği sayısı maksimum 55 civarıydı.  Bir kere, Yeşiller’in temsil kapasitesinin arttığın, Avrupa genelinde de yüzde 9,2’lik oyla dördüncü büyük grup hâline geldiklerini görüyoruz.
 
Aslında, Yeşiller’in siyasi çıkışta olduğuna dair işaretleri, Avrupa genelinde son aylarda gerçekleşen oylamalarda gözlemek mümkündü. 2018 sonbaharından itibaren, önce Lüksemburg genel seçimlerinde; ardından Almanya’nın güneyinde Bavyera ve kuzeyinde Hessen eyaletleri ile Belçika’daki yerel seçimlerde Yeşiller, beklenmedik zaferlere imzasını attı.
 
Zaten, biz de bu “Yeşil Dalga” ihtimalini, P24’te 29 Ekim 2018’de, “Popülizme Yeşil Panzehir” başlıklı yazıda dile getirmişiz. O zaman, “henüz siyasi bir trend haline gelen bir "Yeşil Dalga"dan bahsetmek zor” demiştik. Buna karşılık, eğer ki “Popülizmin yükselişi” olarak adlandırılan gelişmelere set çekecek bir siyasi akım varsa, o alternatifi sunmaya en yakın olanların Yeşiller olduğuna dikkat çekmiştik.
 
Geçen sonbahar Avrupa genelinde elde ettikleri zaferler sonrası Yeşiller’in kendileri de bu tarihî fırsatın farkına varmaya başlıyor gibi gözüküyordu. Avrupa Yeşilleri’nin Eşbaşkanı Reinhard Bütikofer, "yeni merkez" hâline dönüşmekte olduğunu öne sürmüştü. Bütikofer, EURACTIV'e 14 Ekim 2018'de verdiği mülakatta şöyle diyordu:
 
"Benim heyecan verici bulduğum bu üç yerde de [Bavyera, Lüksemburg ve Belçika'da], Yeşil Partilerin merkezdeki geleneksel siyasi partilerin içine sürüklendiklerinin tam aksine söylem geliştirmeleri. Bu da siyasi merkez gücünün yeniden şekillenmekte olduğunu gösteriyor."
 
Ancak, Avrupa Parlamentosu seçimlerine yaklaşırken, henüz birkaç ay önce 2018’in son çeyreğinde kendini ortaya koyan bu trendden bahseden pek yoktu: Yeşiller’in kendilerinin bile, çoğu yerde, “geleceğin kendilerinde” olduğu iddiasıyla kampanya yürüttüklerini düşünmüyorum. Medya genelindeki “Popülizmin yükselişi” temalı manşetler, Aşırı Sağ’dan gelen tehdide dikkat çekiyordu; Yeşil siyasetin sunabileceği fırsatla ilgilenen fazla kimse yoktu.
 
Avrupa Parlamentosu seçimleri sonucunda ise, başta Almanya olmak üzere; İrlanda, Hollanda, Finlandiya, Belçika, Fransa gibi ülkelerde Yeşiller’in elde ettiği seçim zaferlerinden bahsediyoruz. Tüm bu ülkelerde Yeşiller, Avrupa Parlamentosu yarışını ikinci parti olarak bitirdiler. Yeşiller’in, 2014’teki Avrupa Parlamentosu seçimlerine nazaran oylarını ikiye katlayarak yaklaşık yüzde 20’ye çıkardığı Almanya, en çok dikkat çeken “zafer” noktası. Ama bana kalırsa, asıl 10 yıl önce, Aşırı Sağ Popülistler’in yükselişinden, çeşitli Avrupa ülkelerinde “siyaseti belirleyen”, “ana muhalefete oynayan” hareketler haline gelmeye başladıklarından söz ettiysek; şimdi aynı hikâyenin ta o en başına Yeşiller için döndük diye düşünüyorum.
 
“Yeşil politikanın” başarısı kalıcı
 
Aşırı Sağ Popülistler, Merkez’in, geleneksel Sağ ve Sol’un aşınmasıyla ortaya çıkan boşluğu doldurmaya, 2010’ların sonunda kendi gündemlerini yaratarak başlamışlardı. Aşırı Sağ’ın “popülerleştirdiği”, medyatik bir konu haline getirdiği, “yabancı fobisi” meselesi de 2015’teki “mülteci krizinin” gerçekleşmesiyle, Avrupa’nın gerçekten ana gündem maddesine dönüşmüştü. Diğer bir deyişle, Aşırı Sağ Popülistler, kendi şekillendirip kendi çıkarları için “araçsallaştırdıkları” suni gündemler üzerinden yükseldiler. Oysa, Yeşiller’in kalıcı bir gündemle, çok gerçek ve hepimizin hayatını etkileyecek konular üzerinden; çevre sorunları, küresel iklim krizi ile siyasette kalıcı bir çıkış yapması söz konusu. Günlük hayatımızda etkilerini görmeye başladığımız çevre sorunları, iklim krizi felaketlerine yönelik gerçek projeleri, çözüm önerileri olanlar da sadece ve sadece Yeşiller.
 
Belki de “Yeşiller” yerine, “Yeşil Siyaset” demem daha doğru olur: bugünkü mevcut kadrolarıyla Yeşiller partileri, kendilerini yükseltecek koşulları lehlerine kullanabilirler veya kullanamayabilirler. “Yeşil Siyaset” ise, belki bugünkü Yeşiller’in siyasi kadrolarından isimleri parlatacak; belki şu an siyaset sahnesinde olmayan yepyeni kişiler, politikaya çekilecek. Her koşulda, geleceğin siyaseti, “Yeşil” olacak.
 
