Anasayfa / Yazarlar / Cinayet davası: Madem öyle, neden böyle?

23 Aralık

Cinayet davası: Madem öyle, neden böyle?

On üç sene geçti, müsamere sürüyor. Bugün gelinen aşama ise, baştakinden de aşağılayıcı. Güya cinayete karışan kamu görevlileri yargılanıyor.

Hrant’ın öldürülmesi sürecine bir şekilde bulaştığı varsayılan resmî görevlilerin yargılandığı davanın sonuna gelindi. On küsur senedir, duruşmalardan önce olan biteni toparlayıp anlatarak, duruşma günü mahkeme önünde toplanıp doğru dürüst soruşturma-yargılama talebini haykırarak, gelişmelerden herkesi haberdar etmeye çalışarak, elimizden geldiğince sürekli, istikrarlı bir adalet mücadelesi sürdürmeye çalışan bizler (“Hrant’ın Arkadaşları”), davayı mecburen, etmesek olmayacağı için “yarım kulak” takip ediyoruz. Herhangi bir beklentimiz yok. Adaletin sağlanması ihtimali yok. Bu yönde en ufak işaret olmadığı gibi, hakikate ulaşmanın önündeki kocaman engele derme çatma da olsa etkili bir yenisi eklendi. Önceden, mahkemeler dahil ezcümle resmî kurumun tek kaygısı, cinayete karar verenlerin -dolayısıyla, böyle bir kararı verip uygulatabilme kapasitesine sahip olan yetkililerin- ortaya çıkmasını önlemekti. Yıllarca bastırmamıza rağmen yanaşmayıp sonunda sürpriz şekilde kamu görevlilerini kattıkları cinayet davasıyla ise, buna ikinci bir hedef eklendi: cinayeti bütünüyle Fethullahçı teşkilatın üstüne yıkmak.

Böylece, soruşturmanın doğru dürüst, kapsamlı, bağlantılı, ayrıntılı sürdürülmesi yıllar boyu engellendikten, karar vericilere giden yollar kapatıldıktan sonra, ucu Fethullahçılara çıkmayan sokaklar da çıkmaz ilan edildi, harita dışı bırakıldı. 

Kamu görevlileri ile ilgili dava açılırken hemen belli olan Fethullahçılara yıkma hedefi, safahatı takip eden herkes için tek anlama geliyordu: Bu dava bu sonuca bile ulaşamazdı, çünkü ilk adımlar atılmaya başlanır başlanmaz, işi Fethullahçılarla sınırlı tutmanın imkânsız olduğu görülecek, suçu onlara yıkalım derken soruşturmanın cinayet koalisyonunun başka mensuplarına, dolayısıyla ait oldukları başka gruplara uzanması kaçınılmaz hale gelebilecekti. Orada da kimi ararsan var, bir kısmı şu anda iktidarda pay sahibi. Böylece Fethullahçılara yıkma planı, baştaki asıl amaçla çelişecek, ucu cinayetin asıl “sahiplerine” dokunacak işler olabilecekti.

Sanık soruyor: Ben niye buradayım?

Bu çelişkili hal, 23 Aralık’taki duruşmada bir defa daha açıkça ortaya serildi. Hrant öldürüldüğü sırada İstanbul Emniyet İstihbarat Şube Müdürü olan, Dink cinayeti ile ilgili haberleri takip edenlerin ismini iyi bildiği yetkililerden Ahmet İlhan Güler, savunmasında, mealen şöyle dedi: Madem savcı Fethullahçıların cinayeti planladığını ve Hrant Dink’in korunmasını önlemek için de kumpas kurduğunu ileri sürüyor, ben nasıl suçlu oluyorum?

