Anasayfa / Yazarlar / İktidarın istikbali

29 Şubat

İktidarın istikbali

Mevcut iktidar koalisyonuna ömür biçerken, alternatifinin olup olmaması etkenini tek ölçüt yapamıyoruz. Peki, alternatif var mı? Yok.


İdlib’de 33 askerin hayatını kaybettiği hava saldırısının hemen ardından iktidarın en güçlü sahip ve sözcülerinin ortalıkta görünmeyişini, sahneyi Fahrettin Altun’la Hatay Valisi’ne bırakışlarını Kemal Can, Duvar’da, “sorumluluk almama” olarak yorumladı. Kemal’e göre, ekonomik kriz karşısında tabanını yalnız bırakan”, yerel seçim sürecinde kendi hataları ve artık işlemeyen stratejisiyle kendi yolaçtığı yenilginin sorumluluğunu almayıp “onu hezimete çeviren” iktidar, şimdi de çok avantajlı gibi durduğu, defalarca kullandığı dış politik gerilimler” alanında irtifa ve inisiyatif kaybediyor. İlkinde “yoksullukla temas ve temsil ilişkisi ciddi hasar almış”; ikincisinde, “gücünün aslî kaynağı olarak gösterilen sandık”ın “seçim yenileme, kayyım ve yetki gaspıyla imha” süreci aşama kaydetmişti; “son olarak İdlib krizinde”yse, “kullanışlı görünen hamaset enstrümanını fazlasıyla zayıflatmış” oldu. Meslektaşımın vardığı tesbit şu: “Sorumluluk almayarak ödenecek bedelden kaçmaya çalışmak, bu zeminleri kullanarak destek (rıza) devşirmenin yollarını da tıkıyor.”

Yanlış yapacağı dahi kabul edilmeyen, bariz yanlışı ortaya çıktığında görmezden gelinen, böylece varlığıyla kaim masalın hülyalı âleminin sürmesi sağlanan, ilan edilmiş hedefleriyle, üstlendiği, vaat ve taahhüt ettiği misyonla çelişen karar ve tavırları karşısında “bir bildiği vardır”a sığınılan karizmatik tek-adam, bugüne kadar iktidar koalisyonunun başı ve bedeni olarak algılandı. Bu, belirli koşullar altında, belirli süreyle, her koalisyon için bulunmaz nimet sayılır. Çünkü koalisyonun unsurları işleri batırsa da liderin bir şekilde düzelteceği umulur, yanlışı eksiği yüzünden uzaklaştırılması, değiştirilmesi gereken parçalar rahatça gözden çıkarılabilir, lider işbaşında ve sağlam olduğu sürece koalisyonun şusunu busunu kimse sorun etmez.

Buna karşılık, lider teklediğinde veya alışılmış sürükleyici rolünü sekteye uğrattığında, koalisyonun başarıları önemsizleşir, görünmez olur.

Buna ilaveten, otoriter “güçlü lider” yönetimlerinde destekçi kitlenin mutlaka ihtiyaç duyduğu mekanizma, liderin her şeyi yerli yerine oturtması, neye nasıl yaklaşılacağı, giderek ne anlam yükleneceği, bundan çıkan yükümlülükler, ödevler vs. hususlarında kendilerini aydınlatmasıdır. Dediği dedik tek-adamın hükmü altında yaşarken kimse herhangi bir konuda kendi başına hüküm vermek istemez. Yere düştüğünde kaldıracak, dara düştüğünde avutacak olan güçlü iradeye kendini teslim eder. Telaşlandığı, kaygılandığı, kendini korunmasız, savunmasız, mağlup, kurban vs. hissettiği anlarda, yukarıdan gelecek gür sese kulak kesilir. Bildiği, alıştığı, bazen ya uygun şekilde hizmet edemez de hışmını üstüne çekerse diye korktuğu, bazen sadece izlemenin coşkuya kapılmasına yettiği edâsıyla lideri görmek ister. Kargaşa anında, her zaman hepimize dünyayı, olayları açıkladığı, neye ne dememiz gerektiğini buyurduğu, içimizdeki hainleri işaret ettiği, hepimizden bir boy yüksek kaidenin üzerinde lideri göremezse, otoriter toplumun insanı, pusulayı şaşırır.

