Klasik bir düşünceyle başlayalım. İnternet, bilginin özgürleştiği, mesafelerin yok olduğu, birbirini tanımayan insanların büyük bir mahallede buluşabileceği ve sınırsız, eşit bir iletişim kurabileceği gibi romantik bir vaatle tanıtıldı. Ancak zamanla bu vaadin bir ütopya olduğunu anlamaya başladık. Daha sonrasında hayatımıza girmeye başlayan sosyal platformlar ise bu ütopyayı gerçek hayattaki bağlarımızı dijital dünyaya taşıyan, uzun süredir görmediğimiz bir arkadaş ya da akrabamızı bile anında bulabileceğimiz sosyal bir köprüye dönüştürdü. Kendimden de çok net hatırlıyorum. İlk Facebook hesabımı açtığım dönemde ilkokuldaki sınıf listemi önüme alıp sırayla yakın olduğum arkadaşlarımı arardım ve çok heyecanlı bir deneyimdi. O heyecan bugün yaşadığımız dünyaya oldukça uzak ve o romantik dönem çoktan kapandı. O günlerden itibaren reklam gelirleri ve kullanıcı verisi odaklı iş modelleri öne çıktı. 2020’lerde ise Facebook’un yanı sıra Tiktok, YouTube gibi platformlar da pazarın büyük oyuncuları haline geldi. Bugünden düne bakınca görebiliyoruz ki başlangıçta beklenen vaatler, ticarileşme kaygısı ve algoritmik yönlendirmelerle zayıflatıldı ya da bu yoldan sapıldı.

Facebook’un ve yeni ticari adıyla Meta’nın kurucusu Mark Zuckerberg, son dönemlerde sosyal medyanın artık arkadaş etkileşiminden ziyade büyük oranla içerik üreticisi etkileşimine dayandığını belirtiyor. Bu söylemler, değişen paradigmanın artık şikâyet edilen bir olgu halinden çıkıp kurumsallaştığını gösteriyor. Hatta Meta, 2025’teki antitröst davası için mahkemeye sunduğu grafikte, arkadaşlar tarafından yayınlanan içerikleri görüntüleme süresinin Facebook’ta son iki yılda %22’den %17’ye, Instagram’da ise %11’den %7’ye düştüğünü gösterdi. Yanlış anlamayın, bu sayılar sadece bir arayüz güncellemesinin sonucu değil, insan ilişkilerimizin ve toplumsal normlarımızın sistematik bir şekilde aşındığı dijital erozyon sürecinin de önemli bir göstergesi. Sosyal mecralar bir yanlarıyla bu değişime belki göstermelik, belki değil bilemiyorum, direnmeye çalışıyor. Mesela Meta 2024 yılında yeni bir “Arkadaşlar” sekmesi ekleyerek eskisi gibi bağlantı odaklı bir işleyişe geri dönmek istedi, fakat küresel alışkanlıklar tersine dönemedi. Instagram ise 2025’te DM’lere daha fazla ağırlık vererek iletişim deneyimlerini iyileştirmek istediğini açıkladı.

Bu erozyonun izini sürersek, en derin etkinin ‘bağlantı’ kavramında meydana gelen radikal değişimde olduğunu görebiliriz. Facebook’un o masum ilk sloganını hatırlayanlar bilir: “Facebook, tanıdıklarınla iletişim kurmanı ve hayatında neler olduğunu paylaşmanı sağlar.” Eskiden bağlantı kurmak duygusal yatırım gerektiren insani bir eylemdi. Sosyolog Zygmunt Bauman’ın “akışkan modernlik” diye tanımladığı çağımızda ise sosyal medya platformlarının yapısı gereği bu bağ tamamen tek taraflı bir tüketime indirgendi. İlişkiler artık katı değil, akışkan. Kolayca kurulabiliyor ve aynı hızda kopabiliyor.

Facebook’un bir zamanlar arkadaş etkileşimine dayalı platform modelinin düsturu.


Dijital bağ bozumu ve “mükemmel küçük hayatlar”

Kendimizi zamanla bot benzeri varlıklara benzetmeye başladım. Bireyler artık kendi hayatlarını yaşamak yerine, algoritmanın onayını alacak şekilde mükemmel küçük hayatlar inşa ediyor. Herkes adeta birer küratör. Bu nedenle otantik bir kimlik yerine dijital bir illüzyon içinde kayboluyoruz. Eskiden sosyal medyayı belki birer günlük gibi kullanıp çoğu zaman aklımızdan geçenleri paylaşırken, bugün başkalarının beğenisine sunulan vitrinler olarak tasarlıyoruz. Bu durum, derin bağlar kurma kapasitemizi zayıflatıyor. Nitekim, bağ kurmak zaman ve sabır gerektirir. Karşılıklı kırılganlıklara ihtiyaç duyar. Ancak bugün bütün bunlara tezat bir durumla karşı karşıyayız. Birini tanımak için artık onunla vakit geçirmek zorunda değiliz. Sadece birkaç fotoğrafına bakarak zihnimizde hızlıca bir karakter inşa edebiliyoruz. Ama ne yazık ki bu karakter genellikle kişinin kendisi değil, algoritmanın öne çıkarmayı uygun gördüğü yönleri oluyor.

Üstelik bu erozyonun yalnızca kişisel maliyetleri yok. Toplumsal olarak dikkatimizin bilinçli bir şekilde ‘daha aşırı’ içeriklere yönlendirilmesi toplumsal maliyetleri de artırıyor. Algoritmalar, etkileşimi en üst düzeye çıkarmak için tasarlandığından dolayı öfke ve tehdit duygularını bolca ödüllendiriyor. Bu durum, nefret söylemi ile ifade özgürlüğü arasındaki ince sınırda salınan içeriklerin viral hale gelmesine neden olan yeni bir düzen yaratıyor. İnsanlar karşıt görüşteki bireyleri artık bir tartışma arkadaşı olarak değil, yok edilmesi gereken parazitler olarak görüyor. Çok basit bir milli maç zaferinde bile timeline’ımız kavga gürültüden geçilmiyor. Dijital ortamda yaşanan bu şiddetin normalleşmesi ve algoritmalar tarafından teşvik edilmesi, toplumsal barışı ve bir arada yaşama kültürünü derinden sarsıyor.

Modernlik üzerine çalışmalarıyla tanınan Polonya asıllı Britanyalı sosyolog ve filozof Zygmunt Bauman (1925-2017).

Bu yüzden “bağlantı” artık yalnızca bir veri. Birini takip etmek ve arkadaş olmak, duygusal bir yakınlıktan öte, bizi o akışın bir parçası haline getiriyor. Çünkü sadece birbirimizin içeriklerine maruz kalıyoruz ve çoğu zaman bu maruz kalma hali tek yönlü bir biçimde işliyor. Yani birini tanımıyoruz, sadece içeriklerini tüketiyoruz. İşte size bağın doğasında köklü bir değişim… Bir zamanlar ilişkilerin derinliğiyle ölçülen bağlar, artık görünürlükle ölçülüyor. Bu yüzeyselleşme, dikkat ekonomisinin doğrudan bir sonucu. Dikkatimiz dünyadaki en sınırlı kaynaklardan biri ve bu dikkati ele geçirmek için platformlar binlerce kişiyi çalıştırıyor, agresif stratejiler kullanıyor.

Geçtiğimiz günlerde kaybettiğimiz ve vefat haberini duyunca bir an ‘Yaşıyor muydu ki ya?’ diye kendime sorduğum Habermas’ın idealindeki vatandaşların özgürce tartışabildiği “kamusal alan” anlayışı, bugün algoritmik düzenin ve içerik tüketimi hırsının altında eziliyor. Bu ideal erozyona uğradı. Platformlar artık algoritmik dar ve nefreti güçlü bir grubun görüşünü pompalarken, kullanıcıların farklı fikirlere maruz kalmalarını minimize ediyor. Sosyal medyanın bir arkadaş ağından bir içerik pazarına dönüşmesi, insanları birbirine bağlayan ince ama güçlü ipliklerin kopmasına neden oluyor. Bu dijital erozyonla başa çıkmak, yalnızca teknoloji kullanımını sınırlamakla değil, “bağlantı” kavramına o eski ve insani anlamını yeniden kazandırmakla mümkün.

Bir zamanlar ilişkilerin derinliğiyle ölçülen bağlar, artık görünürlükle ölçülüyor.

Bugün yaşadığımız durumu yalnızca bir iletişim krizi değil, bir algı krizi olarak değerlendirmenin daha doğru olduğunu düşünüyorum. Gerçekliğimiz ve sinir uçlarımız algoritmalara teslim olmuşken, dikkatimize ve birbirimizin gerçekliğine sahip çıkmak zorundayız. Bauman’ın dediği gibi, bu çağın en büyük kaybı dayanıklı bağlar kurma yeteneğimizin körelmesi. Bu yeteneği geri kazanmadıkça, ne kadar “bağlı” görünürsek görünelim, aslında birbirimize hep yabancı kalmaya devam edeceğiz.

“İnşallah bize yaşattıklarını yaşamadan ölmezler!”

Siz de bazen kendinizi böyle öfkeli konuşmaların içinde buluyor musunuz? Ben de aynı minvalde devam etsem suç olur mu, diye düşünüyor musunuz? Eğer öyleyse, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nden çıkan bir karar ilginizi çekebilir.

AİHM 17 Mart’ta Türkiye’den bu konudaki bir başvuruyu karara bağladı ve bir beddua için “ifade özgürlüğü” dedi.

Söz konusu konuşma 2019 yılında Menemen T Tipi Cezaevi’nde gerçekleşti. Gülen Yapılanması davasında tutuklu olan Bahtiyar Öztürk başka bir cezaevinde tutuklu olan eşiyle telefonda konuşuyordu. Konuşma sırasında eşi, “Bize yaşattıklarını yaşamadan ölemesinler,” dedi. Öztürk de “Geberemesin köpek sürüleri” diye yanıt verdi.

Cezaevi yönetimi, telefonda söylenen bu sözler nedeniyle Bahtiyar’a “cezaevi personeline hakaret ve tehdit” suçundan disiplin cezası verdi. Öztürk beş gün boyunca hücrede tutuldu.

Karara gerekçe olarak Öztürk’ün “düzen, güvenlik ve disiplini sağlamak amacıyla yürürlükte olan yasa ve yönetmelikleri ihlal etmesi, diğer tutuklulara kötü örnek olması ve kurumun güvenliğini ve işleyişini tehlikeye atması” gösterildi.

Öztürk karara itiraz etti, ancak davası yerel mahkemede de Anayasa Mahkemesi’nde de reddedildi. O da davasını AİHM’e taşıdı.


“Neden hakaret olduğu açıklanamadı”

AİHM, 17 Mart 2026 tarihli kararında Türkiye’deki mahkemelerin verdiği kararlar için şöyle dedi:

“Başvurucunun cezaevinde eşiyle yaptığı özel bir telefon görüşmesi sırasında sarf ettiği sözlerin neden ‘cezaevi görevlilerine hakaret veya tehdit’ suçunu teşkil ettiğini, diğer tutuklulara kötü örnek oluşturduğunu ya da cezaevinin güvenliği veya işleyişi için risk oluşturduğunu açıklamamıştır.”

Strazburg’daki mahkeme, Türkiye hükümetinin de “önlemin kendisinin demokratik bir toplumda gerekli olduğunu ispatlayamadığı” sonucuna vardı.

Netice olarak, AİHM bu davada Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin ifade hürriyetine ilişkin 10’uncu maddesinin ihlal edildiğine hükmetti. Öztürk’e manevi zararları için 1000 avro, dava masrafları için de 500 avro ödenmesine karar verildi.

Bu karara ilişkin olarak görüştüğüm Bahtiyar Öztürk, kararın kendisi için çok önemli olduğunu söylüyor. Cezaevindeyken verilen hücre cezalarının “ceza içinde ceza” olduğunu belirterek “çok ağırdı” diyor.


“Şerefsizler” de ifade hürriyeti

Bahtiyar Öztürk’ün telefonda kullandığı sözlerden dolayı aldığı tek hücre cezası bu değildi. 2019 yılında aynı cezaevindeyken babasıyla konuşması sırasında kullandığı bir ifade için de beş gün hücre cezası aldı. Cezaevi yönetimi bu kez “şerefsizler” sözü için disiplin cezası vermişti.

2013 yılına kadar mübaşir olarak çalışan, bu nedenle de hukuki süreçlere aşina olan Öztürk, bu disiplin cezasına da itiraz etti. Yerel mahkemede sonuç alamadı, ancak bu kez Anayasa Mahkemesi onun lehine karar verdi. Mahkeme, özel telefon görüşmesinde kullandığı “şerefsizler” ifadesi için verilen disiplin cezasını ifade hürriyetinin ihlali olarak değerlendirdi. Karar 11 Temmuz 2024’te, olaydan beş yıl sonra geldi.

Ancak bu arada, hücre cezaları da gerekçe olarak gösterilerek, Öztürk’ün önce bir yıllık denetimli serbestlikten faydalanmasına izin verilmemişti. Sonra da şartlı tahliyesi altı ay geciktirildi. Öztürk, altı yılı aşan bir süre cezaevinde kaldıktan sonra, 30 Aralık 2022’de özgürlüğüne kavuşabildi.

Bahtiyar Öztürk

“İnsanca yaşamak istiyorum”

43 yaşındaki Öztürk şimdi Almanya’da yaşıyor. AİHM ve Anayasa Mahkemesi tarafından verilen kararların yaşadıklarını geri döndüremeyeceğini söylüyor, ancak en azından şu anda cezaevinde olanlara bu sebeplerle hücre cezası verilemeyecek olmasını “rahatlatıcı” buluyor.

Öztürk’e göre kızgınlığı ifade etmek son derece “insani” bir durum ve bu engellenmeye çalışılıyor:

“Ben insanım ya. İnsanca yaşamak istiyorum. Duygularımı ifade edebilmek istiyorum. İyi şeyler yaşamış olsaydım, iyi şeyler söyleyecektim. Kötü şeyler yaşandığı için kötü şeyler söylüyorum.”


AİHM esas yargılamada da Türkiye’yi haksız buldu

Bahtiyar Öztürk sadece aldığı bu disiplin cezalarını değil, silahlı terör örgütü üyeliğinden mahkûmiyetini de üst mahkemelere taşıdı. Ve bu konuda da AİHM’de Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı açtığı davayı kazandı. AİHM 16 Aralık 2025’te verdiği kararda Bahtiyar Öztürk dahil 132 kişinin yaptığı başvuruda Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 7’nci maddesinin ihlal edildiğine hükmetti.

AİHM’e göre şifreli mesajlaşma uygulaması Bylock’un kullanımını temel alınarak verilen mahkûmiyet kararları “Kanunsuz ceza olmaz” ilkesiyle çelişiyor. Şimdi bu karara göre yargılamaların yeniden yapılması gerekiyor. Ancak Türkiye tarafından bu yönde atılmış bir adım yok.

