Anasayfa / Yazarlar / Oh oh, ne güzel, faşistler meclis bastı!

14 Ocak

Oh oh, ne güzel, faşistler meclis bastı!

O baskın başarılsa burada biz de, yakınımızda uzağımızda başkaları da çok daha kötü yaşayacağız.


Mevzu aslında çok daha geniş. Hem de derin. Hem de dallı budaklı. Hem de sırf siyasetle değil, sosyal psikolojiyle ilgili. Dahası, büyük grupların, hattâ bireylerin psikolojik âlemlerine bile uzanan kolları var. Veya kökleri. Bu da ayrıca, incelensin diye bölüm kurmaya değecek konu. Hayatımıza kâh müsebbip kâh fail, kâh açıklama aracı kâh meşrulaştırıcı, kâh uyuşturucu kâh uyarıcı olarak giren “Amerika”, başlıca iki sahnede karşımıza çıkıyor: biri siyaset, öbürü ruh ve sinir hastalıkları.
Türkiye’de çoğu insan “Amerika’ya” düşman, pek çok insan ona hayran. İki grubun kesişme kümesi bilinmiyor. Herkesin gözünde başka birileri “Amerikan” işbirlikçisi, kendisi anti-emperyalist; herkesin gözünde “Amerika” emperyalist, ona karşı çıkan makbûl kimse.
Ve bu “Amerika”, imtiyazsız sınıfsız kaynaşmış kitle değilse de, her şeyiyle bütün, homojen, tek tek her “Amerikalı”nın “Amerika”nın yediği her türlü herzeden sorumlu olduğu, düşmanlığından asla vazgeçilemeyecek, tam teşkilatlı, yerleşik düşman. Bir nevi şeytan. Hep orada, her günahı üstlenmeye hazır.
Gerçekte “Amerika”da yaşayan insanların imtiyazsız sınıfsız kaynaşmış kitle denebilecek bir toplum oluşturup oluşturmadığı, hattâ toplum olup olmadığı, hattâ orada insanların yaşıyor oluşu bizi ilgilendirmiyor. “Amerika”da zenginlerin-yoksulların varlığını hesaba katışımız sadece siyasî titizliğin sonucu: kapitalizm olmadan emperyalizm varolamayacağından, “Amerika”nın kapitalist olması, dolayısıyla orada işçilerin de bulunması ve ezilmeleri gerekiyor. Tarihteki en sıkı sınıf mücadeleleri arasına giren hareketleriyle, üstelik tamamen uluslararası nitelikteki bir işçi sınıfının orada onyıllar boyunca yazdığı destanlar bizi öncelikle ilgilendirmiyor. “Amerikan” işçi sınıfı zaten mümkünse ortalıkta dolaşmamalı. Çünkü işleri karıştırıyor. “Amerika”, bize göre, kurnaz politikacıları, üçkağıtçı işadamları ve gaddar ordusundan ibaret. “Amerika”, emperyalizm kavramının vücut bulmuş hali. Topuyla tüfeğiyle karşımızda, işte. Holywood’u, IMF’siyle falan…
Kim yaptı? Emperyalizm yaptı. Cevap buluyoruz işte sorulara.
“Amerika”yı sadece dışarıda yediği haltlardan ibaret görmeye ve düşünmeye öylesine alışkınız ki, orada, dünyanın başka yerleriyle kıyaslandığında muazzam çeşitlilik ve farklılık barındıran, hatırı sayılır kesimleri birbirinin anadilinin anlamayan, eşitsizlikler içerisinde debelenen bir toplumun yaşadığını hemen hiç aklımıza getirmiyoruz. Solculuk yayılıyor, genç, dinamik, göz alıcı, akıllı, becerikli solcu siyasetçiler yerel politikada gitgide daha başarılı oluyor, kısa süre önce kimsenin hayal edemeyeceği seçim sonuçları alınıyor, hantal-yerleşik erkek düzenini kasıp kavuran radikal genç kadınlar popüler figürler haline geliyor; heyhat!, bunların hiçbiri buradaki kimseyi heyecanlandırmıyor. Siyahların isyanına ilk defa çoğu yerde siyahtan çok beyaz katılıyor, “Amerika” başkentinin kalbine giden caddeye koskocaman yazıyla “Siyahların Hayatı Değerlidir” adı veriliyor, sokaklar caddeler haftalar boyu protestolarla, eylemlerle çalkalanıyor, birçok yerde çatışmalar çıkıyor; heyhat!, bunlara da boşveriliyor. Ezberi bozmanın anlamı yok.