Kemal Can’ın başta aktardığım tesbiti, İdlib trajedisi ertesindeki “sorumluluk almama” halinin iktidar destekçisi kitlede önce böyle pusulayı, sonra sandığın yolunu şaşırma gibi ârazlara yolaçabileceğine işaret ediyor. Bu da mevcut iktidar koalisyonunun ve hattâ belki rejimin çok fazla ömrünün kalmadığını gösteriyor olabilir.

Mevcut iktidarın fazla ömrü kalmadı mı?

Kendi dinamiklerini bizzat tıkayışı, kendi yarattığı sorunlar ve açmazlar gözönüne alınırsa, pekâlâ kalmadığı düşünülebilir. Katıldığı bütün oyunların kurallarını çiğnedi, eline güç geçirdiği oranda rakiplerini uygunsuz yöntemlerle safdışı etti, yargıyı baskı aracı olarak kullanabilmek için seksen milyonluk ülkeyi mevcut derme çatma hukuk kurumundan bile yoksun kıldı, giderek, elinde sadece düpedüz zulüm araçları olarak tanımlanabilecek silahlar kaldı, hükmünü yürütmesini sağlayan. Bu hüküm, toplumun yarısını öbür yarısına düşman etmekle, düşmanlığın, çatışmanın azalması oranında geçersizleşeceği bilinerek, hışımla, kinle yürütülüyor. Zulüm, katılanı sarhoş edip kendine bağımlı kılsa da, manevî desteksiz sonsuza kadar sürdürülebilecek şey değil. Ve mevcut iktidar, en büyük manevî cephanesi İslâmcılığın en ufak inandırıcılığının ve vaadinin kalmaması için âdetâ canla başla  uğraşıyor.

Hiçbir siyasî iktidar, yerini alabilecek alternatif inandırıcı halde ortaya çıkmadan, kendiliğinden yok olup gitmez. Alternatif muamelesi yapılan muhalefet, kök salmış eski iktidar yapısını bütünüyle değiştirip dönüştürebilecek kabiliyette değilse, inisiyatifi, bakış açısı, kuvveti, aklı ve siyasî derinliği köklü değişim için yeterli değilse, boşluk doğacak, muhtemelen eski otoriter tek-adam rejimi kadar da temsil kapasitesi olmayan, kendinden menkûl başka otoriter odaklarca bu boşluk doldurulacaktır. Böyle deyince ilk akla gelen odakların Türkiye’de zaten mevcut iktidar koalisyonunun unsurları olduğunu gözönüne alırsak, boşluk ihtimalinde böyle bir geçişin görece patırtısız olabileceğini düşünebiliriz. Geçişten sonraysa, değil patırtı, en ufak tıkırtının bile çıkmaması için elinden geleni ardına koymayacak bir rejim oluşacaktır mecburen.

Dolayısıyla, mevcut iktidar koalisyonuna ömür biçerken, alternatifinin olup olmaması etkenini tek ölçüt yapamıyoruz.

Peki, alternatif var mı? Dolandırmadan cevap vereyim: yok. Bugün rejimin makbûl-meşru saydığı muhalefet, hemen bütün aslî sorunlarda iktidar koalisyonunun ardına hizalanıyor. Nasıl bir yol izlerse Türkiye siyasetini ille de sağcı koalisyonlar hegemonyasında yürütülmesi mecburî faaliyet olmaktan çıkarabilir, artık, nihayet görebildiğine dair bazı belirtiler gösteren CHP, bunları dikkate alarak kendine çeki düzen verecek mi? Bu konuda iyimser olmak zor. Şu iktidara hizalanma geleneğinin en olmayacak durumda bile sorgulanmayışına bakarsak. Kezâ öbür muhalefet partilerinin de yerleşik düzen azamî müşterekleri -o kadar çoklar ki, asgarî diyemiyoruz- çemberinin dışına çıkmaya niyetleri yok görünüyor. (Ali Babacan’ın meçhuller âleminden çıkıp gelmesi beklenen partisi henüz-hâlâ ortada yok; konuşurken onu hesaba katamıyoruz.)