Medya imparatorluğu ve hanedanlık gibi kavramlar, dünyadaki birçok büyük medya şirketiyle ilgili haberlerde sık sık karşımıza çıkıyor. İtalya’daki Agnelli Hanedanlığı ve Kanada’daki Thomson Hanedanlığı bu duruma güzel örnekler. Ancak benim bugün bahsetmek istediğim, Amerika’daki dev medya patronu Murdoch Hanedanlığı’nın hikayesi. Netflix’te yayınlanan Hanedan: Murdoch Ailesi belgeselinden bu hikâyeyi incelediğimizde, yalnızca ultra zengin bir ailenin güçle nasıl oyuncak gibi oynadığını değil, modern medya ile siyaset arasındaki simbiyotik ilişkiyi de net bir şekilde görüyoruz. Rupert Murdoch’un yıllar boyunca gazetelerden televizyon ağlarına, kablolu yayınlardan dijital maceralara kadar uzanan geniş bir medya imparatorluğu inşa etmesi, klasik medya kapitalizminin sınırlarını aşarak doğrudan güç odaklı bir medya iktidarına dönüşmesine neden oldu. Bu medya iktidarı ise sermaye ile siyasi gücün karşılıklı olarak beslendiği bir alan haline geldi. Bu durum, imparatorluğun altındaki markaların sadece haber üretiminde değil, iktidar mücadelesi bağlamında stratejik silahlar haline gelmesini sağladı.

Succession dizisini duymuşsunuzdur. Diziyi izleyen ve medya dünyasına ilgi duyan birçok insan, dizinin Murdoch Hanedanlığı’ndan ilham aldığını bilir. Dizi, bir imparatorluğun nasıl büyüdüğünü, çocuklar arasındaki taht kavgalarını ve ailenin sağ eğilimli medya sahipliği aracılığıyla siyasi ortamı nasıl şekillendirdiğini anlatıyor. Belgeselde de gördüğümüz aile içi rekabetler, çatışmalar ve yönetim kurullarındaki güç oyunları, aslında büyük imparatorlukların nasıl çalıştığını gösteren basit birer mikro örnek. Yönetim masasında alınan her karar, toplumu etkileyebilecek ve seçim sonuçlarını doğrudan değiştirebilecek kadar güçlü. Bu nedenle, belgesel bize sadece kişisel bir gerilim hikayesi sunmuyor. İzledikçe, medya sahipliğinin demokratik süreçleri nasıl olumsuz etkilediğini, haber üretimlerinin nasıl siyasi pazarlıklara dönüştüğünü ve bir ailenin çıkarlarının kamuoyundan nasıl daha önemli olduğunu gözler önüne seren bir hikâye izliyoruz.


Türkiye medyası için bir röntgen

Yukarıda bahsettiklerim, Türkiye’deki medya düzenini anlamak için de önemli. Tepeden bakıldığında farklı görünebilecek bu yapıların, daha derinlemesine incelediğimizde benzer şekilde çalıştığının farkına varabiliriz. Sahiplikten gelen sınırsız güç, kamu için hangi bilginin oluşturulup dağıtılacağını belirliyor. Türkiye’de medya, çok uzun süredir iktidar söylemlerinin yeniden üretildiği bir silah haline dönüştü. Büyük holdingler, medyadaki şirketlerini bir zenginleşme aracı olarak kullanıyor. Bu durum elbette siyasi otoriteyle olan ilişkiyi de yeniden şekillendiriyor. Zira medya imparatorluğu bir noktada yatırım olmaktan çıkıp, devletle dirsek temasının niteliğini belirleyen bir unsura dönüşüyor. Burada Andrew Finkel’in media capture kavramından bahsetmek yerinde olur. Türkçeye ‘medya zaptı’ olarak kazandırılan bu kavram, siyasi liderler ile medya sahiplerinin karşılıklı olarak birbirini yozlaştırdığı, simbiyotik bir yönetişim sorunu olarak tanımlanıyor. Medya sahipleri siyasilere destekleyici haber yayını sunarken, bunun karşılığında medya dışındaki ticari faaliyetler ve çıkarları için ayrıcalıklı muamele görüyorlar. Bu bağlamda medyanın Türkiye’de de çoğu zaman kâr amacı güden bir sektör olmaktan çıkıp, holdinglerin diğer ticari çıkarlarını korumak için kullandığı bir “zararına satış” aracına dönüştüğünü düşünebiliriz.

Türkiye’de holdinglerin medyayı bir kalkan olarak kullanma tarihi, 1990’lı yıllara kadar uzanıyor. Bu dönemde medya, devletten kârlı bankacılık lisansları ve özelleştirme ihale kazanmak için bir şantaj aracı olarak kullanılıyordu. Ancak, 2001 ekonomik krizinde bu bankaların iflas etmesiyle birlikte büyük medya şirketleri devletin eline geçti. Devlet, bu şirketlere borçlar nedeniyle el koydu. Ardından, 2002’de iktidara gelen parti, el konulan medya araçlarını kamu bankalarının kredileriyle kendi destekçisi olan holdinglere aktarmak için uygun bir zemin oluşturdu. Bu durum, Türkiye’deki mülkiyet değişiminin Murdoch örneğindeki gibi büyük oranda piyasa rekabetiyle değil, doğrudan devlet müdahalesiyle şekillendirildiğini gösteriyor.

Murdoch ailesinin yayın kararları aile içi çekişmeler ve güç savaşları sonucu belirlenirken, Türkiye’de bu durumun daha çok patronaj ilişkileri, kamu ihaleleri ve sadakat ekseninde şekillendiğini görebiliriz. Patronun ekonomik kırılganlığı veya siyasi konumu editoryal çizgiyi belirleyen temel unsurlar. Türkiye’de durumu karmaşık hale getiren bir diğer faktör ise birçok medya kuruluşunun, gazeteciliği sanki bir hobiymiş gibi gören ve ana faaliyet alanı medya olmayan büyük holdinglerin altında bulunması. Bu sahiplik yapısında haber, kamu hizmeti olmaktan çıkarak kaçınılmaz olarak iktidarın ihtiyaçlarına göre şekillenen bir PR/halkla ilişkiler aracı haline geliyor. Her iki durumda da editoryal bağımsızlığın azaldığını ve medyanın iktidar ile iç içe geçtiğini görüyoruz.


Editoryal çatışmalar ve gazeteciliğin daralan alanı

Belgeselde, editoryal kadrolar ile medya sahipleri arasında sürekli bir gerilim hissediliyor. Bu gerilimi gözlemlediğimizde, gazeteciliğin hangi aşamada bağımsızlığını kaybettiğini ve siyasi ya da kurumsal çıkarlarla nasıl yönlendirildiğini net bir şekilde görebiliyoruz. Yönetim katındaki çatışmalar arasında alınan her karar, geleneksel haber değerlerini hiçe sayarak yeni kurumsal sınırlara dönüşüyor. Gazeteciler ise bu sınırlara uyum sağlamakla meslek etikleri arasında zorlu bir döngüye giriyor. Türkiye’de müzakere yapma alanı bulmak dahi imkânsıza yakın olduğundan, bu döngü daha sert ve kapsamlı bir biçimde işleyebiliyor. Bunun sonucunda, gazetecilerin riskleri azaltarak sadece hayatta kalmak amacıyla, medya sahiplerinin ajandasıyla uyumlu birer klavye memuruna dönüşmeleri kaçınılmaz.

Türkiye’deki çatışmanın dinamikleri elbette ekonomik bağımlılıkla, güvencesizlikle ve hukuki risklerle de derinleşiyor. Yukarıda da bahsettiğim üzere, medya kuruluşlarının sahiplerinin aslen başka sektörlerde faaliyet göstermesi önemli bir dezavantaj yaratıyor. Çünkü bu yapıların finansal sürdürülebilirlikleri genelde patronun diğer sektörlerdeki şirketlerinin performansına bağlı. Reklam pazarındaki haksız dağıtım ve reklamların politik duruşa göre verilmesi, kurumları daha da kırılgan hale getirirken gazetecilerin hareket alanını olabildiğine daraltıyor. Hakkıyla gazetecilik yapmanın zor olduğu bu ortamda, haber merkezinde yapılanlar çoğunlukla riskleri azaltmayı önceleyen bir çizgide kalıyor. Ayrıca, Türkiye’de birçok gazeteci için haber, editoryal süreçlerin ardından yayınlamakla bitmiyor. Gazeteciler, haberlerin yaratacağı hukuki riskleri ve sonuçları da düşünmek zorunda. İşte farklı olan önemli noktalardan biri bu. Murdoch örneğinde olduğu gibi merkezileşmiş bir aile gücünün baskısının yanı sıra, Türkiye’de siyasi ve hukuki tehditlerden oluşan çok daha etkili ve caydırıcı bir baskı rejimi söz konusu.


Dijital çağın yarattığı kırılgan özgürlük

Her iki medya örneğinde ortak bir nokta var: O da çok büyük bir teknolojik değişim yaşandığı. Murdoch ailesinin klasik gazete ve televizyon imparatorluğunu dijital platformlar döneminde korumak için yaptığı stratejiler ve karşılaştığı belirsizlikler, hatta sahipliklerini satmak istemesi, küresel medyanın algoritmik dağıtım sistemlerine boyun eğdiğinin de işareti. Bu küresel teslimiyetin ve eski düzenin çöküşünün en belirgin yansımalarını Türkiye’de de görüyoruz. Türkiye’deki haber siteleri maalesef Google’ın reklam gelirlerine bağımlı bir gelir modeli benimsedi. Google’ın yapay zekâ özelliğini arama motoruna eklemesinin ardından bu haber siteleri birkaç haftadır büyük bir panik durumuna geçmiş vaziyetteler.

Türkiye’de ana akım televizyonlar ve gazeteler, ağır siyasi kontrol ve ekonomik baskılar altında yok olmaya yüz tutarken, bağımsız dijital yayıncılık, özellikle YouTube gibi platformlar gazeteciler için zorunlu bir sığınak haline geldi. Ancak RTÜK kanunu gibi yasal düzenlemelerin bu platformların bağımsızlığını tartışma konusu yapma ihtimali, dijital alandaki bu varoluş çabasının kendi doğasının birtakım sorunlar taşıdığı gerçeğini de maalesef değiştirmiyor. En azından Türkiye’de ana akımın çöküşü, dijital mecralarda otomatik olarak demokratik bir çoğulculuk yaratamıyor.


Kapatırken…

Hanedan: Murdoch Ailesi belgeseli, bir aile iç hesaplaşmasını anlatıyor gibi görünse de modern medyanın güç yapısını, okuduğumuz haberlerin nasıl şekillendiğini ve kamuoyunun nasıl yönlendirildiğini gösteren bir rehber niteliğinde. Bu rehber, Türkiye’de daha kapalı, sert ve çok katmanlı baskı mekanizmalarıyla yeniden üretiliyor. Sahiplik, bağımlılık, kırılganlık ve siyasi baskının birleştiği bu rehber, medya ekosistemimizi yalnızca zayıflatmakla kalmıyor, aynı zamanda belirsizliğe de itiyor. Bu bağlamda belgeseli, Türkiye’deki medya düzenine dışarıdan bakan sıradan bir ayna değil, bu yapıların korkunç derecede kırılgan, baskıya açık ve dışarıdan manipüle edilebilir olduğunu da bütün sertliğiyle ortaya koyan bir anlatı olarak görebiliriz.

İyi seyirler.

“Dört yıl boyunca sustum, sustuğuma çok pişmanım” diyen 19 yaşındaki Sena Yakşan, Antakya’da eniştesi M.Ş. tarafından 14 yaşından bu yana istismara uğradığını belirterek sosyal medya üzerinden sesini duyurdu.

Yakşan, iki yıldır sürdürdüğü hukuki mücadelede davanın reddedildiğini ve sanığın serbest bırakıldığını açıkladı.

Beş kardeş olduklarını, ailesinin ve arkadaşlarının süreç boyunca kendisine destek verdiğini söyleyen Yakşan, 2024’te yaptığı ilk şikayetin ardından sanığın tutuksuz yargılandığını ifade etti.

Mahkeme sürecine ilişkin yaşadıklarını anlatan Yakşan, duruşmaların kendisi için son derece yıpratıcı geçtiğini belirterek, “Mahkemede üzerime çok gelindi, sanki suçlu benmişim gibi yargılandım” dedi.

Yakşan, duruşmalardan birinde hâkimin annesine yönelik sert ifadeler kullandığını da öne sürdü. Yakşan’ın aktardığına göre hâkim, annesine “Sen niye kızını bırakıyorsun?” diyerek tepki gösterdi.

Davanın dört duruşma sürdüğünü belirten Yakşan, “Üç mahkemede karar çıkmadı, dördüncü mahkemede beraat etti” ifadelerini kullandı. Karara itiraz edeceklerini belirten Yakşan, hukuki sürecin devam edeceğini söyledi.

Yaşadıklarını yıllarca anlatamadığını dile getiren Yakşan, “Dört yıl sustum, sustuğuma çok pişmanım,” dedi.

Sosyal medya üzerinden yaptığı paylaşımla kamuoyundan destek isteyen Yakşan, “Adalet beni yarı yolda bıraktı. Onun cezasını çekmesini istiyorum” ifadelerini kullandı.


“Gerekçeli karar” henüz yok

Yakşan’ın dava dosyasına giren ifade tutanağında da istismarın tek bir olayla sınırlı olmadığı öne sürüldü. 11 Temmuz 2024 tarihli tutanakta yer alan beyanlara göre, eylemlerin yaklaşık üç yıl boyunca farklı zaman dilimlerinde tekrarlandığı ifade edildi.

Dosyada yer alan beyanlarda, olayların hem ev ortamında hem de araç içinde gerçekleştiği iddia edildi. Aynı ifadede, bazı olayların birden fazla kez tekrarlandığı öne sürüldü.

Yakşan’ın ifadesinde, yaşadıklarını kayıt altına almaya çalıştığı da yer aldı. Buna göre Yakşan, bazı anları belgelemek amacıyla ses ve video kaydı aldığını belirtti.

Mahkemenin gerekçeli kararı henüz açıklanmazken, kararın “yeterli delil bulunmadığı” gerekçesine dayandığı belirtiliyor. Gerekçeli kararın açıklanması bekleniyor.


Bakanlık: Beraat kararına itiraz edilecek

Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı da konuya ilişkin bir basın açıklaması yayımladı. 26 Mart 2026 tarihli açıklamada, olayın emniyet birimlerine yansımasının ardından sürecin takip edildiği belirtildi.

Açıklamada, mağdur için psikososyal destek ve danışmanlık tedbirlerinin devreye alındığı ifade edilirken, Bakanlık avukatlarının davaya müdahil olduğu bilgisi paylaşıldı.

Bakanlık, 24 Mart 2026 tarihinde sanık hakkında verilen beraat kararına itiraz edileceğini duyurdu.