Fethullahçı teşkilattan olmayan Güler’in iddianamede sadece “görevi kötüye kullanmak”la suçlandığını, en fazla üç aydan bir yıla kadar hapis cezası alacağını, bunu da şüphesiz yatmayacağını, itirazının buna olduğunu araya katayım ki, olaya adı karışan devlet görevlilerinin şu anda kendilerini bu işten ne kadar sıyrılmış gördüklerini anlayabilelim. Hrant, birçok Emniyet yetkilisinin haberdar olduğu hazırlık süreci sonunda Osmanbey’de sokak ortasında öldürüldüğü sırada İstanbul Emniyeti’nin İstihbarat Şube Müdürü olan şahıs, “görevi kötüye kullanma” düzeyinde bile sorumluluğu olmadığını düşünüyor!?

Bunu kenara koyup geçelim. Güler’in savunmasında gayet haklı olarak yakındığı bağlantıya geleyim. Şöyle dedi Güler (Canan Coşkun’un Diken’deki haberinden aktarıyorum): “Savcılığın bulguları, itiraflar, yapılan eylem ve işlemlerin tespiti bu olayın kurgulandığını, gerçekleşmesine uygun [ortam] oluşturmak için itina gösterdikleri ve istihbarat uygulamaları ve görevleri kapsamında buna engel olacak bir şey yapabilme ihtimaline engel olmak için bilgi sakladıkları ama diğer yandan başında bulunduğum makamı sorumlu göstermek için altyapı oluşturdukları açıktır. Bunları yazan savcılık, artık benim görevi ihmal suretiyle kötüye kullanmış olduğumu iddia edemez. İddia ederse çelişkiye düşer.”

Yüzde yüz haklı. Olayda dahli, iştirakı, desteği bulunmasa bile en hafifinden potansiyel hedef münafık, Ermeni, solcu, bozguncu vs. olduğu için savsaklama, görevi ihmal, görevi kötüye kullanma vs. suçu işlemiş hiçbir görevlinin, eğer aynı anda Fethullahçılıkla itham edilmeyecekse suçlanamayacağı zemin, daha baştan yaratılmıştı. 

“Çünkü savcılık,” diye devam etti Güler, “bu örgütün, zaten görev kapsamında bir şey yapılması gereğini ortadan kaldıracak ortam oluşturduklarını tespit etmekte ve bu tespite göre örgüt elemanlarına suçlamalar yöneltmektedir. Dolayısıyla zaten bu derece profesyonel bir suç örgütünün, savcılığın mütalaadaki suçlamasını bir an için kullanırsak görevi ihmal suretiyle kötüye kullanma ihtimalime imkan vermeyecek şekilde hareket ettikleri açıktır.” Türkiye’de alışık değiliz, ama temel suçlamaya dayalı mantıkî çıkarsama şüphesiz böyle. 

Sanık uyarıyor: Onlara inanıyor gibisiniz

Güler üstelik, Fethullahçıları cezalandırmaya yönelik dava senaryosuna kendilerinin katılmış olmasını devlet açısından zaaf yaratıcı yanlışlık olarak görüp davayı tertipleyenleri uyardı da: “Benim bu şekilde suçlanmam, terör örgütü mensuplarına yöneltilen suçlamaları zayıflatır ki, bu da doğru olmaz,” diyerek.

Yargı alanında, hattâ devlet işleyişinde ucûbe başkanlık rejimiyle birlikte yaratılan ortama dair fikir veren bir başka önemli görüş daha beyan etti, Ahmet İlhan Güler. Savcılara ve mahkeme heyetine yönelik ciddî bir uyarı bu. Demeye getirdi ki: Beni suçluyor olmanız tam da bahsettiğiniz örgütün istediği şey. O halde onun isteklerine göre mi davranıyorsunuz? Kendi sözleri şöyle: “Bunun örgüt işi olduğu tespit edilmiş olduğuna göre artık (…) özellikle sorumlu hedef olarak kurgulanan makamın görev ihmali olduğu da söylenemez. Söylenirse, örgütün kurgusu hâlâ etkisini gösteriyor, hâlâ bu çarpıtmaya inanılıyor demektir.”

