Anasayfa / Yazarlar / Son tâciz-ifşa hadisesinin düşündürdükleri

13 Aralık

Son tâciz-ifşa hadisesinin düşündürdükleri

Meseleye her özel durumda bu kadar “genel olarak” bakmak doğru mu? Bundan emin değilim.

Kendimden bahsederek başlama -ki çirkindir- pahasına belirtmek isterim: Derin üzüntü, hayal kırıklığı ve öfke duyuyorum. “Türkçenin Kafka’sı” yazısını, yazara iletilmek üzere, kalburüstü bir Almanya gazetesinden bizzat çevirmiştim. “Sırf onu okumak için Türkçe öğrenmeye değer,” diye yazmışlardı. Sevinmiştim. Büyükşehir “ortamlarından” olmayan bir yazarın böylesine başarılı oluşu da beni ayrıca memnun ediyordu. Bu memlekette sevinmeye gelmez; unutmuşum.

Taciz iddiaları ortaya sürüldüğünde tereddüt ve şüphe duyulması bazılarınca hiç hoş karşılanmıyor. Fakat bu tür iddialarla karşılaştığımız her durumda aynı şeyi hissetmiyoruz. Çoğu zaman taciz -iddiasında demeyeceğim bu defa- bildiriminde bulunan kadının haklılığını baştan hissediyoruz. Bunu hissetmemizi sağlayan adalet meleği, bazen de anlatılanın anlatıldığı gibi olmayabileceğini kulağımıza fısıldamaktan vazgeçmiyor. İkinci türden örnekleri, nadiren yaşadığımız için olsa gerek, çok da zorlanmadan teşhis edebiliyoruz. Kaldı ki, başka kadınların tavrı, şüpheli durumlarda hepimize ışık tutabiliyor. Son hadisede adalet kaygısıyla temkinli davranmak gerekmedi, çünkü -iddia sahibinin güvenilirliğinin yanısıra- “eril fail”, takındığı tavırla, suçluluğuna dair duyulabilecek tereddüdü ortadan kaldırdı.

Kimileri için, tacizcinin ifşa ve müteakiben sosyal medyada linç edilmesi yürek soğutucu olabiliyor. İfşa zorunlu adım; artık biliyoruz. İnfialin de -hele fail yalnız öfke değil hayal kırıklığı da yaratan biriyse- kaçınılmaz olduğu açık. Ancak mesele, aşağılamasız, ayrımcılıksız, tacizsiz, tecavüzsüz birarada nasıl yaşayabileceğimiz ise, daha derli ve mümkünse toplu birşeyler düşünmemiz gerektiğinde sanırım çoğumuz anlaşabiliriz.

 

Sorular çok

 

Üzerine söz söylemenin en zor olduğu olaylar, konuşacak olanın daha ağzını açmadan damgalanması ihtimali bulunan mevzular. Kadın-erkek meseleleri bunlardan. Türk-Kürt meseleleri azıcık dürtmeyle derhal bunlar arasına katılabiliyor, meselâ. Muktedirlerin kudret kaynağı haline getirdiği “iç-dış düşmanlar” ideolojisi tarafından uzun yıllar boyunca pisletilmiş manevî ortamımızda, aslında, böyle olmayan mevzu yok gibi. “Fiil yerine fail”i, fikir yerine onu dile getireni merkeze oturtan köklü ideolojik geleneğimiz, herkes için geçerli “hak” kavramını baştan dışlamakla, herkesi hemen her konuda derhal ya o tarafa ya bu tarafa yamayarak, tartışma imkânını ortadan kaldırıyor. Tartışmanın tarafları doğuştan sahip oldukları ve değiştiremeyecekleri özelliklere sahipse, imkânsızlık kaçınılmaz hale geliyor.

Oysa her türlü siyasetin, insanların topluca becerebileceği her türlü değişimin, her türlü birlikte yaşama “sözleşmesi”nin önkoşulu, insanların değiştiremeyecekleri özellikleriyle değil, fikirleri, tavırlarıyla muhatap alınması. 

Yani kadınlara dünyanın dar edilmesine yolaçan bütün pratiğin şu ya da bu tezahürüyle uğraşılırken özneyi hep sadece “erkekler” diye tanımlamak, değişimi ve çözüm arayışlarını tıkama tehlikesini barındırıyor.

Buna karşılık, özellikle taciz-tecavüz olaylarından sözediyorsak, kadınların bütün erkekleri potansiyel fail ilan etmeleri yanlış mı? Hayır. Çünkü, genel olarak baktığınızda, belanın nereden geleceği belli olmuyor. Hakikaten, en beklenmedik “fail”lerle karşılaşılabiliyor. 

Fakat bu defa da şöyle bir soru çıkıyor karşımıza: meseleye her özel durumda bu kadar “genel olarak” bakmak doğru mu? Bundan emin değilim. (Kaldı ki, bazen dünyadaki kadın ve erkeklerin pek azından bahsediyoruz, gelişigüzel “kadınlar” ya da “erkekler” diye konuşurken; daha çok büyükşehir ortamından sözediyoruz.)