UCİM: Karar kamu vicdanını rahatsız ediyor

Çocuk istismarıyla mücadele eden UCİM Saadet Öğretmen Çocuk İstismarı ile Mücadele Derneği, davaya katılma talebinde bulunduklarını ancak mahkeme tarafından bu talebin reddedildiğini açıkladı.

UCİM’den Avukat Buse Aytürk, “Yargılama sonunda sanık hakkında beraat kararı verilmiştir. Bu karar çocukların üstün yarar ilkesini zedelemekte ve kamu vicdanını rahatsız etmektedir” dedi.

Av. Aytürk, çocuk istismarı gibi ağır suçlarda ilgili kurumların sürece dahil edilmesinin önemine dikkat çekerken, dosyanın istinaf sürecini de yakından takip edeceklerini söyledi.

Ayrıca, dava sürecine ilişkin görüntü ve videoların paylaşılmasının çocuğun mahremiyetine zarar verebileceğini vurgulayarak kamuoyuna hassasiyet çağrısı yaptı.


2023’te 14 bin 919 çocuk istismarı davası görüldü

Adalet Bakanlığı verilerine göre 2023 yılında savcılıklara yansıyan “çocukların cinsel istismarı” dosyalarının sayısı 66 bin 138. Aynı yıl mahkemelerde görülen dava sayısı ise 14 bin 919.

Bakanlık verileri, 2015’ten 2023’e kadar geçen sürede dosya sayısının yaklaşık iki katına çıktığını gösteriyor.

2024 yılında ise 38 binden fazla yeni soruşturma dosyası açıldı. Aynı yıl sonuçlandırılan dosyaların yaklaşık yüzde 35’inde kovuşturmaya yer olmadığına karar verildi.

Geçtiğimiz günlerde (10 Şubat 2026 tarihinde) Zorlu PSM’de yapılacak iki konser Beşiktaş Kaymakamlığı tarafından yasaklandı. Gerekçe tuhaf: “Etkinliklerin toplumsal değerlerimizle bağdaşmaması nedeniyle birçok toplum kesimi tarafından tepkiye neden olduğu tespit edilmiştir.” Buradaki “birçok toplum kesimi” ifadesi elbette muallakta. Baktığımızda, X (eski Twitter) üzerinden şikâyetini dile getiren kimi hesaplar dışında pek bir şey göremiyoruz -ki bunların çoğu neredeyse aynı cümlelerle yazılmış, az takipçili hesaplar tarafından dolaşıma sokulmuş, bu hâliyle pek ses getirmemiş… Başka bir şikâyet var mı, öğrenmemiz mümkün değil, ama aslında böyle bir adım atmak için birilerinin şikâyet etmesi gerekmiyor. Türkiye, yasakların giderek arttığı bir ülkeye dönüştü, dönüşüyor.

Toplumun sadece bir kesimi düşünülerek devreye giren yasaklar bunlar. Söz konusu kesim içki içmiyor, müzik dinlemiyor ve belli ki özgürlüğü sevmiyor. Özgürlük anlayışı elbette tartışılır, ama bir müzik grubunun toplumun “birçok” kesimini rahatsız edeceği savı gerçekten tuhaf. Hele ki işin içine toplumsal değerler girdiğinde, iş daha da tuhaflaşıyor çünkü bu değerlerin kim tarafından ve neye göre saptandığını bilmiyoruz. Benim sevdiğim bir şey bir başkasının hoşuna gitmeyebilir, yaşam tarzım bir diğerini rahatsız edebilir, içtiklerim, yediklerim ya da giydiklerim çok yakın çevremdekilerle bile uyuşmayabilir (ya da tam tersi olabilir), ama bu, onları yapmamam gerektiği anlamına gelmez. İşin içine şiddet, taciz, hakaret girdiğinde iş elbette başka boyuta geçer; yazılmış kanunlar var, onlar devreye girer ama bir konseri keyfi bir şekilde yasaklamak hiçbir zaman anlamayacağım bir şey. Böylesi zamanlarda devreye giren kanunların, çok tartışılan taciz, tecavüz ve kadın cinayetlerinde devreye girmemesi daha da anlaşılmaz.

Bu elbette ilk değil. Türkiye’de yıllardır karşılaştığımız bir şey. Son yıllarda arttı ama bu geçmişte yapılmadığı anlamına gelmez. İktidarlar sevmedikleri şeyi yasaklıyor. 12 Eylül 1980’de yapılan darbe sonrasında bu daha da artmış, cuntanın istemediği insanlar konser veremez, televizyona çıkamaz, memlekete giremez hâle gelmişti. Şarkıları bir dönem devletin yayın kurumu TRT denetliyordu; darbe sonrasında bu görev Kültür Bakanlığı bünyesinde kurulan Bandrol Kurulu’na verildi. Albümler yayımlanamadı ya da sansürlü olarak halka sunuldu. Konser yasaklarının valiliklerce yapıldığı, “sakıncalı” isimlerin sudan gerekçelerle sahneye çıkartılmadığı yıllardı bunlar. Teşbihim hatalı değil, zira Zülfü Livaneli’nin 1989 yılında Ankara Atatürk Spor Salonu’nda vereceği konserler “su boruları tamir edilecek” gerekçesiyle yasaklanmıştı. Livaneli’nin yanına Selda Bağcan’dan Ferhat Tunç’a, Ahmet Kaya’dan Grup Yorum’a uzanan pek çok ismi ekleyebiliriz. Bunlar aynı zamanda kasetlerinin/plaklarının dağıtımı engellenen isimler.

O dönemde “toplumsal değerler” lafı devreye girmemişti, “12 Eylül öncesine dönmek istemiyoruz” deniliyordu. ’90’lı yıllara geldiğimizde “vatanın bölünmez bütünlüğü” öne sürülerek bu yasaklar artırıldı; işin içine Kürtçe yasağı da girdi. Üniversite bahçesinde çekilen bir halayın “ideolojik halay” olarak adlandırıldığı, halay çekmenin hatta ıslık çalmanın yasaklandığı yıllar bunlar… Bugün “ah ne güzel yıllardı” diye anıyoruz ama hiç de öyle değildi.

2000’li yıllara geldiğimizde yasaklar bitmedi, bahaneler artırıldı. AKP iktidarı bunların yanına “toplumsal değerler”i de iliştirdi. Arada “maneviyat” devreye girdi, vurgu “millî”lik meselesi üzerinden yapıldı ve yasakların kapsamı genişletildi. Kitapların yayımlanmadan yasaklandığı, toplatıldığı, tiyatro oyunlarının engellendiği, filmlerin sansüre tabi tutulduğu ya da gösterime sokulmadığı, heykellerin yıkıldığı ya da kaldırıldığı bir döneme girdik. Eserler yasaklandı, onlara imza atanlar iş yapamaz hâle getirildi. Bu, konser yasaklarını da artırdı. Grup Yorum eskiden bazı yerlerde konser veremezken, memleket sınırları içinde konser veremeyecek hâle geldi. Üstelik orada da kalmadı, albümleri dijital platformlardan, görüntüleri sosyal paylaşım sitelerinden kaldırıldı. Bunun siyasi bir hamle olduğu düşünülebilir ama bu yasaklar farklı gerekçeler öne sürülerek Manifest’ten Gülşen’e uzandı; festivaller ve konserler yasaklandı, sanatçılar gözaltına alındı. Şarkıların tartışıldığı, insanların şarkı yazdığı ya da söylediği için yargılandığı bir döneme girdik. Mabel Matiz yakınlarda bundan payını almış bir isim. Uzun uzun anlatmaya gerek yok, hadise çok yeni; özeti şu: Yazdığı bir şarkı vesilesiyle hâkim kapısına çıkartıldı ve bu şarkıyı bir erkeğe yazıp yazmadığı soruldu.

Müzisyen Mabel Matiz hakkında, “Perperişan” adlı şarkısının sözlerinde “müstehcenlik” suçu işlendiği iddiasıyla CİMER’e yapılan şikâyetler gerekçe gösterilerek dava açıldı. Ocak 2026’da görülen son duruşmada İstanbul 54. Asliye Ceza Mahkemesi, Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’na bağlı Çocuk Hizmetleri Genel Müdürlüğü Küçükleri Muzır Neşriyattan Koruma Kurulu’ndan rapor talep etti.

Burada çok basit bir şey devreye giriyor aslında: Kime ne? Bir insan bir şarkıyı yazar, o ya da başkası bunu söyler, beğenen (ya da kendinden bir şey bulan) dinler, beğenmeyen dinlemez. Ortada bir zorlama yok. Bu sanatın her alanı için geçerli: Plastik sanatlardan edebiyata, sinemadan tiyatroya, herhangi bir alanda zorlamadan söz etmek mümkün değil. Eserler üretilir, dolaşıma sokulur, seveni sahiplenir. Televizyon, radyo ve yazılı basın (yani medya) daha geniş bir alana hitap ediyor, ama burada da böyle bir zorlamadan söz etmek abes. Buna rağmen, bunların hepsi yasaklarla boğuşuyor çünkü toplumun belli bir kesimi her şeyden rahatsız oluyor. Bu rahatsızlık yasakları beraberinde getiriyor çünkü iktidar bu kesime yakın. Başka şikâyetler devreye bile giremezken, bu kesimden gelen şikâyetler hızla değerlendirmeye alınıyor ve yasaklar ânında yürürlüğe giriyor.

Bu geniş özet sonrasında yakın döneme, art arda karşımıza çıkan konser yasaklarına gelecek olursak yine aynı şeyle karşılaşıyoruz: Birileri rahatsız oluyor, iktidar konseri yasaklıyor. Başta da söyledim: kim, niye rahatsız oluyor, bu soruların cevabını almak mümkün değil. Biletle girilen (yani insanların kendi rızalarıyla gittiği) bir mekânda bir konseri yasaklamak hele, anlaşılır gibi değil. Halka açık yerlerde yapılan konserleri ve festivalleri gürültüden toplumsal değerlere uzanan bir bahaneler zinciriyle yasaklayanlar artık böylesi etkinliklere de el attı çünkü içeride olacakların, oraya gidecek insanları yoldan çıkartacağı düşünülüyor. Kime göre ve hangi yoldan gibi sorular elbette geçersiz, çünkü kulaktan dolma bilgilerle hızla yayılan bir dezenformasyon bu düşünce için yeterli olabiliyor. Araştırmadan, sormadan, bilmeden, ilgilenmeden alınan hızlı kararlar giderek daha koyulaşan bir karanlığın içine itilmemize sebep oluyor. Birileri bunu sevinçle karşılıyor ama onlar sandığımız kadar çok değiller. Toplum, küçük bir kesimin istekleri doğrultusunda inşa ediliyor.

Burada bir başka soru devreye giriyor: Sizin istediğiniz gibi yaşamak zorunda mıyız? Elbette, sorunun cevabı net: Hayır. İsteyen istediği gibi yaşar, istediğini yer/içer, istediği gibi giyinir, istediği müziği dinler. Oysa istedikleri, onlar gibi yaşamamız. Bunu reddettiğimiz zaman suç işliyor olmuyoruz ama bazı şeyler sanki öyleymişiz gibi engelleniyor.


Dezenformasyon ve tekelleşme

Yasaklanan konserlere ve yapıldığı mekâna baktığımızda, bambaşka şeyler devreye giriyor elbette… Mekân, inşaatından itibaren tartışılan Zorlu PSM, konserler Behemoth ve Slaughter to Prevail konserleri. Mekâna birazdan geleceğim; önce konserler üzerinden ilerleyeyim… Bu iki grup yıllardır dünyanın her yerinde konser veriyor ve kimse onları engellemeyi düşünmüyor. Dahası, Türkiye’de de kaç kere konser verdiler, ama bu herhangi bir tepki doğurmadı. En azından bugüne kadar doğurmamıştı. Öncesinde defalarca gelmiş bir topluluk nasıl oluyor da bir canavara dönüşüyor? Yapılacak etkinliği “konser adı altında düzenleyecekleri sapkın ayin” olarak nitelendirenlerin ve bunu yayanların kaçı bu topluluğu izledi? İzlemeyi bırakın, herhangi bir şarkılarını dinlemiş olma olasılıkları ne? Dinlemiş ve sevmemiş olsalar bile, bu cüreti nasıl kendilerinde görüyorlar ve iş nasıl yasaklamaya kadar gidiyor?

Heavy metal, bu anlamda başından beri tepki çeken bir müzik. ’80’li yıllarda memlekete girdiğinde de tartışılmış, kimi aileler çocuklarını bu türden uzak tutmak için seferber olmuştu. ’90’lı yıllarda iş daha da büyüdü (ve biraz da o yıllarda hayatımıza giren özel radyo ve televizyon kanallarının katkısıyla) çetrefilleşti. Hedef göstermeler, yapılan yanlı (ve ekseriyetle yalan) haberler, Akmar Pasajı baskını olarak tarihe geçen hadiseleri yaşamamıza vesile oldu. Uzun saçlı, küpeli, zincirli gençler toplandı, “Satanist” oldukları gerekçesiyle yargılandı ve bu damga uzun süre üstlerine yapışık kaldı. Başta gerçek heavy metal dinleyicileri olmak üzere pek çok insan bunun böyle olmadığını anlatmaya çalıştı ama hikâye iktidarın istediği gibi ilerledi ve çok can yandı. Kimi münferit olaylarla köpürtülen dezenformasyon, yukarıda tarif ettiğim tipte insanların uzun bir süre “Satanist” olarak anılmasına vesile oldu. O kadar ki, mevzudan habersiz insanların bir kısmı (aralarında benim de bulunduğum) bu gençlerin mezarlıklarda buluşup kedi kestiğine, onların kanını içtiğine inandı. Uzun saçlarım ve üzerimdeki tişörtler yüzünden sözlü saldırıya uğradığım bir dönemdi bu, ama geçti ve tartışmalar bir süre sonra unutuldu.