1960’lar ve 1970’ler döneminde nasıl dünya genelinde etkili olan toplumsal hareketler yaşandıysa, aslında günümüzde de benzer bir dalganın arifesinde olduğumuzu düşünüyorum. 2018 sonbaharında, Avrupa genelinde Yeşiller’in elde ettiği seçim zaferlerinden bahsettim: ama aynı dönemde bir şey daha oluyordu. Ağustos 2018’de, Greta Thunberg, İsveç’te, yaşadığı kent Stockholm’de, her Cuma “iklim krizine dikkat çekmek için” okula gitmeyi reddetmeye başlamıştı. Her Cuma, İsveç Parlamentosu önünde müthiş bir ısrar ve inançla, iklim krizine karşı pasifliği protesto için oturan “Asperger Sendromu inadına” sahip, o dönem 15 yaşındaki kıza ilişkin haberler, geçen Eylül-Ekim’de, dünya medyasında yavaş yavaş yer almaya başlamıştı. Çok iyi anımsıyorum: 2018 Eylül’ünde, ne zaman Greta Thunberg’in fotoğrafını görsem, gözlerimden yaşlar inmeye başlıyordu. O dönem henüz ismi pek duyulmamış, İsveç’te naif bir girişimde bulunuyormuş zannedebilecek bu kızın, dünya çapında bir akımı başlatacağını hissedebiliyordum. Greta Thunberg’in, son derece net, samimi ve inançlı biçimde ifade ettiği iklim gerçekleri, aslında onlarca yıldır gözümüzün önünde duruyordu. Onun ve onun verdiği ilhamla dünya genelinde Cuma günleri okula gitmeyi reddeden çocuklar ve gençler, bir türlü alamadığımız sorumluluklarla yüzleşmeye başlamamızı sağladılar.
 
Ve tabii, 31 Ekim 2018’de Londra’da Parlamento Meydanı önünde, “Extinction Rebellion (XR – Yokoluş İsyanı)” adlı küresel hareketi başlatanlar da. XR, 15 Nisan 2019’da da 10 gün boyunca, gene Londra başta olmak üzere, dünya genelinde protestolar düzenledi; yapabildikleri yerlerde, sivil itaatsizlik eylemleriyle iklim krizine karşı “aksiyon” talep ettiler.
 
Çocukların ve gençlerin başını çektiği bu hareketler olmasaydı, Ekim 2018’de yayınlanan Birleşmiş Milletler (BM) Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli (IPCC) Küresel Isınma Özel Raporu’nun yaptığı felaket uyarıları, şimdiye kadar yapılmış ikazlar arasında kaybolup giderdi. Benzer şekilde, Aralık 2018’de Polonya’nın Katowice kentinde düzenlenen Birleşmiş Milletler İklim Zirvesi (COP24) de, şimdiye kadar yapılmış bir iklim krizi toplantısı daha olarak gelip geçebilirdi.
 
2019 baharına geldiğimizde ise, Birleşik Krallık ve İrlanda parlamentoları, “iklim için acil durum” ilan etti; Kanada’da ise, acil durum ilanı, mecliste onaylanmaya bile gerek duyulmadan, ivedilikle kabul edildi. Dünya genelinde, yerel meclisler, belediyeler de “iklim için acil durum” alarmına geçiyor ve iklim krizine karşı tedbir almaya başlıyorlar.
20 Eylül 2019’da ise, dünya çapında bir grev için çağrı yapılıyor; Greta Thunberg ve çocuk-genç iklim aktivistleri, tüm dünyayı kendilerine katılmaya çağırıyorlar. Bu çağrı, “büyükler” arasında da yankı buluyor gibi gözüküyor.
 
Avrupa Parlamentosu seçimlerinin de ortaya koyduğu gibi, ilk kez oy verenler ve genç seçmenler arasında, “Yeşil” tercih en yüksek siyasi eğilim olmaya doğru gidiyor. O yüzden de bana kalırsa: bu daha başlangıç- geleceğin siyaseti “Yeşil”.
 
20 Eylül 2019’da “Dünya İklim Grevi” çağrıları Guardian’da yayınlandı; çağrıları, Ömer Madra, Türkçe’ye çevirdi. Orijinalleri ve çevirilerinin bağlantılarına şu adreslerden ulaşabilirsiniz:
 
“Young people have led the climate strikes. Now we need adults to join us too”, 23 Mayıs 2019, https://www.theguardian.com/commentisfree/2019/may/23/greta-thunberg-young-people-climate-strikes-20-september
 
“Gençlerden ihtiyarlara 'genel grev' çağrısı: Kitlelerin direnişini başlatabiliriz”, 27 Mayıs 2019, http://acikradyo.com.tr/acik-gazete/genclerden-ihtiyarlara-genel-grev-cagrisi-kitlelerin-direnisini-baslatabiliriz
 
“We’re stepping up – join us for a day to halt this climate crisis”, 24 Mayıs 2019,
https://www.theguardian.com/commentisfree/2019/may/24/climate-crisis-global-strike
“İhtiyarlar gençlerin 'grev çağrısı'na katılıyor: Yetişkinler yetişkin gibi hareket etmeli”, 27 Mayıs 2019, http://acikradyo.com.tr/acik-gazete/ihtiyarlar-genclerin-grev-cagrisina-katiliyor-yetiskinler-yetiskin-gibi-hareket-etmeli
 
 
 
 
 

Paylaş

Twitterda Paylaş Facebookda Paylaş Google Plusda Paylaş
?

P24’E BAĞLAN

Güncel bilgilerilerden /duyurulardan haberdar olmak için mail listemize kayıt olun.

Powered by PXLDeN Design