Anasayfa / Yazarlar / Uzaylı Yazılar 6: Babamız tabii ki onlara diş temin edecektir!

01 Aralık

Uzaylı Yazılar 6: Babamız tabii ki onlara diş temin edecektir!

Antivax hareketinin ivmesi giderek yükselir ve bugün Türkiye’nin yüzde 30’u, Fransa’nın yüzde 40’a yakını durduk yere aşı karşıtı olur

1950’de, Princeton Üniversitesi’nden Paul Coleman-Norton, Matta’ya göre İncil’e eklemlenen bir metin dizisine ait olduğunu söylediği ve yeni bulduğu eski Yunanca bir fragman yayınlar. Kilise Babaları üzerine Oxford’da doktora yapmış bir uzman olan Coleman-Norton, 1920’lerde metinlerin özgünlüğü ve aktarım sorunları üzerine gayet sıkı çalışmalar yayınlamıştı. Coleman-Norton, bu metni, İkinci Dünya Savaşı sırasında düzenlenen Meşale Operasyonu (Operation Torch) esnasında Fas’ta ziyaret ettiği bir camide, Arapça bir elyazmasının içinde bulduğunu söyler. Tabii ki savaş koşulları, askerlik görevi ve ardından da şehirde patlak veren yerel halk ile Amerikan kuvvetleri arasındaki çatışmalar bu elyazmasının bir fotoğrafını çekmesine imkan vermemiş ama o bu ilgili kısmı defterine not edebilmiştir. Coleman-Norton, bu yeni bulduğu metni, Catholic Biblical Quarterly dergisinde notlar, yorumlar ve geniş bir dilbilimsel çözümleme eşliğinde yayınlar. Yeni bulunan fragman, Matta’ya göre İncil’in 24. bölümünün sonuna eklemlenmekte, bu bölümü tamamlamaktadır. Önce bölümü hatırlayalım:

“Kötülüklerin çoğalmasından ötürü birçoklarının sevgisi soğuyacak. Ama sonuna kadar dayanan kurtulacaktır. Göksel egemenliğin bu Müjdesi bütün uluslara tanıklık olmak üzere dünyanın her yerinde duyurulacak. İşte o zaman son gelecektir. [..] Bunun için siz de hazır olun! Çünkü O beklemediğiniz saatte gelecektir. […] beklemedik günde, umulmadık saatte gelecek, kötüleri şiddetle cezalandırıp ikiyüzlülerle bir tutacak. Orada ağlayış ve diş gıcırtısı olacaktır.”

Coleman-Norton’un bulduğu ve yayınladığı yeni fragman bu son cümlenin devamıdır ve bu noktada İsa’nın çevresindeki müminlerden biri aslında oldukça rasyonel bir tespitte bulunur: “Efendim, peki dişsizler ne yapacaklardır?” İsa Mesih cevap verir: “Ey iman fakiri cahil kişi, Babamız tabii ki onlara diş temin edecektir!”

Büyük tarihçi Anthony Grafton’ın Kalpazanlar ve Eleştirmenler (Türkçesi var, Emre Yalçın çevirisiyle…) başlıklı küçük ama mücevher değerindeki kitabının girişinde anlattığı bu sahtekârlık, tarihteki ne ilk ne de son sahtekârlıktır. Grafton, kitabında bu kalp metinlerin neden, nasıl üretildiğini, üretenleri ve bunların sahte olduğunu tespit edebilmek için kılı kırk yaran yöntemler geliştiren eleştirmenleri, uzmanları mercek altına alır. Tabii, tüm sahtekarlıklar ne Coleman-Norton’unki kadar masum ne de implantlar, köprüler ve takma dişler hakkındadır.