Şimdi aynı tartışma bu kez bizzat iktidarın elinde olan medyanın yönlendirmesiyle yeniden alevlendirilmek isteniyor. Yine yalan haberler devreye sokuluyor ve yine insanların üzerine baskı kuruluyor. Türkiye’de düzenlenen konserler hakkında çok şey konuşulabilir. Gerçekten tartışmamız gereken şeyler var mesela. Başta pahalılık… Dünyada 40-60 euro bandında izleyebileceğimiz bir sanatçı ya da grubu burada 120 euro’ya ulaşan fiyatlarla izliyoruz. Her şeye en az iki kat fazla ödüyoruz ama bunun nedenlerini konuşmuyoruz. Mekânlarda tekelleşme bambaşka bir sorun. Aynı şey organizasyon şirketleri için de geçerli. Sahiden tartışılabilecek çok şey var ama niyeyse tartışılmaması gereken tek şey üzerine odaklanılıyor: İçerik. Yukarıda da söyledim, şiddet, taciz ve hakaret içermediği sürece içeriğe herhangi bir şekilde müdahale söz konusu olamaz. Hele hele “kıyafeti açık, şarkı sözleri iktidarı eleştiriyor, arkada şunun posteri var, bu şarkıyı hemcinsine yazmış” gibi bahaneler burada geçerli değil. Biletle girilen, yaş sınırı olan konserlerde zaten geçerli değil. Kimse kimseyi oraya zorla götürmüyor ya da birileri oraya yanlışlıkla girmiyor. Şunu anlamak zor değil: Bugün bu konserleri yasaklayanlar giderek başka alanlara da el atacak ve halka açık yerlerde özgürlükler daha da kısıtlanacak. En fenası, otosansür devreye girecek. 12 Eylül sonrasında insanların sindiğini, cuntanın hoşuna gitmeyecek şeyleri yapmaktan vazgeçtiğini biliyoruz. Bugün de aynı şey oluyor. İnsanlar “aman bize bir şey olmasın” diyerek susuyor ya da kendilerini tutuyor. Şarkı yazarken “şurası şunun hoşuna gitmez” düşüncesi devreye girdiğinde iş tehlikeli boyutlara varıyor. Bu noktada direnen bir avuç insan yalnızlaşıyor ve çok gerekli olan dayanışma maalesef güçsüzleşiyor.

Manifest grubu üyeleri Eylül 2025’te sahne performansları gerekçesiyle açılan soruşturmada kısa süreliğine gözaltına alınmış, yurtdışı çıkış yasağı ve imza şartıyla serbest bırakılmıştı. “Hayasızca hareketlerde bulunma” suçlamasıyla yargılandıkları davada grup üyeleri üç ay 22 gün hapis cezasına çarptırıldı.

Zorlu PSM, iki konserin (ve bu iki günde yapılacak diğer bütün etkinliklerin) yasaklanması üzerine bir başka karar aldı ve yine yıllar önce (üstelik o mekânda da) defalarca dinlediğimiz God is an Astronaut’un 13 Şubat’ta vereceği konseri gerekçe göstermeden iptal etti. Topluluk yaptığı açıklamada İstanbul’a geldiklerini söyledi ve “konser kontrolümüz dışında gelişen sebeplerle ertelendi” cümlesini kurdu. Elbette bu bir erteleme değil. Muhtemelen konser bir daha (en azından Zorlu PSM’de) yapılamayacak. Bir başka mekân bu iptaller üzerine bu konserleri yapmaya cesaret eder mi, göreceğiz, ama bahsi geçen mekân bu iptalle birlikte safını belirlemiş oldu. Israrlı sorulara rağmen bu konuda açıklama yapmamış olmaları, sessiz duruşları bunun böyle olacağını gösteriyor. Belli ki alınmış kurumsal bir karar var ve bu uygulanıyor. Aksini söylemedikleri sürece bunu böyle düşüneceğiz.

Kurumsallaşma bambaşka bir tartışma konusu. Bu konser iptalleri, sakıncaları konusunda bize fikir veriyor ama bunun burada kalmayacağı da aşikâr. Zorlu PSM, başından beri tartışılan bir mekân. Toplanma alanına inşa edildiği için ilk tartışma buradan çıktı; açıldığında hedef kitlesiyle tartışma başka bir boyuta geçti, sonrasında iş boykota kadar gitti. Pek çok insan bu mekânda düzenlenen konserlere gitmiyor. Bunlar arasında heavy metal dinleyicileri ağırlıkta. Her şey bir yana, bu tür müzikteki ‘kirlilik’, oranın ‘temiz’ yüzüyle uyuşmuyor. Yine de mekânsızlıklar düşünüldüğünde, bu konserlerin bir kısmının burada yapılması şaşırtıcı değil. Şüphesiz ticari hamleler bunlar ama doku uyuşmadığında sonuçlar bambaşka oluyor. İktidar oraya elini daha kolay uzatabiliyor ve olası bir baskı ihtimali bile etkinlikler konusunda dikkatli olmaları gerektiğini onlara hatırlatıyor. Sonrasını da yaşıyoruz ve görüyoruz zaten.

Peki, şimdi ne olacak? Aynı hafta içinde aynı mekânda üç konser iptal edildi. İkisini devletin kurumu yasakladı, diğerini bizzat mekân programından kaldırdı. O kadar kaldırdı ki internet sitelerinde buna dair herhangi bir iz bile yok. Belli ki bundan sonra bu tarzda konserler önlerine geldiğinde iki kere süzgeçten geçirecekler. ‘Temiz’ yüzlerine yakışan da bu. Biz de orada bir konsere giderken iki kere düşüneceğiz artık ve büyük olasılıkla ikinciye bile gerek kalmadan gitmeme kararı alacağız. Elbette büyük konuşmayayım ama kendi adıma içimde büyük bir şüphe olduğunu söylemezsem olmaz.

Yasaklara karşı çıkmak, bizzat iktidar tarafından konserleri yasaklanan, çalışmaları engellenen isimlerin yanında durmak boynumuzun borcu. Bunu çok daha önce, festivaller yasaklandığında yapmalıydık. Geç kalmış olmak yan yana gelmeyi zorlaştırıyor ama bu elbette mümkün. Beylik bir cümleyle sona ilerleyeyim: Dayanışma yaşatıyor. Yan yana gelirsek yapamayacağımız hiçbir şey yok. Korkmadan ilerlemek, sesimizi yükseltmek en güzeli. Müzik bu anlamda çok güçlü. Unutmamamız gereken şu: Her şey silinebiliyor, yok edilebiliyor, ama şarkılar kalıyor. Ortak hafızamızı oluşturanlar da onlar. Bugünleri yarınlara şarkılarla aktaracağız. Korkmadan, yan yana, dayanışmayla söylemek elzem. Yasaksız günlere biraz da böyle ulaşacağız.

ABD Adalet Bakanlığı, Şubat 2026’da kadınlara ve reşit olmayan kız çocuklarına yönelik cinsel istismar ve insan ticareti suçlarından mahkûm edilen ABD’li iş insanı Jeffrey Epstein’e ait yaklaşık üç buçuk milyon belgeyi Kongre kararıyla kamuoyuna açtı. 2019’da yüksek güvenlikli hapishane hücresinde ölü bulunan ve ölümünün intihar olduğu açıklanan Epstein ile hâlihazırda suç ortağı olduğu iddiasıyla Britanya’da yargılanan eski partneri Ghislaine Maxwell’in, dünyanın önde gelen siyasetçileri, iş insanları ve kamuoyuna mal olmuş kişilerle kurduğu ilişkiler bu belgelerle daha görünür hale geldi. Yazışmalar, bireysel bir istismar vakasının ötesinde, farklı ülkelerin nüfuzlu aktörleriyle oluşturulan ağın niteliğine ilişkin ciddi soru işaretlerini de beraberinde getirdi.

Yazışmaların bir bölümü, Epstein hakkında pedofili iddialarının kamuoyunda tartışıldığı döneme, bir bölümü ise kız çocuklarına yönelik cinsel istismar suçlarından mahkûm edilmesinin sonrasına denk geliyor. Bu durum, Epstein ile temasını sürdüren kişilerin, kamuoyuna yansıyan suçlamalara rağmen neden ilişki kurmayı seçtiklerine dair önemli soruları gündeme getiriyor. Belgeler parça parça erişime açılırken, dünya genelinde gazeteciler kimlerin, hangi amaçla ve beklentilerle bu ilişki ağına katıldıklarını ortaya çıkarmak için yoğun bir çalışma yürütüyor.

Uluslararası kamuoyunda geniş yankı uyandıran Epstein dosyaları, Türkiye medyasında nasıl karşılık buldu? Belgelerde adı geçen Türkiye bağlantılı isimler hangi çerçevede haberleştirildi? Medya kuruluşları üzerine düşen sorumlulukları yerine getirebildi mi?

Gazeteci ve medya ombudsmanı Faruk Bildirici, belgelerin sunuluş biçimini eleştirerek bunu “gazetecilik reflekslerindeki kaybın yeni örneği” olarak nitelendirdi. Araştırmacı Ahmet Sabancı ise dosya etrafında yapay zekâ destekli bir şekilde dolaşıma sokulan dezenformasyon içeriklerine dikkat çekerek uyarılarda bulundu.

Türkiye medyasında, Epstein dosyaları büyük ölçüde ABD merkezli skandal ve suçlar silsilesi olarak ele alınıyor. Medya ombudsmanı Faruk Bildirici, suçların çoğu mekânsal olarak ABD’de gerçekleştiği için bu yaklaşımın doğal olabileceğini, ancak dosyanın yalnızca ABD boyutuyla değerlendirilmemesi gerektiğini söylüyor.

İşlenen suçların ve suç ortaklarının ABD ile sınırlı olmadığını hatırlatan Bildirici, sürecin tüm aşamalarıyla ve uluslararası bağlantılarıyla birlikte haberleştirilmesinin önemine dikkat çekiyor. Bildirici’ye göre Türkiye açısından asıl önemli mesele ise, dosyada adı geçen Türkiye bağlantılı kişilerin, reşit olmayan kız çocuklarına yönelik cinsel istismar ağı içinde nasıl bir konumda yer aldıklarının araştırılması.

“Belgelerin incelenmesi için medya kuruluşlarının özel birimler, masalar kurması gerekli,” diyor Bildirici. “Sonra da Türkiye’den isimlerin, politikacıların, gazetecilerin ya da kimi ünlülerin o belgelerde adlarının nasıl geçtiği, suçla ilişkili olup olmadıkları incelenip, toplumun ona göre bilgilendirilmesi eleştirel ve bağımsız gazeteciliğin gereğidir.”


“Sadece adı geçenlerle yazışması olanlar ayrı kefeye konulmalı”

Bildirici ayrıca, Epstein dosyalarına ilişkin bu süreçte yayımlanan bazı haberlerin yeterince çalışılmadan hazırlandığını ve bunun gazetecilik reflekslerindeki zayıflamayı açık biçimde ortaya koyduğunu belirtiyor. “Bugüne değin ilk günlerde ‘adı geçenler’ diye Ali Babacan, Ahmet Davutoğlu, Egemen Bağış, Fettah Tamince ve Mücahit Ören’in adlarını sıralayarak, üstünkörü yapılan birkaç haberi saymazsak, o isimlerin belgelerde nasıl geçtiğine dair ayrıntılı, iyi çalışılmış, araştırılmış haberler yayımlanmadı,” diyor Bildirici. “Bu büyük bir eksiklik. Son yıllarda gazetecilik reflekslerindeki kaybın yeni bir örneği.”

Bildirici’nin vurguladığı gibi, kamusal kişilerin isimlerini açıklamakla yetinmek yerine, Epstein belgelerinde hangi bağlamda yer aldıklarının dikkatle araştırılması ve ayrıntılı biçimde ortaya konması önem taşıyor. Bildirici, doğru bilgilerin gazetecilik ilkelerine uygun bir dille ve ilgili tarafların görüşlerine de yer verilerek aktarılması halinde, haberlerin kişileri peşinen suçlu ilan etmek gibi bir sonuca yol açmayacağını vurguluyor. Böylece, kimseyi zan altında bırakmadan medyanın üzerine düşen toplumu bilgilendirme görevini yerine getirebileceğinin altını çiziyor.

Bildirici, belgeler haberleştirilirken bağlamın korunmasının önemine de işaret ediyor. “Burada kamuya açık faaliyetleri nedeniyle sırf adı geçen, bu suç ağı ile bağlantısı olduğuna dair hiçbir veri olmayan insanlar ile bu suç ağının tepesindeki isimlerle yazışmalarda bulunmuş, ilişki geliştirmiş insanları ayırmak zorunludur,” diyor Bildirici. “Dikkat edilmesi gereken, sadece adı geçenler ile ilişkisi-yazışması olanları aynı kefeye koymamak. Tabii bu kişilerle görüşüp karşı görüş almayı sonuna kadar denemek ya da açıklaması varsa habere eklemek de haberlerin en önemli unsuru, tamamlayıcısıdır. Kuşkusuz gerektiğinde verilen karşı görüş ya da açıklamaların doğruluğu da araştırılabilir.”


Yapay zekâ çağında
gazetecilik: Teknik ve eleştirel okuryazarlık gereksinimi 

ABD Adalet Bakanlığı’nın yüz binlere belgeyi aynı anda erişime açması, bu yazışmalarla ilgili sosyal medya platformlarında çok sayıda manipülatif bilginin dolaşıma sokulmasına da neden oldu. Özellikle X gibi herkese açık mecralarda, Epstein dosyalarından alınan görüntüler yapay zekâ ile oluşturulmuş görsellerle birleştirilerek dezenformasyon içeren paylaşımlar yapıldı.

Araştırmacı Ahmet Sabancı, yapay zekânın manipülasyon ve propaganda amacıyla kullanılmasının giderek daha büyük bir risk oluşturmasının başlıca nedenlerinden birinin teknolojinin çok hızlı gelişmesi olduğunu söylüyor. Bu hızın, olası risklere karşı öngörü ve hazırlık geliştirmeyi zorlaştırdığını; ayrıca birçok kişinin bu teknolojiyle neler yapılabileceğini yeterince bilmemesi nedeniyle manipülasyon yöntemlerine karşı hazırlıksız kaldığını belirtiyor. “Bütün bunları günümüz bilgi ekosisteminin mevcut sorunlarıyla birlikte düşündüğümüzde, karşı karşıya kalabileceğimiz potansiyel tehlikelerin arttığını görüyoruz,” diyor.

Yapay zekâ ile oluşturulan görsellerin diğerlerinden ayırt edilmesi mümkün. Sabancı, iki yoldan bahsediyor: Teknik araçlar ve eleştirel analiz.

“Büyük yapay zekâ modellerinin hemen hemen hepsi ya watermark [filigran] gibi doğrudan görseli işaretleme yoluyla ya da görselin metadata kısmına model ile üretildiğini belirten veriler ekleyerek, bunlara yapay zekâ üretimi olduğunu tespit etmemizi kolaylaştıran izler bırakıyor,” diyor Sabancı. “Mesela Google’ın ‘Gemini’ adlı yapay zekâ uygulamasıyla üretilen görsellerin alt köşelerinde gördüğümüz elmas sembolü bu tarz watermark işaretlemelerinin bir örneği. Aynı zamanda yapay zekâ teknolojilerini geliştiren şirketlerin kullandığı daha gömülü veri temelli ‘SynthID’ gibi birtakım yöntemler de mevcut.”

Sabancı, özellikle büyük teknoloji firmalarının yapay zekâ okuryazarlığını kolaylaştıran uygulamalar geliştirdiğine dikkat çekiyor. “Google bu konuda kolaylaştırıcı bir adım daha atarak, Gemini üzerinden görsellerin bahsettiğim verilere dayanarak yapay zekâ üretimi olup olmadığını kontrol etmenize de imkân tanıyor.”