ABD devletinin dünyanın neredeyse bütün halklarına karşı işlediği onca suç var, evet. Peki biz de bu yüzden 328 milyonluk kozmopolit topluma devleti dışında varolma hakkı mı tanımıyoruz?
Biz alıngan ahaliyizdir, mâlûm. Hem toplu alınganlıklarımız vardır hem grup grup hem de herhangi bir şeyi temsilen suçlandık mı fena halde kırılmamıza yolaçan bireysel hassasiyetlerimiz. Gelin görün ki, “Amerikalı” kimse böyle olamıyor. May Lai katliamından da Ebu Garip işkencelerinden de sorumlu bu “Amerikalı”, üstelik Saddam gibi, Kaddafi gibi “anti-emperyalist” liderleri devirdi.
Zurnanın zırt dediği yer, tam da temel dertleri adalet, eşitlik ve özgürlük olan solun, sahip çıktığı, temsil ettiği, gerçekleştirmek için uğraştığı değerleri güncel somut politikaya feda ettiği Millet Meydanı. Ulus Alanı da diyebiliriz.
Ülkesinde en ufak muhalif sesin çıktığı gırtlağı derhal kesmekte beis görmeyen, işkencehaneleriyle, zindanlarıyla, özel yetiştirilmiş tecavüz elemanları, rüşveti görmeden parmağını kıpırdatmayan yetkilileri, gaddar görevlileriyle, zulümle dönen çıkar çarklarıyla korkunç rejimler kurmuş, kimi soykırımcı kimi sek katil diktatörler, “Amerika” ile papaz oldukları için “anti-emperyalist” muamelesi gördüler. Bunu sağlayan, “Amerika” ile papaz olunca Sovyetler Birliği’nin uluslararası etkinlik ajandasında yerlerini alabilmeleriydi. Heyhat! SSCB’nin uluslararası etkinliğinden hiçbir somut fayda görmeyecek onca sol-muhalif hareket, parti, grup, birey de, dünyaya ortasından çizgi çeksen bu diktatörlerin kendi tarafında kalacağını varsaydı.
Oysa ortada çok basit, ama o kadar da vahim bir hata vardı: İktidar sahiplerini ve rejimlerini, içeride kendi halklarına tanıdıkları temsil ve inisiyatif kapasitesine, özellikle azınlıklara ve muhaliflere nasıl davrandıklarına göre değil, uluslararası politikada tuttukları yere, aldıkları tavırlara bakarak değerlendirip sınıflandırıyorduk. Dolayısıyla bencilliği, hunharlığı tartışma götürmez “Amerika” emperyalistse, ona direnen kim varsa anti-emperyalist payesine sahip oluveriyordu. Acımasızlıkta ondan daha berbat olsa bile.
Burada laf karışmasın diye girmeyeceğim kapıyı azıcık aralayayım: Tıpkı “anti-emperyalistlik” gibi, söylendiği anda ne kastedildiğinden güya kimsenin şüphesi olmayan, ama başlıbaşına sorun yumağı oluşturan “bağımsızlık” kavramı üzerine de cesaretle düşünmek lazım. İçinin neyle doldurulduğundan bağımsız olarak, kendi başına en yüce değer midir “bağımsızlık”? Hitler bağımlı mıydı birilerine? Türkiye’nin çeşitli dönemlerini de, bugününü de ele alabiliriz, bu kavramın kendi başına ne ifade edebileceğini veya etmeyebileceğini kurcalamak için.
Devletleri, ülkeleri, iktidar yapısı ve özellikle adalet-eşitlik-özgürlükler bakımlarından ele almadan, sırf emperyalistlik ya da anti-emperyalistlik gibi kaba ölçütle değerlendirmeye kalkınca, solcu “Amerikalı”, kıçını da yırtsa ciddîye alınmıyor, bizi samimiyetine inandıramıyor, buna karşılık, içeride istediği zulmü yürütebilmek ve yakınlarını zengin edebilmek için -şüphesiz büyük devletlerin etkisi altındaki- uluslararası kurumlara savaş açan Üçüncü Dünya diktatörü makbul şahıs mertebesine yükseltiliveriyor.