Sahte metinlerin en ünlülerinden biri Constantinus’un Bağışı’dır, Latincesiyle Donatio Constantini. Bu sahte metne göre, imparator Constantinus, ölüm döşeğindeyken Roma patriarkı Sylvestrus’a güya imparatorluğun batı kısmı üzerindeki imperium hakkını bağışlar. Imperium, bir bölge üzerinde mutlak yönetim iktidarıdır. Bu sahte belge aracılığıyla, Papalık, binli yıllarda topraklar üzerinde hak iddia etmiş, siyasi bir güç gösterisine girişmiştir. Belgenin sahteliği ancak 1440’ta İtalyan hümanist Lorenzo Valla tarafından incik cıncık bir metin incelemesiyle belirlenmiş, filolojik bir başyapıt olan bu çözümleme, o tarihten itibaren gelişecek olan metin eleştirisi dalına da kaynaklık etmiştir. Valla’ya göre, belgenin 8. yüzyıldan önceye tarihlenmesi mümkün değildir. 

Belgenin ne amaçla üretildiği açıktır. Roma kilisesi (ki daha Roma başpiskoposu büyük “P”li Papa olarak anılmaz), 9. yüzyıl sonrasında, Franklar, Germenler, Normanlar ve kuzeyli barbarlar nezdinde siyasi bir güç olarak sivrilmek istemektedir. 

Bir parantez açıp durumu açıklığa kavuşturalım. Roma İmparatorluğu, aslında, bize ilkokulda anlatıldığı gibi Doğu ve Batı diye ikiye bölünmemiştir (“Almanya yenilince biz de yenilmiş sayıldık!”). Hem de hiçbir zaman. Olan, şudur: Constantinus, imparatorluğun yönetimini, 324-330 arasında, sürekli barbar (bildiğiniz gibi, saçı sakalı birbirine karışmış, yarı çıplak, konuşmak yerine durmadan bağıran falan adamlara barbar deniyor, duvarların öbür tarafından geliyorlar, winter is coming) tehdidi altında olan Roma’dan Byzantion’da kurduğu yeni şehre (yeni Roma’ya, Nea Roma) taşır. Yani yeni yönetim yeri, yeni kurulan bu yeni şehirdir. Adı da başlarda resmi olarak Kônstantinoúpolis de değil, dediğim gibi Nea Roma’dır. Constantinus, 325 yılında, İznik konsilinde Hıristiyanlığın bütün “papa”larını toplar (yani, Kilise haline gelmekte olan örgütün bölgesel, yörel, kentli tüm önderlerini, piskoposlarını) ve kendini de Kilise’nin başı ilan eder. Baş ya da değil, tüm piskoposlar, rahipler, papaların en büyük baş yöneticisi imparatorun bizzat kendisidir. Buna da Sezaropapizm diyoruz. 

Büyüklük açısından imparatorlukta beş ana kilise merkezi vardır. Aslında tüm papalar yani piskoposlar eşit iken, bu beş büyük ve şöhretli kentin papaları, diğerlerine nazaran biraz daha papadırlar. Primus inter pares. Eşitler arasında birincidir bu beş başpiskopos. Yani Roma, Nea Roma, Antakya, Kudüs ve İskenderiye başpiskoposları, biraz daha eşittirler. Ama, hiçbiri bir diğerinden üstün değildir. Hiçbiri de bir diğerine tabi değildir (daha). Büyük bölünme, yani, Roma İmparatorluğu’nun beş büyük kilisesinin başpiskoposları arasındaki ayrılık, 1054’te gerçekleşir. Roma ile Kônstantinoúpolis (ve zaman içinde ona bağlanacak diğer üç büyük kilise, Antakya, Kudüs, Roma) arasında baş gösteren ayrılık, aslında ikilidir. Birincisi, Roma aslında I. Alaric yönetimindeki Vizigotlar tarafından yağmalandığı 410 yılından itibaren, idari açıdan işgal altındadır, yani siyasi iktidar, Nea Roma’da ikâmet eden Roma imparatorunda değil, işgalcilerdedir. Ama, sonradan Papa olarak anılacak olan Roma başpiskoposu, hukuksal ve dinsel açıdan İstanbul’da yaşayan ve Kilise’nin de başı olan Roma imparatoruna bağlıdır. İşte 410’dan başlayarak giderek zayıflayan bu siyasi-hukuksal tabiyet, Papa’nın kendi başına buyruk olmak istemesi yüzünden 1054’te tamamen kopacaktır. Zaten de Roma başpiskoposuna büyük harfle Papa denmesi de bu sürecin sonlarına denk düşer. 