Ancak asıl sorun, manipülasyon amacıyla dolaşıma sokulan görseller. Bu tür durumlarda, yani yapay zekâ üretimi içeriklerin ayırt edilmemesi için bilinçli biçimde çaba gösterildiğinde, teknolojik doğrulama araçları tek başına yetersiz kalabiliyor. “Bu teknolojilerin yeterince yaygın kullanılmaması ya da kötü niyetli aktörlerin uygulamaların bıraktığı izleri silmek için yöntemler geliştirmesi bizi ikinci bir aşamaya, eleştirel analize yöneltiyor,” diyor Sabancı.

Sabancı’ya göre sansasyonel içerikli görsellere mutlaka şüpheyle yaklaşmak gerekiyor. “Çoğu zaman bu tür görsellerle sosyal medya platformlarında ya da yeterli bilgi ve bağlam sunmayan internet sitelerinde karşılaşıyor ve anlık bir tepki veriyoruz. Oysa bunun yerine görselin bağlamını ve hem içerik hem de sunulduğu çerçeve açısından gerçeklikle tutarlılığını sorgulamak, anlık bir tepkiyle hareket etmemek gerekiyor,” diyor Sabancı. “Örneğin, sosyal medyada bu tür şüpheli bir görselle karşılaştığınızda hemen tepki göstermek yerine, görsele daha dikkatli bakmak, güvenilir haber kaynaklarında veya doğrulama platformlarında konuyla ilgili bir içerik olup olmadığını kontrol etmek gibi alışkanlıklar geliştirmek mümkün.”


Dezenformasyon sorunu yalnızca doğrulama boyutuyla sınırlı değil

Peki burada gazetecilere nasıl bir rol düşüyor? Sabancı’ya göre gazetecilerin duygusal veya ideolojik yaklaşarak hareket etmesi, bu tür görsellerle manipüle edilmelerine ve beraberinde bu manipülasyonu yaygınlaştıran bir aracıya dönüşmelerine neden olabiliyor.” Gazetecilerin bu ortamda daha da eleştirel olması ve bu tür duygusal reflekslerini kontrol edebilmesi şart,” diyor.

O halde gazetecilik, dezenformasyonla mücadele açısından nasıl bir işlev görmeli? Sabancı gazeteciliğin hem görsel hem de işitsel medya ile olan ilişkisini, ve bunları kanıt olarak kullanma şeklini tamamen gözden geçirmesini gerektiren bir döneme girdiğimiz görüşünde.

“Fotoğraf ve videonun icadından bu yana, bu görsel içerikleri manipüle etmenin yollarını da geliştirdik. Ancak buna rağmen, 20. yüzyıldan beri herhangi bir şeyin fotoğrafının veya videosunun olması, onun gerçekliğine dair en büyük kanıt olarak kabul ediliyordu. Üretken yapay zekâ teknolojinin geldiği noktayla birlikte artık bu önkabulden tamamen vazgeçmek zorunda olduğumuz gerçeğiyle yüzleşiyoruz,” diyor Sabancı. Bunun hiç de kolay bir dönüşüm olmadığını da vurguluyor: “Yapay zekâ alanındaki bu gelişimin 2010’ların ikinci yarısından bu yana gazeteciliğe olan genel güveni ciddi bir şekilde sarsan politik ve toplumsal dönüşümlerin üzerine gelmesi, özellikle gazetecilik etiği alanında çok daha derin bir tartışmayı ve hatta ciddi bir yenilenmeyi mecburiyet hâline getirdi.”

“Diğer yandan dezenformasyon ve manipülasyon konusunda gazeteciliğin artık önemli bir gerçeği kabul etmesi lazım,” diyor Sabancı. “Bu tartışmaların ilk başladığı günden bu yana soruna bir doğrulama, gerçek bilgiye ulaşma ve onu insanlara ulaştırma ekseninde bakıldı. Bu yaklaşım değerli olsa da, sorunun temelinde yatan ideolojik ve psikolojik faktörleri tamamen görmezden geliyor.”

Sabancı bilgi kontrolü ve doğrulamanın, dezenformasyon sorununu çözmediği gibi, yapay zekâ araçlarının yaygınlaşmasıyla birlikte manipülatif içeriklerle başa çıkmakta çok yetersiz bir yaklaşım olarak kalacağını vurguluyor: “Dezenformasyonla mücadeleyi ‘propagandayı doğrulamaya çalışmak’ gibi etkisiz bir yaklaşımın ötesine taşımak gerekiyor. Bu tür içeriklerin üretiminin ve paylaşımının arkasında yatan ideolojik ve duygusal sebeplerin merkeze alındığı, sorunun köküne odaklanan bir yaklaşıma ihtiyaç duyuyoruz. Yapay zekânın hızlı gelişimi, eğer yeni hızla bir yaklaşım geliştirilmezse, sorunun ne kadar büyüyebileceğinin en net işareti.”

Timothée Marteau ve ikiz kardeşi, sperm bağışıyla dünyaya geldiklerini öğrendiklerinde, çocukluklarında kendilerini adeta dokunulmaz sandıklarını hatırlıyor. Bir hastanede, doktorların gözetiminde dünyaya gelmiş olmanın, spermin de titizlikle test edilerek seçildiği anlamına geldiğine inanıyorlardı.

“Birçok şeyi bilmiyor olsak da, başkalarına göre daha az hasta olacağımızı sanıyorduk. Çocukken kendimizi X-Men gibi hayal ediyor, süper güçlerimiz olacağına inanıyorduk. Büyüdükçe de ortada bir kalite standardı olduğunu, bize bir hastalık bulaştırılmış olamayacağını düşündük. Aslında temel inancımız şuydu: Bir doktorun sizi hasta edemeyeceği. Bugün bakınca bunun ne kadar safça bir düşünce olduğunu görüyorum,” diyor.

Marteau, sperm ya da yumurta bağışı yoluyla dünyaya gelen bireylerin genetik kökenlerine dair bilgilere erişim hakkını savunan Fransız derneği PMAnonyme’in başkan yardımcısı.

Aynı zamanda Fransa Sağlık Bakanlığı bünyesinde 2022 yılında kurulan ve bağış yoluyla dünyaya gelen yetişkinlerin bağışçı bilgilerine erişim başvurularını değerlendiren CAPADD komisyonunda derneği temsilen görev yapıyor.

Marteau, yıllar süren biyolojik babasını arayışının ardından onunla yaptığı ilk telefon görüşmesinde, babasının meme kanseri riskini ciddi biçimde artıran BRCA1 gen mutasyonunu taşıdığını öğrendi.

Yapılan testler, iki kardeşin de aynı mutasyonu taşıdığını ortaya koydu. Bir kız ve bir erkek çocuk babası olan Marteau, bu haberi aldığında sarsıldığını ancak gerçeği zamanında öğrenmiş olmaktan dolayı mutlu olduğunu söylüyor. Biyolojik babasının üç kızı var; bunlardan ikisi çok genç yaşta kansere yakalanmış.


Avrupa’da sperm bağışı sistemi: Serbest dolaşım, zayıf denetim

Marteau’nun hikâyesi münferit bir vaka değil. Avrupa’daki kamu yayıncılarının Aralık ayında yayımladığı ortak bir araştırma, kanser riskini ciddi biçimde artıran nadir bir TP53 gen mutasyonunu farkında olmadan taşıyan Danimarkalı bir sperm bağışçısının Avrupa genelinde en az 197 çocuğun babası olduğunu ortaya koydu. Bu gelişme, uluslararası sperm bağışı endüstrisini tartışmaların odağına taşıdı.

Bu ve benzeri vakalar, Avrupa’da sperm bağışı sistemlerinin parçalı ve uyumsuz kurallarla yürütüldüğünü ortaya koyuyor. Sperm örnekleri sınırlar arasında serbestçe dolaşırken, tarama, veri paylaşımı ve denetim uygulamaları hâlâ büyük ölçüde ulusal düzenlemelerle yürütülüyor; ülkeler arasında koordinasyon neredeyse yok.

Tek bir bağışçıdan kaç çocuğun dünyaya gelebileceğine dair uluslararası bir sınır yok ve bağışçı tarama kriterleri ülkeden ülkeye değişiyor. Uygulamada ise taramalar çoğu zaman bağışçıların kendi anlattıkları aile sağlık geçmişine dayanıyor. Bazı ülkelerde bağışçılara ödeme yapılması da sağlık bilgilerinin ne kadar doğru ve eksiksiz paylaşıldığı sorusunu gündeme getiriyor.

Bu sorunların bir bölümünün, 2027’de yürürlüğe girecek olan AB İnsan Kökenli Maddeler (SoHO) Tüzüğü ile giderilmesi planlanıyor. Düzenleme, kan, doku ve gametler için Avrupa genelinde ortak bir güvenlik ve izleme sistemi kurmayı hedefliyor.


TP53 vakası: Parçalı kurallar, ortak risk

TP53 mutasyonunu taşıyan bağışçı, 2005 yılında Danimarka merkezli ve Avrupa’nın en büyük sperm bankalarından biri olan European Sperm Bank’a (ESB) öğrenci olduğu dönemde sperm bağışı yapmaya başladı.

Bağışçı, o dönem sağlıklı olarak kabul ediliyordu. Konuştuğum ESB yetkilisi bu tür bir mutasyonun önleyici genetik taramalarla tespit edilemediğini belirtti.

Bağışçının örnekleri 14 ülkedeki 67 kliniğe dağıtıldı ve bu örneklerle dünyaya gelen çocuklardan bazıları kanser nedeniyle hayatını kaybetti. Birçoğunun ise yaşam boyu yüksek kanser riskiyle karşı karşıya kalacağı öngörülüyor.

Olay, iki ailenin, çocuklarında nadir bir genetik varyantla bağlantılı olduğu düşünülen kanserler gelişmesi üzerine birbirinden bağımsız olarak üreme klinikleriyle iletişime geçmesiyle ortaya çıktı.

Vaka ilk kez 24 Mayıs 2025’te kamuoyuna yansıdı. Fransa’daki Rouen Üniversitesi Hastanesi’nden biyolog Edwige Kasper, Milano’daki Avrupa İnsan Genetiği Derneği konferansında ilk bulguları paylaştı.

Belçika Sağlık Bakanı Frank Vandenbroucke, 30 Mayıs 2025’te vakayı resmen doğruladı ve Federal İlaçlar ve Sağlık Ürünleri Ajansı’nın (AFMPS) durumdan 2023’ten bu yana haberdar olduğunu açıkladı.

Mutasyon tespit edildikten sonra European Sperm Bank, Kasım 2023’te ilgili tüm kliniklere uluslararası hızlı uyarı gönderdi.

Sadece Belçika’da 28 kadının bu bağışçının spermiyle 53 çocuk dünyaya getirdiği ortaya çıktı. Oysa ülke mevzuatına göre bir bağışçının spermi en fazla altı aile tarafından kullanılabiliyor.

Belçikalı yetkililer, sorunun yıllarca süren tam bir veri paylaşımı eksikliğinden kaynaklandığını belirtti. İşleyen bir bilgi paylaşım sistemi olmadığı için klinikler, bir bağışçının kaç kez ya da kaç farklı merkezde kullanıldığını göremedi; bu da fiilen denetimi devre dışı bıraktı.

AFMPS’nin soruşturması, bir kliniğin bağışçının spermini dokuz kadın için tüp bebek tedavisinde kullandığını ortaya koydu. Klinik hakkında işlem başlatıldı ancak ihlallerin üzerinden uzun zaman geçtiği gerekçesiyle herhangi bir yaptırım uygulanmadı.

Sorularıma yazılı yanıt veren European Sperm Bank, TP53 vakasında kurallara uygun hareket edildiğini ve bankaya herhangi bir yaptırım uygulanmadığını belirtti. Banka, mevcut tarama sistemlerinin sınırlı olduğunu kabul ederken, sektörün son yıllarda gebelik takibi, dijital altyapı ve sınır ötesi işbirliği alanlarında ilerleme kaydettiğini de dile getirdi.

Ayrıca devam eden düzenleyici incelemeleri desteklediğini ve bağışçı başına ortak bir aile sınırı da dahil olmak üzere uluslararası bağlayıcılığı olan standartlar çağrılarına katıldığını belirtti. Banka, artık tek tek sperm bankalarının kapasitesini aşan bir düzenleyici çerçeveye ihtiyaç duyulduğunu savundu.


Sperm kullanımına dair uluslararası bir sınır yok

Tek bir bağışçıdan kaç çocuğun dünyaya gelebileceğine dair uluslararası bir sınır yok. Avrupa ülkelerindeki kurallar ise birbirinden farklılık gösteriyor. Hal böyle olunca ülke dışına çıkan sperm örnekleri, bu sınırların fiilen uygulanamadığı bir tablo yaratıyor.

Belçika’da 2007’de yürürlüğe giren düzenlemelerle bir bağışçının spermi en fazla altı alıcı kadın tarafından kullanılabiliyor. Birleşik Krallık’ta ise her bağışçı en fazla on aileyle sınırlandırılıyor. Bu üst sınır, İnsan Döllenmesi ve Embriyoloji Kurumu (HFEA) tarafından sıkı biçimde denetleniyor. Ancak sperm yurt dışına gönderildiğinde bu sınır geçerliliğini yitiriyor. İngiliz düzenleyici kurumları, ihraç edilen spermin nasıl kullanıldığını izlemiyor ya da denetlemiyor.

Fransa’da ise bir bağışçıdan en fazla, on çocuk dünyaya gelebiliyor.

Danimarka’da bir bağışçı en fazla 12 aile için sperm bağışında bulunabiliyor. Ancak uluslararası düzeyde bağlayıcı bir sınır olmadığı için, bu sınır ülke dışına çıkan örnekler açısından geçerliliğini yitiriyor ve bağışçılar birden fazla ülkede çok daha fazla aile için kullanılabiliyor.

Danimarka merkezli iki büyük sperm bankasından European Sperm Bank dünya genelinde 75 ailelik bir üst sınır uygularken, yine Danimarka merkezli Cryos International küresel ölçekte bir aile sınırı koymuyor.

Kasım ayında Avrupa İnsan Üremesi ve Embriyoloji Derneği (ESHRE), Avrupa Birliği genelinde bağışçı başına 50 ailelik bir sınır önerdi ve nihai hedeflerinin bağışçı başına 15 ailelik bir üst sınır olması gerektiğini belirtti.

Danimarka, Norveç, İsveç ve Finlandiya Etik Konseyleri, bağışçı başına bağlayıcı bir Avrupa sınırı çağrısı yaptı. Konseyler, sınır ötesi sperm piyasasında ulusal kotaların artık yeterli olmadığını vurguladı.

Görüşlerine başvurduğum Danimarka Etik Konseyi üyesi olan antropolog Ayo Wahlberg de meseleyi benzer şekilde değerlendiriyor: “Bir aile sınırı sadece etik bir ilke değil, nadir ama ciddi genetik hastalıkların geniş çapta yayılmasına ilişkin istatistiksel riski azaltmanın tek pratik yoludur.”

