Anasayfa / Yazarlar / “Siyasetsiz siyaset” bahsine giriş: HDP’siz muhalefet

14 Temmuz

“Siyasetsiz siyaset” bahsine giriş: HDP’siz muhalefet

Kimin çoğunluk olduğuna dair sorunun cevabını belirleyecek HDP oylarına çantada keklik muamelesi yapmak, milyonlarca seçmenin haysiyetini, hiçe saymak

Bu yazıyı, “siyasetsiz siyaset” bahsine giriş mahiyetinde yazıyorum. Maalesef bu saçma olguyla uğraşmamız gerekecek. Siyaset diye bir alan yakın zamanda iktidardakilerden başka herkes yasaklı hale gelirse konu da tartışma da ortadan kalkacak. Ancak bugünkü doludizgin faşizme koşuya engel olabilmeyi umuyorsak, acilen akılları başlara toplamak gerekiyor. “Muhalefet” denen parçalı alanın bugünkü görünümü, sağlam engelden çok, koşarken herkesin çarpıp etrafa saçacağı, gelişigüzel yığılmış eski eşyayı andırıyor.

Türkiye, modern tarihin gördüğü en acayip siyasî mücadelelerden birine sahne oluyor. Ulaşılamazlıkları bir yana, giderek tarif de edilemez hale gelmiş, anlaşılır, elle tutulur bir siyasete ait olup olmadıkları belirsiz hedeflere sahip bulunduğunu ileri süren iktidar koalisyonu karşımızda. Beri tarafta, yanyana gelmedikçe başarıya ulaşamayacakları kesin olan irili ufaklı parti ve hareketler, ne tek tek ne topluca herhangi bir tanımlanabilir siyasî hedefi olan muhalefet topluluğu. “Cephesi” bile diyemiyoruz -üstelik iktidar için pekâlâ bu kavramı kullanabilecekken.

İktidar koalisyonunu meydana getiren güçlerin bâriz tek hedefi iktidarda kalmak. Muhalif saydıklarımız için böyle tek hedef tarif edemiyoruz. Normal olarak bunun iktidarı devirmek ve onun yerine geçmek olduğu varsayılır, ama muhalefeti oluşturan siyasî gruplar bunun için de öngörülmüş herhangi bir politikaya, kararlaştırılmış hamlelere, somut ara hedeflere sahip değiller. İktidarın peşpeşe yanlışlar yaparak puan kaybetmesini, bunun sonucunda uzaydan veya daha mâkûl bir yerden yetkililerin gelip onu oradan indirmesini bekliyor olmalılar. 

Üstüste seçimler kazandıktan sonra bizzat lideri tarafından siyasî tasfiyeye uğratılmış, bunun sonucu olarak kaçınılmaz hale gelen örgütsel tasfiyeden kendini ancak kaybedilecek çıkarların büyüklüğü ve rövanş korkusu ile şimdilik koruyabilen AKP, gerçi hâlâ iktidara toplum desteğinin gövdesini oluşturuyor, ancak buna rağmen artık mevcut iktidarın sürdürülebilmesinin güvencesi konumunda değil. Tek başına iktidarı çoktan yitirdi, öbürlerininkinden kat kat büyük toplumsal desteğine rağmen iktidar koalisyonuna yön verebilecek kapasitesi de kalmadı. Zaten lideri onu ezdi, sözü kimse tarafından ciddîye alınmayacak hale getirdi. İktidar koalisyonunun öbür unsurlarının -yani doğrudan ve dolaylı devlet güçlerinin- konumları, yalnız siyasî ölçütlerle ele alınamaz ve başka mevzulara da dalmayı gerektirir, bu yüzden, esas olarak muhalefet üzerinde durmayı hedeflediğim bu yazıda bunlara girmeyeceğim. Yalnız MHP’ye dair tek hatırlatmayla yetineyim: Bu parti devletin toplum içerisindeki eli kolu konumunda bulunduğundan, çekirdek devlet güçleriyle aralarında önemli fark var; MHP, kendini siyasetten bütünüyle âzâde tutamaz. O zaman ona gerek kalmaz. Buna karşılık, yalnız siyasî yapı olarak da görülemez. Bu niteliğiyle, çekirdek devlet güçleriyle onlara meydanı açacak siyasî parti arasında ideal bağlantı parçasıdır.