Elbette “erkeklik halleri” denebilecek bir vaziyet var. Üstelik yüzyılların iliklere işlemiş ayrıcalık ve alışkanlıklarıyla, sorun olarak görülebilmesi için bile büyük çaba harcamak gereken haller, bunların bir kısmı. Ve özel dikkat göstermediklerinde, erkekleri, doğal saydıkları ama kadınlar açısından hiç de doğal olmayan, aksine, tedirgin edici, rahatsız edici, aşağılayıcı, bozucu davranışlara sürükleyen, âdetâ “nesnel” şartlar. Niye âdetâ? Çünkü aslında nesnel değiller. Nesnellikleri, “her koyun kendi bacağından asılır” yollu güya özlü sözlerin nesnelliği kadar. Pekâlâ sorun olarak görülürse uğraşılıp değiştirilebilecek şeyler. Üstelik, örneğimizde, kadın-erkek topluca insan gibi yaşanabilmesi için değiştirilmezse olmayacak şeyler. Yani hiçbir gerçek fail, öyle deyince azıcık da destansılaştırılan “eril fail”lik tarihini kendine kalkan yapamaz.

Peki istisnasız her erkek potansiyel saldırgan sayılabilir mi? “Şunu yapıyorsan potansiyel saldırgansın” demekle “ne yaparsan yap, ömrün boyunca aksini ortaya koymuş olsan bile sana güvenilmez” demek aynı şey değil. İkincisini siyasî çizgi haline getiren kadın hareketlerinin, mücadele sonucunda ulaşılacak nihaî hedefi nasıl tarif ettiklerini anlayamadığımı belirtmeliyim. Elbette kapasitem elvermiyor olabilir; ama belki de sahiden anlaşılmayan birşeyler vardır burada.

 

Basit denklem

 

Dünya çarkını erkekler hâlâ büyük ölçüde kendi çıkarına çeviriyor, fırsat bulabildikleri ölçüde, kadınları haklardan mahrum etmeye çalışıyorlar. Hakların gelişmemiş olduğu yerlerdeyse kadınların hayatını cehenneme çeviriyorlar. Bunun tartışılacak yanı yok. “Erkek-egemen” lafı bile pek nazikçe kalıyor, gerçekliğin yanında. Tartışılacak yanı olmayan ikinci husus, erkeklerin kendilerine hak gördükleri saldırganlığın bütün kötülüklerin babası oluşu. Öyle ki, tacizin, hattâ tecavüzün neden bu kadar gürültü kopardığını idrak etmekte zorlanan erkek çok. Buradaki esas bela, “bakma sen, o da istiyor” çirkinliğinden ziyade, “yahu n’aptık ki alt tarafı?” pişkinliği. Yani erkek eğitiminde hâlâ çok yol kat edilmesi gerekiyor.

Peki kadınlar erkek âleminin bu “nüanslarını” hesaba katmak zorunda mı? Asla! Zira ortaya sürülen hıyarlık ifadesi ne olursa olsun, taciz-tecavüz hallerinde erkekler kadınların istemedikleri bir şeyi yaptıklarını biliyorlar. Tıpkı kendilerini reddeden kadınları öldürürken bildikleri gibi. Yani bu “erkek-içi eğitim”in bol ceza içermesi -ve başka bir fırsatta cesaret bulabilirsem daha açma vaadiyle şu kadarcık söyleyeyim: en azından belirli dönüşüm süresi için, bu cezaların erkeğe göre şekillendirilmesi- gerekiyor.

Tacizcilerin, tecavüzcülerin, canilerin, kaderini erkek egemenliğine de bağlamış yerleşik düzenlerden, yasalardan, yasaları uygulamakla görevli şebekenin suçlu erkeklerle duygudaşlığından, birçok toplumda erkek suçlarının ufak kabahatler gibi görülmesinden cesaret aldıkları, potansiyel saldırganları caydırıcı mekanizmaların yokluğunda kendilerini rahat hissettikleri, kısaca ortamdan yüz buldukları gerçek. Yani aslında yasalar gibi, yaptırımlar gibi katı, “ortam oluşturucu” araçlar, güvenlik güçlerinin erkekleri değil kadınları kollayıcı ilkeler ışığında iş görmesi, vs. asla yararsız olmaz, şiddeti, dehşeti azaltır. 

Ancak hepimiz biliyoruz ki, böyle bir köklü meselenin köklü çözümü, erkeklerin saldırganlığı hak gören ideolojiden kendilerini kurtarabilmeleri. Eğer amaç herhangi bir kötü şeyden “kurtulmak”sa bunu niye yapmasınlar? Yapmıyorlar, çünkü bu potansiyel saldırganlık damgası, bir sürü ayrıcalığın yüzü suyu hürmetine taşınıyor. Bunu bir üstünlük belgesi, imtiyaz senedi, geçiş üstünlüğü izni, avcı ruhsatı vs. gibi taşıyor birçok erkek. Saldırgan gibi görülmek istemiyorsan, ayrıcalıklarından da vazgeçeceksin. Denklem bu kadar basit. 