Wahlberg’e göre, ülkeler arasında kümülatif kullanımı izleyebilecek bir sistem ve ortak bir üst sınır olmadan, bağışçı kotaları koruyucu değil, sembolik kalıyor.


Hayati bilgilerin iletilmesindeki yavaşlık

TP53 vakasında, Avrupalı kamu yayıncılarının yürüttüğü soruşturma, European Sperm Bank’in hızlı alarm yayımlamasının üzerinden iki yıl geçmesine rağmen, aynı bağışçıdan dünyaya gelen bazı çocuklara hâlâ ulaşılamadığını ortaya koydu.

Fransa’daki bir anneye, alarm verildikten ancak bir buçuk yıl sonra bilgi verildi. Kendisine, kliniğin bilgisayar sistemini yenileme sürecinde dosyasının kaybolduğu söylendi. Danimarka’daki bir başka anne ise durumu ancak başka bir anneden öğrendi. Aynı TP53 bağışçısını kullanan 16 ailelik grupta, ailelerin yarısına bilgi verilmemişti.

European Sperm Bank ise olumsuz bir durum tespit edildiğinde sorumluluğunun yalnızca bağışçının spermini alan klinikleri bilgilendirmekle sınırlı olduğunu söylüyor. Bankaya göre aileleri bilgilendirme yükümlülüğü, hastalarla doğrudan temas hâlinde olan üreme kliniklerine ait.

Ancak Timothée Marteau’nun vakası, doktorların kanser riski gibi son derece hayati bilgileri dahi paylaşma konusunda isteksiz davranabildiğini gösteriyor.

BRCA1 gen mutasyonunu taşıdığını öğrendikten sonra Marteau, doktorların bağış yoluyla dünyaya gelen kişilere hayati sağlık bilgilerini iletmekle yükümlü olduğunu bildiği için, babasına derhal sperm bankasını bilgilendirmesini söyledi.

“Kaç kişinin etkilendiğini bilmiyordum ama bağıştan doğmuş tek bir kız bile varsa, onun bunu derhal öğrenmesi gerekiyordu,” diye anlatıyor Marteau.

Bekledi ama hiçbir şey olmadı. Doktorlar babasına bilgiyi ilettiklerini söylemelerine rağmen, merkez kendisiyle iletişime geçmedi.

Ancak Marteau, babası adına bir avukat tutup kliniğe resmi bir ihtar gönderdikten sonra Marteau’nun ebeveynleriyle iletişime geçildi; ancak Marteau’nun kendisi bilgilendirilmedi.

Doktorlar daha sonra Marteau’ya, bağış yoluyla dünyaya gelen kişilerle doğrudan iletişime geçmeye çekindiklerini, bazı ebeveynlerin çocuklarına bağış yoluyla dünyaya geldiklerini söylememiş olabileceği endişesiyle “aile sırlarını” ifşa etmemeye çalıştıklarını anlattı. “30 yaşındaydık ve hâlâ çocuk olarak görülüyorduk ve  ebeveynlerimizin sırrı kendi sağlığımızdan daha öncelikliydi” diyor.

Marteau’nun kişisel hikâyesi, savunuculuk çalışmalarına güç kattı ve bağış yoluyla dünyaya gelen çocukların genetik kökenlerine dair bilgilere erişim hakkı olması gerektiğine dair argümanlarını güçlendirdi.

Marteau, “Bana hep ‘Neden biyolojik babanı arıyorsun? Zaten bir ailen varken bu sana ne kazandıracak?’ diye sorarlardı. Bunun bir kimlik arayışı olduğunu anlatmak kolay değil,” diyor.

“Ama ‘biyolojik babamı buldum ve genetik bir mutasyon keşfettim’ diyebilmek, bir anda işin içine sağlık boyutunu soktu. Sağlık söz konusu olduğunda ise herkes ne demek istediğinizi anlıyor. Bu benim joker kartım oldu” diyor.


Bağışçı taramaları büyük ölçüde beyana dayanıyor

Avrupa genelinde sperm bağışçıları, HIV, hepatit B ve C, frengi ve bazı ülkelerde klamidya ile bel soğukluğu gibi bulaşıcı hastalıklar açısından rutin olarak taranıyor.

Sperm sayısı, hareketliliği ve morfolojisi gibi meni kalitesi parametreleri de sistematik biçimde değerlendiriliyor.

Ancak genetik tarama çok daha az standartlaştırılmış durumda. Fransa, Birleşik Krallık, Belçika, Danimarka ve Hollanda da dahil olmak üzere birçok ülkede sperm bağışçıları için zorunlu, kapsamlı bir genetik test paneli bulunmuyor.

Bunun yerine genetik risk değerlendirmesi, esas olarak bağışçının kendi beyanına dayanan kişisel ve aile sağlık geçmişine dayanıyor; bazen belirli bir risk tespit edildiğinde hedefe yönelik testlerle destekleniyor.

Amaç, nadir ve ciddi kalıtsal hastalıklara işaret edebilecek bulguları tespit ederken, gereksiz ve pahalı genetik taramalardan kaçınmak.

Konuştuğum Hollanda Sağlık Bakanlığı Sözcüsü Tim Bennebroek, değerlendirmelerin “en az üç kuşağı kapsayan ayrıntılı bir tıbbi geçmiş ve aile ağacı” üzerinden yapıldığını ve genetik testlerin yalnızca tıbben gerekli görüldüğünde uygulandığını söylüyor. Klinikler ayrıca potansiyel bağışçılar için genel sağlık taramaları ve psikolojik taramalar da gerçekleştiriyor.

Bennebroek “Eğer bir bağışçının taşıyıcı olup olmadığı konusunda en ufak bir şüphe varsa, o bağışçı kullanılmaz,” diyor.

Danimarka Etik Konseyi üyesi ve antropolog Ayo Wahlberg ise genetik testlerin artık daha erişilebilir hâle geldiğini ve birçok bankanın, genellikle kistik fibroz gibi yaygın hastalıklar için sınırlı sayıda genetik test uygulamaya başladığını belirtiyor.

“Bence vurgulanması gereken en önemli nokta şu: Her şeyi yakalayacak kusursuz bir tarama sistemi hiçbir zaman geliştirilemeyecek. Her bağışçıya tam genom dizilemesi yapsanız bile, alan o kadar hızlı ilerliyor ki,” diyor ve genetik test vaatlerinin sahte bir güven duygusu yaratabileceği uyarısında bulunuyor.

Wahlberg, her ne kadar bağışçı taramasının temel unsuru olsa da aile sağlık geçmişine büyük ölçüde dayanmanın tam koruma sağlayamayacağını da vurguluyor.

Wahlberg finansal teşviklerin bağışçıların paylaştığı bilgileri şekillendirdiğine de dikkat çekerek, “Aile geçmişi önemlidir ama asla bir garanti değildir. Bazı bağışçılar, özellikle akrabalarıyla sınırlı ilişkileri varsa, aile sağlık geçmişlerinin tamamını bilmiyor olabilir” diyor.

Danimarka ve Belçika’da sperm bağışçılarına her bağış için ödeme yapılırken, Fransa ve Birleşik Krallık gibi ülkelerde gamet bağışı tamamen gönüllü ve karşılıksız.

“Bağışçılara ödeme yapıldığında, sağlık geçmişlerini daha ‘temiz’ bir şekilde sunma riski ortaya çıkıyor. Bu insanların yalan söylediği anlamına gelmez, ancak sistem önemli bilgilerin gözden kaçabileceği koşulları yaratıyor,” diye açıklıyor Wahlberg.

Timothée Marteau’ya göre sorun aynı zamanda bilgilerin nasıl toplandığıyla da ilgili. Fransa’da, bağışçı bağış yaptıktan sonra merkezin kendisiyle bir daha iletişime geçmeyeceği ve bağışçının da merkezle tekrar temas kurmayacağı anlayışı hâkim.

Oysa pek çok hastalık hayatın ilerleyen dönemlerinde ortaya çıkıyor ve bağışçılar bağıştan onlarca yıl sonra teşhis alabiliyor.

“İşte tam da bu noktada harekete geçmek gerekiyor. Eğer bağışçının kendi inisiyatifiyle gidip doktorları bilgilendirmesini beklerseniz, zaten kaybetmiş oluruz. Gerçekten ihtiyaç duyulan şey, merkezlerin ve doktorların bağışçılarla düzenli olarak iletişime geçen ve sağlık durumlarında bir değişiklik olup olmadığını soran otomatik bir prosedüre sahip olmasıdır,” diyor Marteau.


Avrupa çözüm arıyor: Bundan sonra ne olacak?

TP53 vakası, Avrupa Birliği’nin sperm, yumurta ve kan gibi insan kökenli maddeleri düzenleyen kurallarında kapsamlı bir reforma hazırlandığı bir dönemde ortaya çıktı. 2024 yılında kabul edilen ve 2027’de yürürlüğe girmesi planlanan AB İnsan Kökenli Maddeler (SoHO – Substances of Human Origin) Tüzüğü, güvenlik, izlenebilirlik ve sınır ötesi koordinasyondaki uzun süredir devam eden zayıflıkları gidermeyi amaçlıyor.

Yeni düzenleme kapsamında, ciddi olaylar ve risklerin tüm üye ülkelere eş zamanlı olarak bildirilmesini sağlayacak AB çapında dijital bir SoHO Platformu kurulacak. Sperm bankaları bağışçı kayıtları tutmak ve ülke bazlı bağışçı sınırlarına uyumu izlemekle yükümlü olacak.

SoHO ayrıca klinikler ve sperm bankaları için zorunlu risk yönetim planları getiriyor ve her kuruluşun hukuken sorumlu bir “Yetkili Kişi” atamasını şart koşuyor.

Ancak SoHO, bazı temel sorunları da çözümsüz bırakıyor. Bağışçı tarama protokollerini uyumlaştırmıyor ve bağışçı başına aile ya da çocuk sayısına dair AB çapında bir sınır getirmiyor.

Danimarka Etik Konseyi üyesi Ayo Wahlberg’e göre bu boşluk, daha derin bir yapısal soruna işaret ediyor. Wahlberg’e göre sperm bağışı fiilen uluslararası bir piyasa olarak işliyor, ancak düzenleme hâlâ büyük ölçüde ulusal düzeyde kalıyor.

Wahlberg, eksik olanın, sperm bağışının sınır ötesi bir piyasa olduğu gerçeğini yansıtan Avrupa çapında bir izleme ve takip sistemi olduğunu söylüyor.


Yıllar süren bir hikâyenin zirve noktası

Marteau da gamet piyasasının küresel niteliğine dikkat çekiyor ve Avrupa Birliği’nin en azından asgari düzeyde Avrupa çapında bir mevzuata ihtiyaç duyduğunu düşünüyor.

Kendi deneyimi, hayati bilgilerin zamanında paylaşılmasının hayat kurtarabileceğini gösterdi.

Klinik nihayet babasının bağışlarıyla dünyaya gelen herkesi bilgilendirdikten aylar sonra, Marteau hiç tanımadığı bir kadından Facebook üzerinden bir mesaj aldı.

“Sanırım sana bir içki ısmarlamam gerekiyor,” diye yazmıştı.

Buluştuklarında Marteau, onun üvey kız kardeşi olduğunu öğrendi. Kadın, BRCA1 mutasyonu hakkında bilgilendirilmiş, test yaptırmış ve mamografi sayesinde sadece mutasyonu değil, gelişmekte olan bir kitleyi de erken evrede tespit etmişti.

“Bana ‘Hayatımı kurtardığın için teşekkür ederim’ dedi. Bu, hayatımda yaşadığım en güçlü anlardan biriydi. Derinden etkilendim. Yıllar süren bir hikâyenin zirve noktasıydı,” diye anlatıyor Marteau.

 

*Bu makale, uluslararası habercilik alanında uzmanlaşmış bağımsız medyayı destekleyen ve Yaratıcı Avrupa (Creative Europe) programı tarafından finanse edilen bir Gazetecilik Ortaklığı olan MOST – Media Organisations for Stronger Transnational Journalism kapsamında hazırlanmıştır.

Agos Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink’in öldürülmesinin üzerinden 19 yıl geçti. Ancak geçen bu süreye rağmen, cinayetin tüm yönleriyle aydınlatıldığını söylemek zor.

Dink ailesi avukatlarından Hülya Deveci, sayısız hakim, savcı ve hatta adliye binası eskiten yargılamaların ardından gelinen noktada “bir yargılama direnci” ile karşı karşıya olduklarını söylüyor: “Bu soruşturma ve dava süreçlerinde eksik bırakılan, maddi gerçeğin ortaya çıkmasını engelleyen şey cinayete giden sürecin soruşturulmamış olması. Bu konuda yıllardır süren bir yargılamama direnciyle karşı karşıyayız.”

Dink ailesi avukatları, son yargılamada bazı sanıklar hakkında “silahlı terör örgütüne üye olmamakla birlikte yardım” suçlamasından verilen zaman aşımı nedeniyle düşme kararına itiraz etmişti. Bu itirazın İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi tarafından reddedilmesiyle dava süreci yeniden gündeme geldi. Kısa Dalga’dan Canan Coşkun’un haberine göre, söz konusu kararında mahkeme Dink ailesinin itirazını “suçtan zarar gören” olmadıkları gerekçesiyle reddetti.

Avukat Deveci, işlenen suçun bir cinayet olması sebebiyle böyle bir uygulamanın hukuken mümkün olamayacağının altını çiziyor: “Bu, Ceza Usul hukuku kurallarının mahkeme tarafından böylesi bir dosyada çok teknik ve dar yorumlanarak karar verilmesi anlamına geliyor. Zira mahkemeler uygulamada davaya katılma hakkı için kanunda belirtilen ‘suçtan zarar görme’ şartını, kanunda bir düzenleme olmamasına rağmen çok dar yorumlayıp ‘doğrudan zarar görme’ olarak uyguluyorlar. Ancak bu uygulama, davadaki müdahiller olarak katkımız ve söz konusu suçun cinayet olması sebebiyle zaten kabul edilemez.”

Avukat Deveci’nin “yargı direnci” olarak tarif ettiği süreç 2007’de cinayetten hemen sonra başladı. Bulunamayan örgüt, verilen beraat ve zaman aşımı kararları, değişen siyasi iklimle birlikte bazı isimlerin soruşturma dışında bırakılması, bazılarının ise “Anayasal düzeni değiştirmeye teşebbüs” suçlamasıyla cezalandırılması ve nihayetinde suikasta uğrayan Hrant Dink’in ailesinin “suçtan zarar görmeyen” bir sıfata indirgenmesi, bu yargı serüvenini özetleyen başlıca başlıklar olarak karşımıza çıkıyor. Bu sürecin önemli kilometre taşlarını kısaca hatırlayalım:

19 Ocak 2007’deki cinayetin ardından başlatılan soruşturma kapsamında açılan davanın ilk duruşması, 2 Temmuz 2007’de İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görüldü. Davada, cinayeti işlediği sırada 17 yaşından olan tetikçi Ogün Samast’ın yanı sıra, cinayeti Trabzon’un Pelitli ilçesinde planladıkları iddiasıyla Erhan Tuncel, Yasin Hayal, Tuncay Uzundal, Zeynel Abidin Yavuz, Ersin Yolcu, Ahmet İskender, Mustafa Öztürk, Yaşar Cihan, Halis Egemen, Salih Hacısalihoğlu, Erbil Susaman, Veysel Toprak, Numan Şişman, İrfan Özkan, Şenol Akduman, Osman Alpay, Alper Esirgemez, Coşkun İğci ve Osman Hayal sanık olarak yer aldı. Ogün Samast’ın dosyası ise 18 yaşından küçük olması nedeniyle İstanbul 2. Çocuk Ağır Ceza Mahkemesi’ne gönderildi.