Türkiye’nin Suriye macerasından da önce varolan yapısal sorunlarına dair farklı söz söyleyen, gücü ve desteğinin yaygınlığı bakımından ciddîye alınabilir tek siyasî hareket, makbûl-meşru sayılan bütün öbür siyasî odakların dışladığı, oyuna katmamak için her yolu denediği, devlet baskısının binbir türüyle imha edilmeye çalışılan HDP. Bütün baskıya rağmen varlığını ve hayatiyetini sürdürebilmesine dayanarak, şimdilik aşılamaz görünen dışlanma engelini aşabileceğini varsaysak bile, onun da başka bir yapısal handikap nedeniyle genel bir toplumsal dönüşümün motoru olması imkânsız.

Peki, manevî dokunulmazlık zırhı epeyce aşınmış tek-adam, kendini devletin sahibi sayanların rüyalarını süslerken birden gerçek oluveren “bekâ rejimi”nin garantisi, sigortası olmaktan çıkıyor, öbür yanda, muhalefet kendini döndüremez hale düşmüş çarka küçük bir çomak bile sokamıyor, -tabiî aynı zamanda bu yüzden- ikna edici alternatif oluşamıyorsa, üstüne üstlük, boşluğu değerlendirip “bekâ devletini” garanti altına alacak “üçüncü güç”, diyelim bir askerî-bürokratik ekip de -böyle şeylerin toprağıyla epeyce oynandığı için- örgütlenememişse ne olur?

Basitçe cevap verebiliriz: Savaş yapılır.

İlle de böyle olmaz elbette. Ancak kabul edelim ki, şurada kurduğumuz denklemi izleyecek eşittir işaretinden sonra bu laf geldiğinde hiçbir gariplik doğmuyor. Parçalar tamamlanır gibi oluyor. Denklem, savaş sürdürmeyi pekâlâ “bekâ” meselesinin çözüm yollarından biri olarak devletlilerin ekranlarına düşürüyor. Unutmayalım, savaş, insanî felaketler ve başka pek çok musibeti çağırmasının veya bizzat getirmesinin yanısıra, çatlak sesleri kısmanın, alternatif arayışlarını imkânsız kılmanın da yolu. Türkiye’deki iktidar yapısını sürdürebilmek için, muktedirler bilim-teknoloji veya kültür-sanat atılımlarına girişecek değil herhalde.

Fakat tabiî esas şunu unutmayalım: “bekâ”dan kasıt, bir iktidar biçimi ve rejimin bekâsı. Çaresizliğin, imkânsızlığın, bir günlüğüne ayakkabılarını çamurlayarak oralara giden kudretli adamlarca dev bayraklarla örtüldüğü yoksul evlerinden oy alınamayacaksa evlatlar alınabilir.

Paylaş

Twitterda Paylaş Facebookda Paylaş Google Plusda Paylaş
?
  10 Eylül 2016'da gözaltına alındı  
  22 Eylül 2016'da serbest bırakıldı  
  23 Eylül 2016'da tutuklandı  
  4 Kasım 2019'da hükümle serbest bırakıldı  
  12 Kasım 2019'da gözaltına alındı  
  13 Kasım 2019'da tutuklandı  

P24’E BAĞLAN

Güncel bilgilerilerden /duyurulardan haberdar olmak için mail listemize kayıt olun.

Powered by PXLDeN Design