Bunlarla tutarlı olarak, eski İstanbul İstihbarat Şube Müdürü, Trabzon’daki meslektaşlarını suçladı. Emniyet’in, yasa-yönetmelik vs. ayrıntılarından kalkanlar ve paravanlardan oluşan dehlizlerine de azıcık ışık tutan savunmasında, Güler, istihbarat bilgisini kim ediniyorsa korumayı da onun istemesi gerektiğine dikkat çekip, “Bu konudaki görev,” diye konuştu, “hiç tereddütsüz, istihbarat bilgisini üreten şubeye aittir. Bu şube Trabzon’dur ve koruma sağlanmasına engel olmak için nasıl bilgi ve belge sakladıkları savcılık mütalaasında sanıklara ilişkin suçlama delilleri arasında zikredilmektedir.”

Tabiî bilgi-belge saklayan, cinayetin yolunu açan, Güler gibi yetkililerin iddialarına göre başka polislerin de buna engel olmaması için kumpas kuranların, bu işleri yaptıkları sırada “devlet” olmaları, tıpkı tenhada kıstırdıkları “hedef”lerini “biz devletiz” diyerek plakasız siyah minibüslere atıp kaçıran görevliler gibi “devlet” olmaları ne anlama geliyor, bunları konuşamıyoruz bile. Tapındıkları muhteris zat pastanın tamamını isterim diye tutturmasaydı, AKP ile araları bozulmasaydı o Fethullahçı polislerin şu anda bütün o yetkileriyle tepemizde olacaklarını, bunun mânâsını kurcalayamıyoruz bile. O makamlarda kimler oturursa otursun, hangi niyetle iş görürse görsün, orada oturdukları sürece onlara itaat etmemiz isteniyor. 

Mahkemenin de adalet dağıttığına inanmamız isteniyor. Aksi halde birileri hayatımızı dağıtabilir.

On üç sene geçti, müsamere sürüyor. Bugün gelinen aşama ise, baştakinden de aşağılayıcı. Güya cinayete karışan kamu görevlileri yargılanıyor. Ki, savcı açıkça “cinayete iştirak”, “faillere yardım-destek” gibi ifadeler kullanarak birçok sanık hakkında cezalar istiyor. Fakat sanıkların bir kısmı, davanın esas amacına işaret ederek, “Madem her şey Fethullahçıların tezgâhı, biz bu sanık sandalyesinde ne arıyoruz?” diye sorabiliyor. Üstüne, “böyle yaparsanız iddia zayıflar” diye akıl veriyor. Bu da yetmiyor, “Bizi suçlamaya devam ederseniz suçladığınız örgüte hizmet ediyor konumuna düşersiniz!” uyarısı -nazik olalım- yapıyor.

Devletten yüce varlık tanımayan etkili-yetkili şahıslar bunların devleti güçlendirdiğine mi inanıyor sahiden? Belki -tıpkı meşhur “büyük resmin” gerçekte varolmayışı gibi- “devlet aklı” diye bir şey de yoktur. Veya anca bu kadardır. Fehullahçıların aklının da işte o kadar olduğu gibi.

Bu kıt akıllar Hrant’ı öldürmeye ve cinayete karar verenleri korumaya yetti ama.



Paylaş

Twitterda Paylaş Facebookda Paylaş Google Plusda Paylaş
?
  10 Eylül 2016'da gözaltına alındı  
  22 Eylül 2016'da serbest bırakıldı  
  23 Eylül 2016'da tutuklandı  
  4 Kasım 2019'da hükümle serbest bırakıldı  
  12 Kasım 2019'da gözaltına alındı  
  13 Kasım 2019'da tutuklandı  

P24’E BAĞLAN

Güncel bilgilerilerden /duyurulardan haberdar olmak için mail listemize kayıt olun.

Powered by PXLDeN Design