Kadınlar aleyhine kurulmuş, erkeklerin çıkarına işleyen dünya çarkına kadın hareketlerinin çomak sokması çok hayırlı oldu. 1960’larda başlayan değişimin öncesinde, bugün dünyanın en ileri, en serbest sayılan ülkelerinde bile kadınların sabahtan akşama nasıl aşağılandığını bilmek çarpıcı ve sarsıcı olurdu, o zamanlara dair fikir sahibi olmayanlar için. Eşit haklar talep eden ılımlı oluşumlardan en radikal feminist gruplara kadar ezcümle kadın hareketi, dünyanın değişmesinde büyük rol oynadı. Eşitlik-adalet derdi olan erkeklerin öpüp başına koyması gereken durumdur. Zira “kadınlarla eşit olmalıyız”ı akıl eden, isteyen, hattâ gerçekleştirmeye çalışan erkeklerin bile kendi kendilerine tahayyül edemeyeceği bir sorun hacminin varlığı ancak böyle fark edildi. Yani “kadın sorunu” denen, ama aslında “erkek marifetleri” diye adlandırılması gereken insanlık haline kadın bakış açısıyla bakıldığında görülenlerin ortaya dökülmesiyle.

Şimdi hafifinden hunharına erkek marifetleri karşısında doğan tepkilerde ibre genel olarak erkekler aleyhine gereğinden fazla eğiliyorsa, bu sadece bunca yüzyılın haklı hıncı yüzünden olmuyor. Kadınların ortaya koyduğunu görmeye ve anlamaya erkeklerin gösterdiği direnç yüzünden de oluyor. Evet, kadınların bazı tepkileri, bütün erkekleri karşılarına alıp dışlamaları bana da yanlış görünüyor. En azından sorun çözücü gözükmüyor. Ama erkekler şunu kabul etmeli ki, bu topluca hasım ilan etme tutumunun değişmesi bizzat erkeklerin değişmesine bağlı. Onay ve övgü beklemeden de çalışılır böyle bir değişim için. Tecavüzcünün hapiste şişlenmesi riyakârlığın uç noktasıdır, ancak günlük hayatta, tacize tecavüze yeltenecek adamın, yakınındaki erkeklerden çok şiddetli tepki görmesi, dışlanması ve erkeklerin, ille de kadınların mücadelesiyle birleştirmeye çalışmaksızın, bu konuda tetikte olması, her an toplu, mümkünse örgütlü tepki vermeye hazır olmaları ve bunun pratikle sınanmış, yerleşik, kadınlar için de normal karşılanır, güvenilir hal alması çok şeyi değiştirir. 

Kadınların ayrımcılığa, haksızlığa, saldırıya uğramadığı bir dünyayı sırf kadınlar için mi istiyoruz? Bu soruyu kurcalamak erkekleri tatmini tahakkümde değil adalette aramaya yöneltebilir, onlar üzerinde özgürleştirici etki yapabilir.

İnsanlık tarihini kendi aklının erdiği zamandan başlatmak, insanlık meselelerini kendi yaşam çemberindekilerden ibaret sanmak, kendinden saydıkları dışındaki herkesi hakir görmek, canının istediğine istediği hakareti edebileceğini varsaymak, hiçbir sorunu nihaî olarak çözmeyi gözetmeksizin, hem sorunları hem mücadeleleri kişisel konum ve tatmin için kullanmak, öyle ki, sorun ortadan kalksa mutsuz olacağını belli etmek, yani benmerkezciliğin habis büyükşehir versiyonu ise olumlu hiçbir şeye yolaçamaz. Neyse ki derdi kendi olanlar biraz ortalığı kirletip çekiliyorlar, dünyayı hepimiz için daha yaşanır hale getirmeye niyetli insanlar yollarını açmayı biliyorlar.

Hayatta kötümser olmadığım tek konu bu sanırım. Erkeklerin bugünkü tahakküm ve ayrıcalıklarını uzun boylu sürdürebileceklerini sanmıyorum. 

 


Paylaş

Twitterda Paylaş Facebookda Paylaş Google Plusda Paylaş
?
  10 Eylül 2016'da gözaltına alındı  
  22 Eylül 2016'da serbest bırakıldı  
  23 Eylül 2016'da tutuklandı  
  4 Kasım 2019'da hükümle serbest bırakıldı  
  12 Kasım 2019'da gözaltına alındı  
  13 Kasım 2019'da tutuklandı  

P24’E BAĞLAN

Güncel bilgilerilerden /duyurulardan haberdar olmak için mail listemize kayıt olun.

Powered by PXLDeN Design