Murdoch ailesinin hikâyesini anlatan belgesel Mart ayında yayına girdi. Belgesel, anaakım medyanın arkasındaki güç ilişkilerini ve rekabeti gözler önüne seriyor.

Hanedan’ın aynasından Türkiye’deki medya patronluğu

Murdoch ailesinin yayın kararları aile içi çekişmeler ve güç savaşları sonucu belirlenirken, Türkiye’de bu durum daha çok patronaj ilişkileri, kamu ihaleleri ve sadakat ekseninde şekilleniyor

İLKAN AKGÜL

31.03.2026

Medya imparatorluğu ve hanedanlık gibi kavramlar, dünyadaki birçok büyük medya şirketiyle ilgili haberlerde sık sık karşımıza çıkıyor. İtalya’daki Agnelli Hanedanlığı ve Kanada’daki Thomson Hanedanlığı bu duruma güzel örnekler. Ancak benim bugün bahsetmek istediğim, Amerika’daki dev medya patronu Murdoch Hanedanlığı’nın hikayesi. Netflix’te yayınlanan Hanedan: Murdoch Ailesi belgeselinden bu hikâyeyi incelediğimizde, yalnızca ultra zengin bir ailenin güçle nasıl oyuncak gibi oynadığını değil, modern medya ile siyaset arasındaki simbiyotik ilişkiyi de net bir şekilde görüyoruz. Rupert Murdoch’un yıllar boyunca gazetelerden televizyon ağlarına, kablolu yayınlardan dijital maceralara kadar uzanan geniş bir medya imparatorluğu inşa etmesi, klasik medya kapitalizminin sınırlarını aşarak doğrudan güç odaklı bir medya iktidarına dönüşmesine neden oldu. Bu medya iktidarı ise sermaye ile siyasi gücün karşılıklı olarak beslendiği bir alan haline geldi. Bu durum, imparatorluğun altındaki markaların sadece haber üretiminde değil, iktidar mücadelesi bağlamında stratejik silahlar haline gelmesini sağladı.

Succession dizisini duymuşsunuzdur. Diziyi izleyen ve medya dünyasına ilgi duyan birçok insan, dizinin Murdoch Hanedanlığı’ndan ilham aldığını bilir. Dizi, bir imparatorluğun nasıl büyüdüğünü, çocuklar arasındaki taht kavgalarını ve ailenin sağ eğilimli medya sahipliği aracılığıyla siyasi ortamı nasıl şekillendirdiğini anlatıyor. Belgeselde de gördüğümüz aile içi rekabetler, çatışmalar ve yönetim kurullarındaki güç oyunları, aslında büyük imparatorlukların nasıl çalıştığını gösteren basit birer mikro örnek. Yönetim masasında alınan her karar, toplumu etkileyebilecek ve seçim sonuçlarını doğrudan değiştirebilecek kadar güçlü. Bu nedenle, belgesel bize sadece kişisel bir gerilim hikayesi sunmuyor. İzledikçe, medya sahipliğinin demokratik süreçleri nasıl olumsuz etkilediğini, haber üretimlerinin nasıl siyasi pazarlıklara dönüştüğünü ve bir ailenin çıkarlarının kamuoyundan nasıl daha önemli olduğunu gözler önüne seren bir hikâye izliyoruz.