Devlet serüveni

Üçünün birarada sürdürebileceği yegâne yolculuğun bir topyekûn devlet serüveni olduğu ortada. Dışarıya yönelik hamleler ve sınır ötesiyle de yetinilmeyip uzak diyarlardan temin edilmesi umulan zafer ve efsaneler, sadece varolan iktidar koalisyonunun unsurlarını birarada tutmaya yaramayacak şüphesiz. Muhalefet olarak tasnif ettiğimiz parçalı yapının bazı katlarını da iktidara tahsis etmeyi sağlıyor.

İkinci olarak, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan bu yana değişmeyen bir varlık şartı, bugünün devlet çekirdeği etrafında toplaşmış iktidar koalisyonunca da ihmal edilmeksizin, siyasî alanın ortayerine yerleştiriliyor: Güçlü iç düşmansız devlet yönetilemez. Bu ihtiyacın uzun zamandır silahlı Kürtler üzerinden giderildiği mâlûm. (“Allah’ın lutfu FETÖ” iş görmesine gördü, ama kullanım süresi yetersiz.) Ancak 7 Haziran 2015’ten itibaren buna başka boyut eklendi ve bu boyutun ortadan kaldırılması uğruna, seçimli parlamentolu rejim ve hukuk adına yeşertilebilmiş ne varsa imha edildi. 

Sözkonusu boyut, Kürtlerin hak mücadelesini memleketin genel demokrasi ihtiyacı ve arayışıyla birleştirmek üzere HDP aracılığıyla yapılan hamle ve bunun ülke batısında bulduğu karşılıktı. Daha önemlisi, böyle bir yoldan gidilirse memleketin en büyük meselesinin çözümüne doğru adımlar atılmış olacağı yolunda uyanmaya ve yayılmaya başlayan izlenimdi. Bu elbette, inisiyatifin devletten topluma kayabileceği bir demokrasi yolunun açılması demekti. “Silahsız” gidilebilen yollar açıldığında, sorgusuz sualsiz hükmetmeye alışmış Teşkilat-ı Mahsusa çekirdeği, öne sürerek kendisine ayrıcalıklar bahşedilmesini sağladığı başlıca iç düşmandan yoksun kalacağı gibi, sağ siyasetin koşulsuz hegemonyası konusunda büyük pürüz çıkacaktı. Elbette sadece konum kaybetme kaygısı değildi sözkonusu olan. Irkçılık da elvermiyordu, demokrasinin, eşitliğin, hakların ve adalet çemberinin genişlemesine. Nitekim hâlâ elvermiyor. Devlet serüveni derken, mânevî yanı ihmal etmiyoruz.

Soru abes, hesap da abes

Muhalefet üzerine konuşulacaksa tartışmasız ilk maddeye yerleştirilecek konuya buradan geçebiliyoruz: HDP’siz muhalefet nasıl kazanacak? Bu abes sorunun, bırakın telaffuz edilebilmesini, hiçbir acayiplik yokmuşçasına ortaya sürülebilmesi, gerçekte Türkiye’deki siyasî durumun -toplumsal psikolojinin de- tahlili için yeterli bile sayılabilir. Fakat biliyoruz ki, bizim şartlarımızda bu hiç acayip değil.

Bazı özel hallerde Selvi Hanım ve Dilek Hanım’ın Başak Demirtaş’la birlikte görünmeyi göze almış olmalarını hariç tutarsak, muhalefetin -o da pek sınırlı bir kısmının- HDP’ye ilişkin tavrı, “aman, bi gören olur!” diye tarif edilebilir. Dolayısıyla, herhangi bir siyasî temas, ortak politika belirleme, koordinasyon, ittifak falan gibi şeyleri kaşla gözle imâ dahi edemiyoruz. Oysa denklem basit: HDP de katılırsa muhalefet çoğunluk oluyor, HDP olmazsa olamıyor. Yaklaşık yüzde on oydan bahsediyoruz.

Muhalefetin buna rağmen HDP’ye ilişkin dışlayıcı tutumundan vazgeçmeyişinin siyasî içeriği -ki burada yapılabilecek ferahlama hamlesi Türkiye’nin o berbat yükünden kurtulup bambaşka ufuklara yelken açması anlamına da gelecektir- şu güncel durumda ikincil kalıyor. Çünkü, işte, HDP seçmeninin oyu olmaksızın iktidar koalisyonuna üstün gelmek mümkün değil.