Dava görülmeye başlandığında henüz Çağlayan’daki İstanbul Adalet Sarayı inşa edilmemişti. Çocuk mahkemesi Sultanahmet’te, ana dava ise Beşiktaş’ta bulunan eski Devlet Güvenlik Mahkemesi binasında görülüyordu. Ogün Samast bu mahkeme tarafından Dink cinayetini işlediği ve ruhsatsız silah bulundurduğu gerekçesiyle 22 yıl 10 ay hapis cezasına çarptırıldı.

Diğer 19 sanığın yargılandığı dava 17 Ocak 2012’de cinayetin beşinci yıldönümünden sadece iki gün önce karara bağlandı. İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi cinayetin “bir örgüt kapsamında işlenmediğine” karar vererek 19 sanıktan sadece üçü hakkında hapis cezası verdi. Diğer sanıkların tamamı ise beraat etti.


Yargıtay “örgüt var” dedi

Karar duruşma salonunda büyük bir öfkeyle karşılandı. Duruşmanın ardından açıklama yapan Dink ailesinin avukatlarından Fethiye Çetin, karar gösterilen tepkiyi şu sözleriyle dile getirdi: “Beş yıl geçti, bu sürede Arat Dink ‘bizimle dalga geçtiler’ demişti. Meğersem dalganın büyüğünü en sona saklamışlar; onu da bugün öğrendik. Meğer Dink bütün o planlı eylemlerden değil, üç beş kendini bilmez tarafından öldürülmüş; burada örgüt yokmuş. Bu kadarını beklemiyorduk.”

2013 yılına gelindiğinde Yargıtay 9. Ceza Dairesi kararı bozdu. Yargıtay’ın kararına göre ortada bir “örgüt” vardı. Ama bu “terör örgütü” değil, “suç örgütüydü”. Bunun üzerine dosya yeniden ilk derece mahkemesine döndü.

Öte yandan, Dink ailesi avukatlarının kamu görevlileri hakkında peş peşe yaptığı suç duyuruları ve hukuki başvuruların sonuçları da bu dönemde alınmaya başlandı. Cinayetin planlandığı ve işlendiği sırada İstanbul ve Trabzon’da görev yapan Emniyet ve Jandarma personeli ile İstihbarat Daire Başkanlığı görevlileri, teker teker ifadeye çağrıldı.

Kamu görevlilerine ilişkin ilk yargılama süreci Nisan 2008’de Trabzon’da başlamıştı. Trabzon’daki jandarma görevlileri Albay Ali Öz, Yüzbaşı Metin Yıldız, astsubaylar Gazi Günay ve Hüseyin Yılmaz, Başçavuş Okan Şimşek ile uzman çavuşlar Veysel Şahin, Hacı Ömer Ünalır ve Önder Araz hakkında “ihmal suretiyle görevi kötüye kullanmak” suçlamasıyla Trabzon 2. Sulh Ceza Mahkemesi’nde dava açılmıştı. Ardından, Albay Ali Öz hakkında aynı suçlamayla Trabzon 1. Ağır Ceza Mahkemesi’nde ikinci bir dava daha görülmeye başlandı.

4 Aralık 2014 tarihli iddianameyle, aralarında Celalettin Cerrah, Ahmet İlhan Güler, Engin Dinç ve Reşat Altay’ın da bulunduğu 26 kişi hakkında dava açıldı. Bunu, 10 Mayıs 2017’de hazırlanan ve kamu görevlisi olan 50 kişi hakkında düzenlenen iddianame izledi. Tüm bu dosyaların birleştirilmesiyle, İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen 85 sanıklı tek bir dava oluştu.


Dink ile görüşen MİT görevlileri dinlenmedi

Bu dosyaya, Ogün Samast da dâhil olmak üzere ilk davanın sanıklarıyla birlikte Trabzon ve İstanbul Emniyet ve Jandarma mensupları ile İstihbarat Daire Başkanlığı görevlileri de dâhil edildi. Sanıklar arasında Engin Dinç, Ramazan Akyürek, Ali Fuat Yılmaz, Ahmet İlhan Güler, Reşat Altay ve Celalettin Cerrah gibi kamuoyunda yakından tanınan isimler de yer aldı.

Öte yandan, Dink ailesinin soruşturmaya dâhil edilmesini talep ettiği dönemin İstanbul Valisi Muammer Güler dava kapsamında tanık sıfatıyla dinlenirken, aile avukatlarının defalarca talepte bulunmasına rağmen Hrant Dink’i İstanbul Valiliği’ne çağırarak görüşme yapan dönemin MİT görevlileri Özel Yılmaz ve Handan Selçuk hiçbir zaman sorgulanmadı ve dinlenmedi.

İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen dava, süreç boyunca defalarca hâkim ve heyet değişikliğine sahne oldu. Dosyada, ilk aşamada tetikçi ve azmettiricilerin yer aldığı dokuz sanıklı dosya ayrıldı. Bu dosyada 17 Temmuz 2019’da karar verildi; Yasin Hayal’e 7 yıl 6 ay, Erhan Tuncel’e toplam 99 yıl 6 ay, Ogün Samast’a 2 yıl 6 ay, Zeynel Abidin Yavuz’a 14 yıl 22 gün, Ersin Yolcu’ya 1 yıl 10 ay 15 gün, Tuncay Uzundal’a 16 yıl 10 ay 15 gün, Ahmet İskender’e 1 yıl 10 ay 15 gün hapis cezası verildi. Mahkeme, Salih Hacısalihoğlu ve Osman Hayal hakkında ise beraat kararı verdi.

Geri kalan sanıklar hakkında hüküm 26 Mart 2021’de açıklandı. Bu kapsamda 37 kamu görevlisi beraat ederken, 4’ü müebbet, 2’si ağırlaştırılmış müebbet olmak üzere 26 sanık çeşitli sürelerde hapis cezalarına çarptırıldı. 13 sanığın dosyası ise tefrik edildi.

Kararda ayrıca, aralarında Ogün Samast ve Yasin Hayal’in de bulunduğu bazı sivil kişiler hakkında “örgüte üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işleme” suçundan; kamu görevlisi olan bazı kişiler hakkında ise “terör örgütüne üye olma” ve “Anayasal düzeni değiştirmeye teşebbüs” suçlarından suç duyurusunda bulunulmasına hükmedildi.


“Terör örgütü” davası

Söz konusu kararın ardından İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın suç duyurusunda bulunduğu Adem Sağlam, Ramazan Akyürek, Ali Fuat Yılmazer, Ahmet İskender, Erhan Tuncel, Ersin Yolcu, Faruk Sarı, Tuncay Uzundal, Yahya Öztürk, Yasin Hayal ve Zeynel Abidin Yavuz hakkında, 20 Mart 2023 tarihli iddianameyle İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi’nde yeniden dava açıldı.

Savcılık, bu 11 kişi hakkındaki davayı açmadan üç gün önce, yani 17 Mart 2023’te, Ogün Samast hakkındaki soruşturma dosyasını ayırarak soruşturmanın başka bir dosya numarası üzerinden sürdürülmesine karar verdi.

Ancak savcılık, Ogün Samast hakkında açılması gereken davayı, Samast’ın 15 Kasım 2023’te cezaevinden tahliye edildiği tarihe kadar hâlâ açmamıştı. Tahliyenin kamuoyunda tepki yaratmasının ardından savcılık, tahliyeden iki gün sonra Samast hakkında “örgüte üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işlemek” suçundan cezalandırılması istemiyle dava açtı. Açılan dava daha sonra diğer sanıklarla birleştirildi.

Bu yargılamada karar 10 Ocak 2025’te açıklandı. Sanıklar Ahmet İskender, Erhan Tuncel, Ersin Yolcu, Tuncay Uzundal, Yasin Hayal ve Ogün Samast hakkında “silahlı terör örgütüne üye olmamakla birlikte silahlı terör örgütü adına suç işlemek” suçundan açılan davanın zaman aşımı nedeniyle düşürülmesine hükmedildi. Ali Fuat Yılmazer ve Ramazan Akyürek hakkında “anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs” suçundan, Adem Sağlam hakkında ise örgüt üyeliğinden mahkûmiyet kararı verildi.

Bu karara karşı Dink ailesi avukatları İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi’ne itirazda bulundu. Ancak İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 2. Ceza Dairesi, 4 Kasım 2025 tarihli kararında, “suç vasfı yönünden hükmü istinaf etme hak ve yetkilerinin bulunmadığı” gerekçesiyle itirazı reddetti.


AYM başvurusu reddedildi

19 yılın ardından Dink ailesinin adalet mücadelesi sürüyor. Avukat Hülya Deveci, cinayete giden süreçte sorumlulukları bulunduğunu düşündükleri 43 kişi hakkında kovuşturmaya yer olmadığına karar verildiğini, bu karara karşı aralarında MİT görevlileri ile Kemal Kerinçsiz ve Veli Küçük’ün de bulunduğu 24 şüpheli yönünden Sulh Ceza Mahkemesi’ne yaptıkları itirazın ise reddedildiğini belirtiyor.

Dink ailesi avukatlarının Anayasa Mahkemesi’ne yaptığı başvuru da, “yaşam hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın başvuru yollarının tüketilmemesi” gerekçesiyle kabul edilemez bulunarak reddedildi.

17 Ocak 2012’de DGM binası önünde açıklama yapan Fethiye Çetin, “Gideceğimiz pek çok yol var. Her birini büyük bir kararlılıkla kullanacağız. Biz bitti diyene kadar bu dava bitmeyecek” demişti. Hrant’ın Arkadaşları ise aradan geçen 20 yıla rağmen, “Biz bitti demeden bu dava bitmez” sözünü yinelemeye devam ediyor

Meydanın gündemine taşınan uyuşturucu operasyonlarıyla toplum, magazinleştirilmiş kişisel bilgilere maruz kaldı. Özel hayatın sınırlarının hoyratça ihlal edildiği bu soruşturmalarda suç mefhumu muğlaklaştı.

Bu haberlerin ardından açılan etik değerler tartışmasında da yönümüzü bulmak güçleşiyor. Bir yandan her zümreye göre değişkenlik gösteren bir “toplumsal ahlak” söylemi altında sosyal medya linçleri örgütleniyor. Diğer yandan ise uyuşturucu kullandığı iddia edilen kişiler teşhir edilerek kamuoyunun önüne atılırken, uyuşturucu ticaretinin asıl büyük aktörleri görünmez kılınıyor.

Önce bazı sanatçılar şafak operasyonlarıyla uyuşturucu testine götürülüp serbest bırakıldı. Araçlardan indirilişlerinden hastaneye götürülmelerine kadar bütün süreci canlı yayınlarla izledik. Ardından test sonuçları açıklandı, kullandıkları reçeteli ilaçların etken maddeleri dahi ayrıntılarıyla kamuoyuna sunuldu.

Halihazırda TMSF’nin kayyım olarak atandığı Habertürk’ün Yayın Yönetmeni Mehmet Akif Ersoy’un gözaltına alınmasıyla konu, bu kez inmemek üzere, yeniden manşetlere taşındı. Aynı operasyonda “teste götürülen” spiker Ela Rümeysa Cebeci’nin, “devletime güvenip şifresini verdim” dediği telefonundan çıktığı iddia edilen özel yazışmalar ve videolar bazı medya kuruluşları tarafından ortalığa saçıldı. Bu kayıtların ne kadarı gerçekten onun telefonuna ait ya da ne kadarı soruşturmayla ilgili, henüz bilmiyoruz.

Ardından Fenerbahçe Başkanı Sadettin Saran da aynı soruşturma kapsamında teste götürüldü. Bazı medya mensuplarının önceden “önemli bir isim alınacak” diyerek işaret ettiği kişinin o olduğu konuşuldu. Kulübün taraftarları operasyona tepki gösterdi.


Kamu yararı ilkesi ve kişilik hakları arasındaki ince çizgi

Bazı gazeteciler konuyu yalnızca özel hayata ilişkin ayrıntılar üzerinden ele alırken, bazıları dosyadan önlerine konan bilgileri adanmış bir tutumla bire bin katarak, kimi zaman da hikâyeleştirerek aktarıyor. Bazıları ise “kimlerin alınacağını” listeleyerek toplumu hizaya sokmaya çalışıyor, belki de kişisel çıkarları doğrultusunda koltuk kavgasında bir adım öne geçiyor. Bazı gazetecilerse tam tersine, habere bir yargı mensubu edasıyla yaklaşıyor.

Örneğin bir gazeteci, “soruşturmanın gizliliği vardır, soruşturma haber yapılmaz” ezberini tekrarlıyor. Oysa elbette yapılır; haberleştirilebilecek soruşturmalar vardır ve bu, konunun kamu yararıyla doğrudan ilgilidir. Nitekim 10 Ekim katliamına ilişkin soruşturmada ortaya çıkan ayrıntılar açıkça haber değeri taşır: Bir IŞİD mensubunun soruşturmaya dahil edilmemesi ya da saldırı öncesi yapılan ihbarın sümenaltı edilmesi, her koşulda ve her ülkede haberdir.

Bu iki uç arasında gerçekten gazetecilik kaygısı güdenler için kılavuz belli: Kamu yararı ilkesi. Ancak kişilik haklarıyla kamu yararının sınırlarının iç içe geçtiği durumlarda çizgiyi çekmek zorlaşıyor; işte o zaman da devreye temel hukuki haklar giriyor.

Avukat Melike Yüksel ile, henüz şüpheli olup olmadıkları dahi netleşmemiş kişilerin sağlık bilgileri başta olmak üzere özel hayatlarına ilişkin unsurların medyaya taşınmasını, bu yayınların lekelenmeme hakkı ve masumiyet karinesi açısından nasıl değerlendirilmesi gerektiğini ve soruşturmanın gizliliği bağlamında hukuka aykırı uygulamalar bulunup bulunmadığını konuştuk.