Türkiye medyası için bir röntgen

Yukarıda bahsettiklerim, Türkiye’deki medya düzenini anlamak için de önemli. Tepeden bakıldığında farklı görünebilecek bu yapıların, daha derinlemesine incelediğimizde benzer şekilde çalıştığının farkına varabiliriz. Sahiplikten gelen sınırsız güç, kamu için hangi bilginin oluşturulup dağıtılacağını belirliyor. Türkiye’de medya, çok uzun süredir iktidar söylemlerinin yeniden üretildiği bir silah haline dönüştü. Büyük holdingler, medyadaki şirketlerini bir zenginleşme aracı olarak kullanıyor. Bu durum elbette siyasi otoriteyle olan ilişkiyi de yeniden şekillendiriyor. Zira medya imparatorluğu bir noktada yatırım olmaktan çıkıp, devletle dirsek temasının niteliğini belirleyen bir unsura dönüşüyor. Burada Andrew Finkel’in media capture kavramından bahsetmek yerinde olur. Türkçeye ‘medya zaptı’ olarak kazandırılan bu kavram, siyasi liderler ile medya sahiplerinin karşılıklı olarak birbirini yozlaştırdığı, simbiyotik bir yönetişim sorunu olarak tanımlanıyor. Medya sahipleri siyasilere destekleyici haber yayını sunarken, bunun karşılığında medya dışındaki ticari faaliyetler ve çıkarları için ayrıcalıklı muamele görüyorlar. Bu bağlamda medyanın Türkiye’de de çoğu zaman kâr amacı güden bir sektör olmaktan çıkıp, holdinglerin diğer ticari çıkarlarını korumak için kullandığı bir “zararına satış” aracına dönüştüğünü düşünebiliriz.

Türkiye’de holdinglerin medyayı bir kalkan olarak kullanma tarihi, 1990’lı yıllara kadar uzanıyor. Bu dönemde medya, devletten kârlı bankacılık lisansları ve özelleştirme ihale kazanmak için bir şantaj aracı olarak kullanılıyordu. Ancak, 2001 ekonomik krizinde bu bankaların iflas etmesiyle birlikte büyük medya şirketleri devletin eline geçti. Devlet, bu şirketlere borçlar nedeniyle el koydu. Ardından, 2002’de iktidara gelen parti, el konulan medya araçlarını kamu bankalarının kredileriyle kendi destekçisi olan holdinglere aktarmak için uygun bir zemin oluşturdu. Bu durum, Türkiye’deki mülkiyet değişiminin Murdoch örneğindeki gibi büyük oranda piyasa rekabetiyle değil, doğrudan devlet müdahalesiyle şekillendirildiğini gösteriyor.

Murdoch ailesinin yayın kararları aile içi çekişmeler ve güç savaşları sonucu belirlenirken, Türkiye’de bu durumun daha çok patronaj ilişkileri, kamu ihaleleri ve sadakat ekseninde şekillendiğini görebiliriz. Patronun ekonomik kırılganlığı veya siyasi konumu editoryal çizgiyi belirleyen temel unsurlar. Türkiye’de durumu karmaşık hale getiren bir diğer faktör ise birçok medya kuruluşunun, gazeteciliği sanki bir hobiymiş gibi gören ve ana faaliyet alanı medya olmayan büyük holdinglerin altında bulunması. Bu sahiplik yapısında haber, kamu hizmeti olmaktan çıkarak kaçınılmaz olarak iktidarın ihtiyaçlarına göre şekillenen bir PR/halkla ilişkiler aracı haline geliyor. Her iki durumda da editoryal bağımsızlığın azaldığını ve medyanın iktidar ile iç içe geçtiğini görüyoruz.


Editoryal çatışmalar ve gazeteciliğin daralan alanı

Belgeselde, editoryal kadrolar ile medya sahipleri arasında sürekli bir gerilim hissediliyor. Bu gerilimi gözlemlediğimizde, gazeteciliğin hangi aşamada bağımsızlığını kaybettiğini ve siyasi ya da kurumsal çıkarlarla nasıl yönlendirildiğini net bir şekilde görebiliyoruz. Yönetim katındaki çatışmalar arasında alınan her karar, geleneksel haber değerlerini hiçe sayarak yeni kurumsal sınırlara dönüşüyor. Gazeteciler ise bu sınırlara uyum sağlamakla meslek etikleri arasında zorlu bir döngüye giriyor. Türkiye’de müzakere yapma alanı bulmak dahi imkânsıza yakın olduğundan, bu döngü daha sert ve kapsamlı bir biçimde işleyebiliyor. Bunun sonucunda, gazetecilerin riskleri azaltarak sadece hayatta kalmak amacıyla, medya sahiplerinin ajandasıyla uyumlu birer klavye memuruna dönüşmeleri kaçınılmaz.

