Anasayfa / Yazarlar / Tek dünya, tek toplum, çok bela

16 Eylül

Tek dünya, tek toplum, çok bela

Küreselleşme-bütünleşme eğilimine hayat veren dört temel olguya -ikisini sadece hatırlatıp ikisini açarak- işaret edeceğim

Memleketimizdeki içler acısı siyasî ve toplumsal vaziyet başımızı kaldırıp sınırlarımızın ötesine bakmamızı tehlikeli şekilde engelliyor. Global gelişmeleri vakitlice kavrayamıyoruz. İnsanca hayat isteyen muhalifler olarak zaman-dışı kalma riskine düşüyoruz. Oysa dünya sadece varoluş koşullarıyla (iklim) değil, devlet, düzenler, toplum yapıları ve uluslararası ilişkiler bakımından da köklü değişim geçiriyor. Ve yeryüzü adaleti yönünde kararlı ve hazırlıklı bir iradenin, pratik sonuçlar doğuracak etkin müdahalesi olmazsa değişimin bizi götüreceği yer bugünkünden beter olacak. Eşitsizlik, insan nüfusunun çoğunluğunun gözden çıkarılmasına varabilir. İnsan bedeni, beyni gibi, eşitsizliği yapısal ve giderilemez kılacak alanlara sirayet edebilir. Merkezî gözetim-denetim mekanizmaları özel yaşamın en kuytu köşelerine uzanan kılcal damarlara kavuştu sayılır. Herkesin elinde gönüllü olarak taşıdığı aygıtların kesintisiz bağlandığı ağlar devletlerin gözetim-denetim faaliyetlerini zaman, kapsam ve derinlik bakımından mutlak kılıyor. Ayrıcalıklı kesim kendine, yoksun çoğunluğunkinden ayrı, tecrit edilmiş yaşam alanları oluşturacak. Bugünkü insan toplumunun dar bir grubuyla sınırlı olarak ele alındığında, “türün” yaşam koşullarının bekâsı problemi belki de çözülebilecek. İklim değişiminin yıkıcı etkilerine karşı önlem almak kolaylaşacak. Hastalıklar, salgınlar, gıda yetersizliği, su meselesi… gibi bütün yaşamsal sorunlar için aynı denklem geçerli: Dünya bu haliyle -üstelik giderek çoğalacak- sekiz milyara gelecek sunamaz, ama beş yüz milyona pekâlâ sunabilir.
Buna karşılık, yerküre üzerindeki farklı toplumlar ve bireylerin kaderlerinin birbirine sanıldığından çok daha sıkı bağlı olduğu gerçeği giderek daha bariz gözüküyor. Küreselleşme-bütünleşme eğilimine hayat veren dört temel olguya -ikisini sadece hatırlatıp ikisini açarak- işaret edeceğim: (1) Ekonomideki uluslararasılaşma, (2) Egemen sınıfın doğrudan yönetmeye geçmesi ve hukuksuzlaşma, (3) Benzer karakterdeki itiraz isyanları, (4) Toplu tehdit: iklim krizi.
 
Ekonomi • Üretim ve pazarlamanın yanısıra, elle tutulmaz-gözle görülmez ekonominin, yani mâli piyasaların tam anlamıyla sınırlar-aşırı, sınırlar-üstü niteliğini yalnız hatırlatmakla yetineceğim. Özel uçaklar, gözde otel zincirleri ve soğutmalı odalar dolusu hızlı bilgisayarın renkli renkli sayıları hızla akıttığı ekranlar arasında cereyan eden, sıradan insanın karışamadığı küresel klan yaşamı yeni olgu değil. Üstelik bunun da üstünde, ekonomi çarkının tepesindekilerin, adalarını satın alıp özel mülk edinebildikleri, lüks yatlarının arkasında ciplerini, spor arabalarını, limuzinlerini doldurdukları feribotlarla denizlerini dolaştıkları başka dünya var. Sınır Tanımayan Yüzsüzler dünyası.
 