İkincisi ve asıl neden diye gösterilen şey ise, 8. yüzyıldan itibaren başlayan teolojik bir tartışmadır, Filioque tartışması adıyla bilinen. Anlatmaya çalışacağım, ama anlamayacaksınız elbette. Çünkü, galiba benim de çok anladığım bir şey değil. Mesele teslis inancına ilişkin. Bunuel’in Samanyolu filmindeki gibi yani, Baba, Oğul ve Kutsal Ruh. İznik konsilinden bu yana Kilise, Kutsal Ruh’un Baba’dan geldiğine inanır (Ex Patre procedit). Ama sekizinci yüzyıldan itibaren, Batı’da, Roma’da yani, Kutsal Ruh’un hem Baba’dan hem de Oğul’dan geldiği söylenmeye başlar (Ex Patre Filioque procedit). Yunanca konuşan Doğu bunu zındıklık olarak görür, ve yumruğunu masaya indirdiği gibi cümleye “sadece” kelimesini ekler: Kutsal Ruh sadece Baba’dan gelir (ek monou tou Patros) – insanın bu cümlenin sonuna “ulan!”ı da ekleyesi geliyor.

Neyse, 1054 yılında işte bu anlaşmazlığı çözmek üzere Batı bir şeyler yapalım der. Kardinal Humbert, Papa IX. Leon’u ikna eder ve Nisan ayında İstanbul’a bir heyet gönderilir. Papa aynı ayın 19’unda hakkın rahmetine kavuşur ve Humbert haberi yolda haberci kuşlardan öğrenir. Aslında dönmeleri ve yeni Papa’nın seçilmesini beklemeleri gerekirken, yola devam ederler. İstanbul’da, başpiskopos Mikhail Keroularios vardır ve heyeti pek de iyi karşılamaz, hatta karşılamaz. Ayrıca da heyetin getirdiği ve Humbert’in kaleme aldığı Papalık mektubunun tonunu da hakaretamiz bulur. Heyet gayet memnuniyetsiz bir biçimde gidip İmparator IX. Konstantinos’a ağlar ve Keroularios’u şikâyet eder. İmparator da, siz ona bakmayın, biz çözeriz meseleyi diyerek gönüllerini alır. Ama kader ağlarını örmekte ve Keroularios sinsi sinsi bir sonraki hamlesini hazırlamaktadır. Bir sonraki hamle, heyetin getirdiği mektuplara Stoudios manastırından bir keşiş, Nikethas Stethatos’un yazdığı bir mektuptur. Mektubu okuyunca Humbert delirir ve deyim yerindeyse, afedersiniz,  “ana avrat” gider ve 16 (bazı kaynaklarda 15) Temmuz’da Ayasofya’ya gidip, altarın üzerine Keroularios ve ekibinin “aforoz” edildiğini söyleyen belgeyi bırakır (aslında aforoz belgesini Papa’nın imzalaması gerekir) ve iki gün sonra da çekip giderler. Keroularios altta kalır mı? O da, 24 Temmuz’da bir sinod toplar ve Humbert’le heyet üyelerini, bu kez o “aforoz” eder. Tabii, Roma’da hala Papa olmadığı için, onu aforoz edememiştir. Ama aforoz ettiği heyetteki Frédéric de Lorraine’in bir süre sonra IX. Étienne adıyla Papa olacağını ve dolayısıyla geleceğin Papası’nı aforoz ettiğini nerden bilebilir ki? Böylece, iki kilise kesin olarak ayrılır. Doğu’da Ortodokslar – merkez Fener, başında Patrik, onun da başında imparator. Batı’da ise Katolikler – merkez Roma, Vatikan, başında Papa; o da Kutsal Roma Germen İmparatorlarının başında boza pişirmekte.