HDP’yi dışlayan muhalefet partileri muhtemelen şu hesabı güdüyor: Ne yapacak, HDP’ye oy veren o beş-altı milyon kişi? Gidip MHP’ye, AKP’ye mi oy atacak? Mevcut iktidarın sürmesini göze alıp sandığa mı gitmeyecek?

(Herhangi birimizin sandığa gidip gidemeyeceğini, öyle bir sandığı bir daha görüp görmeyeceğimizi bilmeden bunları konuşmak da hoş, ama ne yapalım…)

Kimin çoğunluk olduğuna dair hayatî sorunun cevabını belirleyecek HDP oylarına çantada keklik muamelesi yapmak, milyonlarca seçmenin haysiyetini, psikolojisini hiçe saymak şüphesiz, yakışıksızlığı, nezaketsizliği, düşüncesizliği, kabalığı… haydi daha artırmayayım, bir yana, her şeyden önce apolitiklik. Muhalefetsen ve iktidara geçmek istiyorsan, bunu garantileyecek siyasî adımlar atarsın. Evet, İYİP ile, Davutoğlu partisi ile HDP’yi aynı “cephe”de biraraya getirmek pek olacak iş değil. Fakat bütün bu unsurların hukuk-adalet-seçim-parlamento vs. zemininde birbirleriyle mücadele için anlaştığı fikrini vazgeçilmez ilke olarak insanlara anlatamazsanız neyin yerini ne olarak alacaksınız? Burada doğrudan doğruya siyasetten vazgeçiş var. (Böyle bir demokrasi-hukuk-adalet zeminini oluşturabilmek için HDP’ye düşenlere burada haliyle girmiyoruz.)

Ve muhalefetin siyasetsizliği bununla sınırlı değil. Muhalefetle ilgili asal siyasî soruna varabildik.

İçinden halay çekmek

Muhalefet deyince gözler haliyle önce CHP’ye çevriliyor. Seçmenlerin yaklaşık dörtte birinin oyunu alan bu parti, aynı zamanda muhalefeti oluşturanlar arasında en tecrübeli, en yerleşik, en yaygın örgüt. Devlet partisiyken, bizim buraya özgü süreçler sonucunda, -“ister istemez” de diyebiliriz- ülkedeki iki ana akımdan birinin odağı haline gelmiş; kendisine birtakım toplumsal muhalefet -estağfurullah- mecburiyetleri, yüklenmiş. Kökensel karakteri, çoğu zaman siyasetsiz kalmasına yolaçıyor. Hem “kurumsal” yönetici ekipleri hem de her işi sessiz ve derinden halletmeye meyyal bu tıkız politika bürokratlarına göre çok daha dinamik, girişken, gürültücü, militan destekçi kesimleri kendilerini devletle özdeşleştirmeye alışkın olduklarından, parti bir türlü parti gibi davranamıyor. Sahiden ülkeyi yönetmeye de talip toplumsal muhalefet partisi gibi davranmasını sağlamaya çalışan siyasetçiler -bugünkü gibi- zaman zaman ortaya çıktığında, sessiz-derin bürokrasi hemen geri çekilip ışıkları kapatıyor, atılımcı-değişimci siyasetçiler vitrinde teşhir ürünü gibi bırakılıyorlar. Bu bir çeşit kapı önü. Kollarını sağdan soldan toplumun içerisine uzatmış devlet rejiminin parçası olan partiyi bu konumundan uzaklaştırmaları tehlikesi barındıran ayrıksı parçalar buraya bırakılıyor, hasımlar gelip taş atabiliyor, eskiden askerî kamyonlar geçerken toplayabiliyorlardı da. 

CHP’nin karakteristik özelliği, siyasetsizlik. Bugünlere damgasını vuran “oyuna gelmeme” hattı, partinin ezcümle kravatlı-ceketli bürokrat tayfasının üzerine dizilip çılgınca halay çekebileceği çizgi. İçinden. Hayalinde. Kıpraşmadan. Orada rahat ediyorlar. Çünkü başını hiçbir yöne çevirmeden kıpırtısız durduğunda başına gelebilecek tek şey, yılların seni yaşlandırması ki, CHP’nin yerleşik eliti galiba bundan bile muaf. (Oy pusulası torbalarının üzerinde sabahlayan azimli, mücadeleci partililerin çoğalması ve şu meşhur “mıh gibi”lik lanetini ortadan kaldırması mümkün mü, henüz bilemiyoruz.) 