İsyanlar • Globalleşme sürecini ete kemiğe büründüren olgulardan ikincisi yeni. Birçok farklı ülkede kalabalıklar kabaca “insan yerine konma” diye özetlenebilecek taleplerle sokağa dökülüyor. Başka dönemlerde de farklı yerlerde eşzamanlı halk hareketlerine, kurtuluş hareketlerine tanık olduk. Bunlar hep öncü örgütleri, partileri, cepheleri olan hareketlerdi. Bugünkü içerikte, tamamen merkezî otoritesiz toplumsal itiraz hareketlerinin çok yerde aynı anda yükselişi -1968 ruhunun herkesin elbirliğiyle çoktan söndürüldüğü, kenara itildiği, ticarîleştirildiği gözönüne alınırsa- günümüzün olgusudur. Üstelik değişik ülkelerdeki direniş ve isyanların ortak yönü bol. Tayland’da kraliyetin saçmalıklarına karşı pankart açmış yürüyen oğlanla kız, o kılıkları ve sırt çantalarıyla Gezi Parkı’nda çadırdan çıkabilirler, bir-iki slogan attıktan sonra Şili’ye ışınlanabilirlerdi. Kenya veya Belarus’ta da ancak ten renklerinden ayırt edilebilirlerdi. Çoğuna haysiyet isyanları da diyebileceğimiz itiraz hareketleri, henüz bu yönde büyük atılımlar görülmese de, yeryüzü gençliğinde ortaklık duygusu yaratıyor. Adalet isteyenlerin dünyayı ve insan toplumunu bütün olarak kavramasını kolaylaştırıyor. Öyle ki, bütün olarak kavramamak daha zor olacak, yeryüzündeki benzer itirazlara, isyanlara şöyle bir bakan için. Atina’daki oğlanın telefonundan Kolombiya’daki protestoları izlerken orada kendini görmemesi neredeyse imkânsız. İsyancıların birey birey de küreselleşebilmesinin önündeki engel, milliyetçilik. Gençlik hareketleri için aşılmaz değil.
 