İnsanoğlunun geçmişi sahtekârlıklarla dolu. Dediğim gibi, hepsi masum değil. Kimisi çok ünlü, kimisi de mesela Constantinus’un Bağışı belgesi ya da Siyon Liderlerinin Protokolleri gibi yüzyıllara yayılan bir kıyım silsilesinin içinde, felaketlere yol açmış. 

The Lancet gibi saygın bir dergide 1998’de yayınlanan ve Andrew Wakefield ile on iki kişinin imza attığı bir makale, otizm ile 3K (kızamık, kızamıkçık, kabakulak) aşısı arasında bilimsel bir ilişki bulunduğunu iddia etti. Faik Kurtulmuş ile Gürol Irzık’ın da yazdıkları gibi, makale baştan aşağı sahteydi: “1998’de Lancet’teki makalenin yayınlanması ve Wakefield’in basın toplantısının hemen ardından, tıpta bilimsel araştırmaları ilerletmekten ve halkı sağlık konularında bilgilendirmekten sorumlu İngiliz devlet kurumu olan Tıp Araştırma Konseyi (Medical Research Council) bu konuya eğilir. Viroloji, gastroenteroloji, epidemiyoloji, immünoloji, pediatri ve çocuk psikolojisi alanında 37 uzmandan bir kurul oluşturur. Bu kurul incelemeleri sonucunda, söz konusu aşının otizme yol açtığına dair hiçbir bulguya rastlamaz. Kurul ayrıca, sinir bilim ve kamu sağlığı uzmanlarını da içeren 13 kişilik bir alt kurul daha oluşturur ve toplantılarına bizzat Wakefield’i de davet eder. Alt kurul raporunda aynı sonuca vardığı gibi, Wakefield’in araştırmasının neden problemli olduğunu da ortaya koyar. Tıp Araştırma Konseyi bununla da yetinmez. 2001 yılında çok daha kapsamlı bir rapor daha yayınlar. Rapor, hem otizmin nedenlerini araştırır, hem de meseleye epidemiyolojik açıdan yaklaşır ve yine aynı sonuca varır: aşının otizme neden olduğuna dair hiçbir kanıt yoktur.” Meseleyi başından beri ısrarla takip eden gazeteci Brian Deer sayesinde, Wakefield’ın ipliği pazara çıkar ve 2010 yılında Birleşik Krallık’ta meslekten men edilir, The Lancet makaleyi geri çeker, bin özür. Ama olan olmuştur. Antivax hareketinin ivmesi giderek yükselir, Wakefield, Robert de Niro, Elle Macpherson gibi ünlülerle kolkola dünyayı aşı karşıtlığına sürükler ve bugün Türkiye’nin yüzde 30’u, Fransa’nın yüzde 40’a yakını, aklı başında bir ton adam, durduk yere aşı karşıtı olur. Çiçek hastalığı 1870 yılı ile aşılar sayesinde kökünün kurutulduğu 1977 yılına kadar dünyada 500 milyon insanı öldürdü. Kızamık vakaları ve ölümler bir sürü ülkede yeniden çoğalmaya başladı. Covid aşısı olmayı reddedip ölen kişilerin haberlerinden geçilmiyor. Dediğim gibi, her sahte metin, diş protezlerinden söz etmiyor, kimisi, cinayet işliyor, hem de taammüden.

----
Tepedeki imaj: İsa Matta'yla Konuşuyor (Hulton Arşivi/Getty Images)


Paylaş

Twitterda Paylaş Facebookda Paylaş Google Plusda Paylaş

P24’E BAĞLAN

Güncel bilgilerilerden /duyurulardan haberdar olmak için mail listemize kayıt olun.

Powered by PXLDeN Design