Bu yaklaşımın uzantısı olarak, meselâ Belarus diktatörüne karşı ayaklanan ahali derhal olağan şüpheli koltuğuna oturtulup sorguya çekiliyor, Alexandria Ocasio-Cortez’e bir nevi Hillary Clinton’ın ufağı ve kahverengisi muamelesi yapılıyor ve yalnız siyasî ahmaklık değil şuursuzluğun da dibine vurmak üzere, “Amerikan” meclis binasının faşistlerce basılması karşısında neredeyse sevinçten havalara uçuluyor. “Oh, size de olsun!” deniyor.
Yahu bu nasıl aymazlıktır? O baskını yapanlar başarılı olsa ortaya çıkacak sonuç nasıl bir şey olacak sanılıyor? O baskın başarılsa burada biz de, yakınımızda uzağımızda başkaları da çok daha kötü yaşayacağız. Diktatörler, diktatörlük heveslileri, zorbalar, vicdansızlar, katiller ve soyguncuların uluslararası koalisyonu zafer kazanmış olacak, bizimle aynı sıkıntılara, kaygılara, özlemlere, heveslere sahip herkese dünyayı dar edecekler. Zulmedecekleri “Amerikalı”lar en başta adalet mücadelesi yapan siyahlar, beyazlar olacak.
ABD’deki Kongre baskınını haber aldığında irkilmeyen, ürkmeyen, tam aksine, sevinç duyanlar muhteşem gafillerdir. Eğer sahiden çok kötü niyetli değillerse ya da faşizm fazlasının devrim yaratacağını sanmıyorlarsa. Tabiî bizim pek çok siyasî tartışmamızda, tavır alışlarımızda vs. olduğu üzre, bir ihtimal daha var: Eğer bugüne kadarki konumuma, imajıma halel gelmesin de ne olursa olsun demiyorlarsa.
Tamam, “Amerika” karakterinin kötülükleriyle şimdiye kadar kaç berbat dizinin kaç sezonu idare edildi; lâkin bu kötü karaktere karşı mücadele edenler ondan beterse, sadece kudretleri daha azsa “anti-emperyalizm” berbat kandırmacaya dönüşüyor. Ki, şimdiye kadar da çok dönüştü.
Öyle anlaşılıyor ki, bu deformasyonun bize en derin zararı, adalet yolundan sapmamak için gerekli içgüdü ve zorunlu reflekslerimizi yok etmek olmuş. Basılan meclis “Amerika”nınki diye faşistlerin meclis basmasına sevinmek!.. Hem de kendi ülkenin faşistleriyle birlikte!? Niye? Çünkü “Amerika” emperyalist. Orası tamam da, peki sen nesin kardeşim? Yıllar yılı, iğneyle kuyu kazarak, kimbilir nelere katlanarak o meclise seçilmeyi başarmış siyah kadını darağacına çekerlerse ona da “oh olsun” mu diyeceksin?
 
(NOT: Okumak isteyen olursa, “Amerika”nın uluslararası siyaset tarihine geçmiş suçlarından ikisi, Tonkin Körfezi yalanı ve My Lai Katliamı üzerine yazı dizileri hazırlamıştım vaktiyle, onları şurada bulabilirsiniz. Bu sayfaya girerseniz, İsrail’in batırdığı ABD istihbarat gemisi USS Liberty hakkındaki diziyi de okuyabilirsiniz. Sanırım meraklısının çok ilgisini çekecektir.)

Paylaş

Twitterda Paylaş Facebookda Paylaş Google Plusda Paylaş
?
  10 Eylül 2016'da gözaltına alındı  
  22 Eylül 2016'da serbest bırakıldı  
  23 Eylül 2016'da tutuklandı  
  4 Kasım 2019'da hükümle serbest bırakıldı  
  12 Kasım 2019'da gözaltına alındı  
  13 Kasım 2019'da tutuklandı  

P24’E BAĞLAN

Güncel bilgilerilerden /duyurulardan haberdar olmak için mail listemize kayıt olun.

Powered by PXLDeN Design