Hukuksuzluk • İsyanların yayılışının karşısına, 1980’lerde gelişip bugün hepten sınır tanımazlık, yüzsüzlük aşamasına varan kötülerin amaç birliği dikiliyor: siyasî ve toplumsal hakların gasp edilmesi. İşçi sınıfı ve çalışanların hak taleplerinin baskısından büyük ölçüde sıyrılmayı beceren uluslararası sermaye en tepede kendine özgü bir kast oluştururken, hükümetlere ve devlet yönetimlerine doğrudan kendi içinden temsilciler yerleştirmeye başladı. Toplum çoğunluğuna karşı belli sorumlulukları yerine getirmeye dayanan egemenlik meşruiyeti gereksiz yük haline geliyor. Egemen sınıflar adına iş görseler de topluma söz hakkı ve oyun alanı tanımak durumunda olan klasik kapitalist devletlerin yerini, söz hakkını ve katılım yollarını ortadan kaldırmaya niyetli, bu yüzden siyasî kaygıdan uzak, her türlü denetimden muaf, keyfîlikle yönetilen, hukuksuz mekanizmalar alıyor. Baş döndürücü hızla seyreden teknolojik gelişim dargelirli, az eğitimli nüfusu kenara köşeye -ve aşağı!- ittikçe, hak gaspına direniş ve toplumun kendi kaderi üzerinde hak iddia etme kapasitesi tahrip edildi. Halk nezdindeki meşruiyet sorununu yok sayan ya da bu meşruiyeti muhayyel hedeflere, güdülere, yalanlara bağlayan popülist-faşizan liderler ve hareketler, bu vakte kadar devletin temel direği sayılan yasal çerçeveleri ve kurumları tahrip ettiler. Toplumun kaderini muktedir azınlıkların keyfine bırakan, gerçeğin yerine uyduruğu, hukukun yerine ideolojiyi geçiren tuhaf yönetim tarzları oluştu. ABD Başkanı, açıkça kaybettiği seçimin sonuçlarını gayrimeşru ilan etti ve buna inandırdığı seçmenlerinin Kongre’ye saldırmasını sağladı. Bizde, son yerel seçimlerde, “hileyi belgeliyoruz” yalanıyla, içi boş valizler sürükleyip düpedüz üçkağıtçılık yapıldı, gayet meşru seçim, “hiçbir şey olmadıysa da bir şey oldu” yüzsüzlüğüyle yok yere tekrarlandı. 2015’in 7 Haziran’ındaki seçimin sonucu da kanlı ve silahlı manevrayla geçersiz kılınmıştı. Macaristan’ın öncülük ettiği, Polonya’nın yakalamak için hızla arkadan geldiği sürece ortalarından dahil olan Türkiye’de, yasaya uyma mecburiyeti, anayasa güvencesi, yürütme gücü üzerinde denetim, kuvvetler ayrılığı, yargı önünde eşitlik, yargıya asgarî güven, güvenlik kuvvetlerinin hiç değilse bir ölçüde tarafsızlığı, velhâsıl, adına hukuk denebilecek hiçbir kural-teamül canlı bırakılmadı. Eğer kurumları sağlam durmasa, bürokratlarının ve politikacılarının hatırı sayılır bölümü ülkeyi yıkımın eşiğine getiriverecek gidişatın bilincine varıp aciliyet duygusu içerisinde harekete geçmese, dünyanın en güçlü devleti bugün cahil, şımarık bir herifin elinde tamamen hukuksuzluğa düşmüş olacaktı. Donald Trump, seçim kaybetmesine rağmen iktidarı bırakmamayı denedi, Brezilya’nın başına bela olan Bolsonaro, “Beni iktidardan ancak tanrı indirir,” diyebildi. Bizde işte.. bakalım, ne olacak… Sermayenin doğrudan kendi temsilcileri eliyle, topluma karşı sorumluluk kavramını tanımaksızın hukuk kurumunu ortadan kaldırmaya sıvanması, global eğilim olarak elbette haysiyet isyanlarının karşısına konmalı. Ama yeryüzündeki hayatın bütünleşmesini hızlandırmada paralel çalıştıkları gözardı edilmeden.
Uluslararası düzeyde hukuk kavramını tahrip eden önemli girişim, ABD’nin 11 Eylül saldırıları üzerine “terörle mücadele” adı altında başlattığı, sınır ve hukuk tanımayan küresel faaliyetti. Hukuk yok sayılmıyor, ama nasıl alt edileceği, geçersiz kılınacağı ayarlanıyordu. Üstünden uçuldu. Başka ülkelerden insanlar kaçırılıp başka birilerinin hava sahasında uçakta işkence edilerek sorgulandı, alınıp Guantanamo’ya götürüldü, vs.. Şimdi işler tersine döndü, bu yapılana kardeş geldi. Henüz tanınmadı, ama dünya yüzündeki ülkelerden birinde resmen Afganistan İslâmî Emirliği diye bir devlet kuruldu ve bunu yönetecek insanların epeycesi, Birleşmiş Milletler’e göre “terörist” örgüt mensupları! Taliban önderlerinin El-Kaide ile doğrudan ilişkisi de tescilli. Bu durumu fiilen, kapitalistler veya onlar adına eyleyen popülist-faşizan liderlerce hukukun ortadan kaldırılması girişimlerine paralel gelişme olarak değerlendiriyorum. Hukuk oradan kalkıyorsa burada niye dursun? Eğer Taliban bu bileşimdeki hükümetiyle uluslararası alanda muhatap alınırsa, hukuk zemininde bir gedik daha açılmış olacak.
 