Fakat herhangi bir değiştirici-dönüştürücü siyasî içeriğin ulaşabileceğiniz herkese anlatılması ve buna destek toplanıp o desteğe dayanılarak yönetme gücü edinilmesi değilse, nedir -düz, sığ, basit anlamıyla- siyaset? CHP’nin tartıştığı, kararlaştırdığı, ifade ettiği ve bizi kazanmak istediği, desteklersek yerine getireceğini bildirdiği, vaat ettiği siyasî hedef nedir? Yandaşı veya hasmı, herhangi bir insan grubunun topluca “şudur” diyebileceği hedefleri nelerdir?

Panzehir ihtiyacı

Muhalefetin bünyesindeki en büyük uzuvda eser miktarda siyasete zar zor rastlanırken, öbür unsurları işin içine kattığımızda gedik daha büyüyor. İyi Parti’nin siyaseti nedir? Hedefleri nelerdir? Davutoğlu’nunkiler? Saadet Partisi? Muhalefet saflarından yalnız Ali Babacan’ın partisinden siyasî sayılabilecek vaatler ve hedefler duyulabiliyor, onlar da aşırı derecede genel, neredeyse hedeften çok idealler sınıfından ifadeler. Tabiî esas soru, bu kifayetsiz siyaset gruplarının hepsinin birarada değiştirici enerji oluşturup oluşturamayacağı. Var mı bu yönde belirti gören?

HDP’nin yok sayılması tam da aksi yönde işarettir. Bir muhalefet koalisyonu tasavvur edin ki, bugüne kadar kendilerini de memleketi de kanlı çıkmazlara sürüklemekten ve birilerine iktidar imkânları sağlamaktan başka işe yaramamış ezberlerini ve takıntılarını terk edemedikleri için; farklı yollar düşünecek kapasiteye sahip olmadıkları, buna karşılık, ırkçılığın binbir çeşit zehriyle iğdiş edilmiş kolektif zihinlere sahip oldukları için; birçok konuda, basitçe “farklı düşünemedikleri” için; birçok konuda da, daha basitçe, zaten düşünemedikleri için, kendi taraflarına çoğunluk garantisi getirecek partiyi yok sayıyor. Öte yandan, aralarından bazılarının neden şu sırada iktidar koalisyonunun parçası olmadıkları, neden muhalefette oldukları belirsiz. Çünkü birçok konuda iktidardakilerle aralarındaki siyasî farklar nedir, anlaşılamıyor. Çünkü siyaset yapmıyor, siyaset konuşmuyorlar. 

Muhalif siyasî partilerin HDP’ye ilişkin tavrı, özel, somut bir konudaki siyasî tavır sayılmaz. Burada Türkiye için münasip görülen bir “siyaset” tarifi -sınırları!- var aynı zamanda. Bizzat siyaset denen şeyi yok eden bir tarif. Bu dışlama tutumunu siyaset sayacaksak, muhalefetin öngördüğünün de beş-altı milyon seçmeni kafadan dışlayabilen bir siyasî rejim olduğunu düşünmemiz gerekecek. Bu durumda talip oldukları, mevcut iktidar koalisyonunun öbür unsurlarını koruyup, yalnız AKP’nin yerini almak mıdır? Muhalefete şunu sormamız gayet meşru: Libya’nın fethine komuta edecek general midir değişecek olan, siz gelince?



Paylaş

Twitterda Paylaş Facebookda Paylaş Google Plusda Paylaş
?
  10 Eylül 2016'da gözaltına alındı  
  22 Eylül 2016'da serbest bırakıldı  
  23 Eylül 2016'da tutuklandı  
  4 Kasım 2019'da hükümle serbest bırakıldı  
  12 Kasım 2019'da gözaltına alındı  
  13 Kasım 2019'da tutuklandı  

P24’E BAĞLAN

Güncel bilgilerilerden /duyurulardan haberdar olmak için mail listemize kayıt olun.

Powered by PXLDeN Design