Türkiye’deki çatışmanın dinamikleri elbette ekonomik bağımlılıkla, güvencesizlikle ve hukuki risklerle de derinleşiyor. Yukarıda da bahsettiğim üzere, medya kuruluşlarının sahiplerinin aslen başka sektörlerde faaliyet göstermesi önemli bir dezavantaj yaratıyor. Çünkü bu yapıların finansal sürdürülebilirlikleri genelde patronun diğer sektörlerdeki şirketlerinin performansına bağlı. Reklam pazarındaki haksız dağıtım ve reklamların politik duruşa göre verilmesi, kurumları daha da kırılgan hale getirirken gazetecilerin hareket alanını olabildiğine daraltıyor. Hakkıyla gazetecilik yapmanın zor olduğu bu ortamda, haber merkezinde yapılanlar çoğunlukla riskleri azaltmayı önceleyen bir çizgide kalıyor. Ayrıca, Türkiye’de birçok gazeteci için haber, editoryal süreçlerin ardından yayınlamakla bitmiyor. Gazeteciler, haberlerin yaratacağı hukuki riskleri ve sonuçları da düşünmek zorunda. İşte farklı olan önemli noktalardan biri bu. Murdoch örneğinde olduğu gibi merkezileşmiş bir aile gücünün baskısının yanı sıra, Türkiye’de siyasi ve hukuki tehditlerden oluşan çok daha etkili ve caydırıcı bir baskı rejimi söz konusu.


Dijital çağın yarattığı kırılgan özgürlük

Her iki medya örneğinde ortak bir nokta var: O da çok büyük bir teknolojik değişim yaşandığı. Murdoch ailesinin klasik gazete ve televizyon imparatorluğunu dijital platformlar döneminde korumak için yaptığı stratejiler ve karşılaştığı belirsizlikler, hatta sahipliklerini satmak istemesi, küresel medyanın algoritmik dağıtım sistemlerine boyun eğdiğinin de işareti. Bu küresel teslimiyetin ve eski düzenin çöküşünün en belirgin yansımalarını Türkiye’de de görüyoruz. Türkiye’deki haber siteleri maalesef Google’ın reklam gelirlerine bağımlı bir gelir modeli benimsedi. Google’ın yapay zekâ özelliğini arama motoruna eklemesinin ardından bu haber siteleri birkaç haftadır büyük bir panik durumuna geçmiş vaziyetteler.

Türkiye’de ana akım televizyonlar ve gazeteler, ağır siyasi kontrol ve ekonomik baskılar altında yok olmaya yüz tutarken, bağımsız dijital yayıncılık, özellikle YouTube gibi platformlar gazeteciler için zorunlu bir sığınak haline geldi. Ancak RTÜK kanunu gibi yasal düzenlemelerin bu platformların bağımsızlığını tartışma konusu yapma ihtimali, dijital alandaki bu varoluş çabasının kendi doğasının birtakım sorunlar taşıdığı gerçeğini de maalesef değiştirmiyor. En azından Türkiye’de ana akımın çöküşü, dijital mecralarda otomatik olarak demokratik bir çoğulculuk yaratamıyor.


Kapatırken…

Hanedan: Murdoch Ailesi belgeseli, bir aile iç hesaplaşmasını anlatıyor gibi görünse de modern medyanın güç yapısını, okuduğumuz haberlerin nasıl şekillendiğini ve kamuoyunun nasıl yönlendirildiğini gösteren bir rehber niteliğinde. Bu rehber, Türkiye’de daha kapalı, sert ve çok katmanlı baskı mekanizmalarıyla yeniden üretiliyor. Sahiplik, bağımlılık, kırılganlık ve siyasi baskının birleştiği bu rehber, medya ekosistemimizi yalnızca zayıflatmakla kalmıyor, aynı zamanda belirsizliğe de itiyor. Bu bağlamda belgeseli, Türkiye’deki medya düzenine dışarıdan bakan sıradan bir ayna değil, bu yapıların korkunç derecede kırılgan, baskıya açık ve dışarıdan manipüle edilebilir olduğunu da bütün sertliğiyle ortaya koyan bir anlatı olarak görebiliriz.

İyi seyirler.