İklim krizi • Dünyayı bütünleştiren gelişmelerin düpedüz hayatî ve karşı konmaz olanı, iklim değişimi. Burada kimsenin kendini başkalarından ayırıp imtiyazlı yere geçme lüksü yok. Çünkü her şey beklenenden ânî oluyor ve ayrıcalıklıların kendilerini, sürdürülebilir yaşam garantisiyle sağlama alacak düzenekleri tamamen kurma şansı olamadı. Yani gözden çıkaracakları nüfusu fiziken uzaklaştırmaları imkânsız. Ancak duvarlar çekip arkasına saklanabilirler. O durumda da dünya ekonomisi diye bir şey kalmaz ki, henüz böyle bir durumda hayatını anlamlı bir şekilde sürdürebilecek insan pek az. İklim değişiminin yolaçtığı afetler benzer felaketlere mâruz kalanları ister istemez birbirine yaklaştıracak. Birçok halk ve devlet, giderek daha yıkıcı boyutlar alacak afetler karşısında işbirliği yapmaya gönüllü olacak veya mecbur kalacak.
 
Ulusal birimler • Bu dört unsur, (a) zaten uluslararasılaşmış ekonomi, (b) itiraz isyanları, (c) yönetimde hukuksuzlaşma (“toplumsal sözleşme”ye dayalı meşruiyet kavramının ve uluslararası hukuk gereklerinin terk edilmesi eğilimi) ve (d) iklim değişimi, 21. yüzyıl insan toplumunu kaçınılmaz bir küreselleşme sürecinde hızla ileri sürüklerken, tam aksi yöndeki bir gelişmenin de var hızıyla sürdüğünü görüyoruz: Ulusal devletler silahlandıkça silahlanıyor, iç güvenlik için kurdukları polis örgütlerini askerîleştiriyor, yurttaşlar üzerindeki gözetleme-denetim işlerini inceltiyor, derinleştiriyor, baskıları artırıyorlar. Sınırlara yüksek duvarlar çekiliyor.
Küreselleşme yönündeki akıntıya karşı dikilen setler gibi görünen bu olgular, uluslararası bütünleşmeye karşılık düşecek denetim-baskı örgütlenmesinin henüz hazır olmayışının ürünü. Küresel hayat parça parça denetim altında tutulmak zorunda; global kapitalizmin zirvesinde, neyin ne olacağına karar verme makamında bulunanlar açısından. (Bu husus açılmalı; daha sonra yapmaya çalışacağım.)
 
Teori ihtiyacı • Bu koşullarda eksik olan, isyanları hak gaspına karşı direnişin ötesine geçirip, taleplerini gerçekleştirme, hedeflerine ulaşma peşindeki pozitif hareketlere dönüştürecek kapsayıcı yaklaşımlar. Çok değil birkaç onyıl önce distopik senaryolarda rastlanabilen ihtimallerin çoğu bugünün, bilemediniz yarının olgusu. Bu gidişata karşı koyabilecek, günün teknolojisini aksi yönde, bilginin koordine edilmesi ve paylaşılması yönünde örgütleyebilecek, esasında ana sorunlarımızın zeminini oluşturan insan ilişkilerini özgürlükçü ve dayanışmacı amaçlara, ruha, paylaşmadan doğacak tatmine yöneltebilecek bir derli toplu perspektif henüz ortada yok. Sınıf meselesini ve sınıf mücadelesini insan toplumunun ulaştığı aşamanın koşullarına göre yeniden tanımlayacak ve bundan yeni siyasî teori ve yaklaşımlar üretebilecek girişimler pek cılız. Keşke sınırlara örülen duvarların üzerinden uzanıp etrafa daha çok bakabilsek.

Paylaş

Twitterda Paylaş Facebookda Paylaş Google Plusda Paylaş

P24’E BAĞLAN

Güncel bilgilerilerden /duyurulardan haberdar olmak için mail listemize kayıt olun.

Powered by PXLDeN Design