Avukat Yüksel, “Son dönemde kamuoyuna yansıyan uyuşturucu operasyonlarında kişilerin sabahın erken saatlerinde evlerinden gözaltına alınması, adli tıpa götürülerek uyuşturucu testine tabi tutulması, bu süreçlerin görüntülenip medyaya servis edilmesi ve ardından test sonuçlarının paylaşılması ilk bakışta uyuşturucuyla mücadele görüntüsü yaratsa da, ceza muhakemesi hukuku çerçevesinde ciddi usul ve hak ihlalleri içeriyor” diye uyarıyor.

Melike Yüksel, bu uygulamaların hem CMK’ya hem de soruşturmanın gizliliğine aykırı olduğunu söylüyor. “Hakkında yeterli şüphe bulunmayan kişilerin, yalnızca duyum veya üçüncü kişilerin soyut beyanlarıyla evlerinden alınarak gözaltına götürülmesi, Ceza Muhakemesi Kanunu’nda düzenlenen yakalama ve gözaltı tedbirlerinin istisnai niteliğine aykırıdır,” diyor Yüksel. “Oysa kişi savcılık tarafından davet edilerek de ifade vermeye çağrılabilir; zorunluluk bulunmaksızın sabaha karşı ev baskınıyla gözaltına alınması ölçülülük ilkesini ihlal eder.”

Uyuşturucu soruşturmalarında, özellikle bazı medya kuruluşlarının yalnızca savcılığın soruşturma dosyasında bulunması gereken çok sayıda görüntü paylaştığına tanık olduk. Avukat Yüksel, bu paylaşımların da kanunen soruşturmanın gizliliğinin ihlali kapsamında değerlendirileceğine dikkat çekiyor. “Adli tıp süreci ve test sonuçlarının görüntülerle birlikte basına servis edilmesi, soruşturmanın gizliliği ilkesine açıkça aykırıdır. Bu ilkenin amacı, masumiyet karinesi ve lekelenmeme hakkını korumaktır; zira soruşturma sonunda dava açılmayabilir, açılması halinde bile beraat kararı çıkabilir,” diyor Yüksel. “Soruşturma aşamasında kişinin toplum nezdinde damgalanması telafisi güç zararlar doğurur. Nitekim TCK’nın 285. maddesi uyarınca soruşturmanın gizliliğini ihlal edenler hakkında 1 yıldan 3 yıla kadar hapis cezası öngörülür,” diye ekliyor.


“Toplumsal güven duygusu yıpranır”

Avukat Yüksel, kişiye özel bütün ayrıntıların “haber” adı altında yayımlanmasının doğurabileceği hukuki sonuçları ise şöyle yorumluyor: “Şüphelilerin görüntülerinin, sağlık raporlarının ve test sonuçlarının basına verilmesi kişisel verilerin hukuka aykırı ifşası niteliğindedir. Bu durum ceza hukuku yönünden suç teşkil ettiği gibi, tazminat hukuku bakımından da kişilik haklarına saldırı sebebiyle sorumluluk doğurur.”

Fakat Avukat Yüksel’e göre bütün bunlardan daha da önemlisi, bu uygulamaların toplumda “herkesin özel alanının ve kişi güvenliğinin tehdit altında olduğu” yönünde bir algı yaratması. “Ceza muhakemesi tedbirleri güç gösterisi ya da kamuoyu manipülasyonu amacıyla değil, somut delile dayalı, zorunlu ve ölçülü şekilde kullanılmalıdır. Aksi halde hukuk devleti ilkesi zedelenir, keyfi uygulama riski artar, toplumsal güven duygusu yıpranır,” diyor Yüksel ve ekliyor: “Uyuşturucuyla mücadele elbette devletin görevidir; ancak yöntem hukuk dışına çıktığında mücadele amacını aşar ve temel haklara zarar verir.”

“Yeni düzende tutukluluk, yargılanmadan, sadece suçun isnadıyla kesilen ceza herkese. Cezanız yetersiz görülüyorsa tutukluluğunuzu uzatmanın hukuksu yolu da bulunmuş; savcı iddianameyi hazırlayacak, mahkemeye gönderecek, mahkeme cık bu olmamış diyerek ya da görevsizlikle geri gönderecek, savcı mahkemenin itirazına itiraz edecek ve bir süre daha da geçecek. Zamanın da geçmek gibi bir huyu var zaten. Bu bürokratik paslaşmaların satır aralarında da yaşamaktan mütevellit aldığınız nefesler, inişli çıkışlı ritimlerle akıyor olacak. Bu sürede cezanızı peşin yatmış oluyorsunuz. Hüküm giyerseniz cezanızı önden yattınız, belki fazla belki az, sonrası tahliye. Mahkeme beraat derse de alacaklısınız; pardon.”

Tutuklu feminist psikolog Aslı Aydemir, 19 Temmuz’da Çatlak Zemin’e gönderdiği “Silivri’den hallice kadınlar” yazı dizisinin ilk bölümünde bunları yazdığında, hakkında hazırlanan iddianame henüz birkaç gün önce iade edilmişti. O tarihten bu yana iddianame bir kez daha iade edildi; hazırlanan üçüncü iddianame ise kabul edilmesine rağmen Aydemir’in tutukluluğunun devamına karar verildi.

26 Haziran’da LeMan dergisinde yayımlanan bir çizimdeki karakterlere “Muhammed” ve “Musa” ismi verilmesi, dindar ve muhafazakâr kesimler tarafından “peygamber çizimi” olarak yorumlanmış ve sert tepkilere yol açmıştı. Dergi hakkında toplatma kararı verildi, soruşturma başlatıldı ve dört çalışan evlerinden yaka paça gözaltına alındı. Gözaltı görüntüleri bizzat İçişleri Bakanı tarafından kendi sosyal medya hesabından paylaşıldı. Çalışanlar daha sonra tutuklu yargılanmak üzere cezaevine sevk edildi.

Öte yandan, 30 Haziran akşamı LeMan dergisinin Beyoğlu’ndaki binası önünde elinde sopalı muhafazakâr erkeklerden oluşan kalabalık bir grup toplandı ve binaya taşlarla saldırdı. Aslı Aydemir de bu gelişme üzerinden sürece dâhil oldu. Bir dergiye yönelik tehditlere ve atılan sloganlara tepki gösteren Aydemir, 4 Temmuz’da evinden gözaltına alındı ve “polise mukavemet” ile “kasten yaralama” suçlamalarıyla tutuklandı.

Aradan geçen sürede LeMan çalışanları tahliye edilirken, Aslı Aydemir ise kendi deyimiyle “bürokratik paslaşmaların arasında” kalmaya devam ediyor ve hâlâ cezaevinde.


Geçici hâkim tahliye etmeyi reddetti

Aslı Aydemir’in tutukluluğunu uzatan sürecin merkezinde, aylardır sonuçlanmayan iddianame trafiği bulunuyor. Aydemir’in arkadaşı Elif Ege, bu süreci hukuki olduğu kadar zamana yayılan bir belirsizlik hali olarak tarif ediyor: “İlk iddianame, Temmuz ayı başında Aslı tutuklandıktan sonra hazırlanmıştı; burada suç isnadı ‘kasten yaralama’ idi. Ancak bu iddianame 16 Temmuz’da İstanbul 8. Asliye Ceza Mahkemesi tarafından iade edildi. Savcının bu karara yaptığı itiraz da 24 Temmuz’da reddedildi.”

Dosya, bu kararla birlikte yeniden soruşturma aşamasına döndü. Elif Ege’ye göre bu noktadan sonra başlayan bekleyiş, tutukluluğun fiilen uzamasına yol açtı: “İtirazın reddedilmesinin ardından adli tatil başladı. Oysa tutukluluğa ilişkin işlerin adli tatilde durmaması gerekir. Buna rağmen yaklaşık dört ay boyunca dosyada hiçbir işlem yapılmadı.”

Kasım ayında hazırlanan ikinci iddianame de benzer gerekçelerle mahkeme tarafından iade edildi. Bu aşamadan sonra dosyada görevli savcının açığa alınması, yerine atanan savcının görevlendirmeye itiraz etmesi ve sürecin her defasında sil baştan başlaması, yargılamayı daha da uzattı. Düzenlenen üçüncü iddianame Aralık ayında kabul edildi; ancak Aydemir’in tutukluluğuna devam kararı verildi.

“Mahkeme tensiple tahliye kararı verebilirdi ama geçici hâkim bunu reddetti,” diyor Elif Ege. “Bu durum açık bir hukuksuzluk. Yargılama süreci fiilen bir cezalandırma aracına dönüşmüş durumda.”


“Aslı pes eden biri değil”

Aslı Aydemir, Silivri’deki Marmara Kapalı Ceza İnfaz Kurumu’nda adli suçlardan yargılananlar ve hüküm giyenlerin kaldığı koğuşta tutuluyor. Elif Ege, Aydemir’in kaldığı koğuşların son derece kalabalık olduğunu, gürültünün hiç dinmediğini ve onun en çok sessizliği özlediğini aktarıyor.

“Elbette hiç kolay değil, ama Aslı bugüne kadar cezaevindeki her türlü olumsuzlukla başa çıkmayı bildi. Yaşadıklarını, birlikte kaldığı kadınların öykülerini kendi bakışıyla yazıya dökmeye devam ediyor.”

Bu tutukluluk, Aydemir’in hayatındaki ilk büyük kesinti değil. Barış İçin Akademisyenler bildirisine imza attığı için akademiden ihraç edilen Aydemir, buna rağmen doktora eğitimini tamamlamış, akademik çalışmalarını ve terapistlik faaliyetlerini sürdürmüştü. Elif Ege, yeniden kurulan bu hayatın tutuklulukla birlikte bir kez daha askıya alındığını anlatıyor: “Aslı pes eden biri değil. Hayatını yeniden ve yeniden kurabilen biri. Bu sürecin de onu durdurmayacağını biliyoruz.”

Aydemir, yaşadıklarını yalnızca kişisel bir deneyim olarak değil, daha geniş bir çerçeve içinde ele alıyor. Elif Ege’ye göre Aydemir, tutukluluğunu toplumsal cinsiyet, mekân ve iktidar ilişkileri üzerinden okumayı sürdürüyor: “Bir kadın olarak orada olmasını, Beyoğlu’nun tarihsel ve güncel anlamını, sesini yükseltmesinin neye karşılık geldiğini birlikte düşünüyor. Çıktığında bu analizlerini bizimle paylaşmasını bekliyoruz.”

Yaklaşık bir yıl süren soruşturma sonucunda hazırlanan dosyayı en az aylar boyunca inceleyen, sanıkları duruşmalarda –kimi zaman yıllarca– dinleyen mahkemelerin kararları, aynı dava dosyasıyla sadece birkaç saat haşır neşir olabilen hakimler tarafından bir çırpıda tersine çevrilebiliyor.

2017’den beri uygulamada olan ve son dönemde örneklerine giderek daha sık rastladığımız “tahliye iptali” ya da “yeniden tutuklama” karalarından söz ediyoruz. Tahliye edilen tutukluların cezaevinden çıkar çıkmaz, hatta kimi zaman henüz hücresinden bile ayrılmadan yeniden tutuklanmaları neredeyse bir teamül haline geldi. Bu nedenle, tahliye kararları artık gerçek anlamda bir sevinç yaratmıyor; aksine, tedirgin bir bekleyişi beraberinde getiriyor.

Siyasi dosyalarda çok sık karşılaştığımız ve haberlere konu olan bu uygulama, söz konusu adli dosyalar olduğunda “sosyal medya mahkemesi”nin etkisi altına girebiliyor. Savcıların tahliyelere itirazlarını incelemekle yükümlü hakimler, kamuoyunda infial yaratan bazı davalarda yeniden tutuklama kararları verebiliyor.

Tahliyenin hemen ardından yeniden tutuklama kararı verilmesiyle ilgili, sadece bu yıl içinden birkaç örnek:

> 17 Nisan: Çağdaş Hukukçular Derneği (ÇHD) Onursal Başkanı, avukat Selçuk Kozağaçlı, tahliye edilmesinin üzerinden 24 saat geçmeden kararın kaldırılmasıyla yeniden cezaevine gönderildi.

> 2 Eylül: Görevden uzaklaştırılan Beykoz Belediye Başkanı Alaattin Köseler hakkında, tahliye edilmesinin ardından savcılık itirazı sonrası yeniden tutuklama kararı verildi.

> 2 Ekim: Menajer Ayşe Barım hakkında önce tahliye kararı verildi; savcılık bu karara itiraz etti. İstanbul 26. Ağır Ceza Mahkemesi itirazı reddederek dosyayı üst mahkemeye gönderdi. Bu kez dosyayı inceleyen İstanbul 27. Ağır Ceza Mahkemesi ise itirazı kabul etti ve Ayşe Barım’ın yeniden tutuklanmasına karar verdi.

> 13 Ekim: Kamu kurumları yöneticilerinin elektronik imzalarını kopyalayarak sahte diploma ve sürücü belgesi düzenledikleri iddiasıyla yargılanan 199 kişinin davasında, haklarında tahliye kararı verilen beş sanık, savcılığın itirazı üzerine yeniden tutuklandı.

> 8 Kasım: “Hells Angels (Cehennem Melekleri)” olarak bilinen organize suç örgütünün elebaşı olduğu belirtilen Coşkun Necati Arabacı, “suç işlemek amacıyla örgüt kurma” ve “nitelikli yağma” suçlarından yargılandığı davada adli kontrol şartıyla tahliye edildi. Ancak İzmir 1. Ağır Ceza Mahkemesi, savcılığın itirazı üzerine Arabacı hakkında yeniden tutuklama kararı verdi.

> 2 Aralık: Gazeteci Furkan Karabay, “Cumhurbaşkanına hakaret”, “kamu görevlisine hakaret” ve “hedef gösterme” suçlarından toplam 4 yıl 3 ay hapis cezasına mahkum edildi. Mahkeme, tutuklu kaldığı süreyi göz önünde bulundurarak Karabay’ın tahliyesine hükmetti; savcılık ise bu karara itiraz etti. Bu kez dosya yerel mahkeme tarafından hükme bağlanmış olduğu için Karabay hakkında yeniden tutuklama kararı verilmedi.

> 6 Aralık: İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) soruşturmasında, iddianamede yer almayan 19 isim arasından tahliye edilen 11 kişi, savcılığın itirazı üzerine cezaevi kapısında yeniden tutuklandı.

Örnekler uzayıp gidiyor, artan operasyonlar silsilesinin ardından gelen tutuklamalarla tahliye bekleyenlerin sayısı katlanarak artıyor. Kimi tutukluların henüz iddianamesi bile yokken, kimleri yıllardır cezaevinde bulunuyor.

Tahliye kararının ardından verilen yeniden tutuklama karalarının hukuktaki karşılığı nedir? Üst mahkemelerin, henüz esastan incelemedikleri dosyalarda karar vermesi hukuka ve yerleşik teamüllere uygun mu? Mahkeme karalarının sürekli olarak tartışmaya açılması yargıya duyulan güveni zedelemez mi, yargı bağımsızlığını aşındırmaz mı? Tutuklunun psikolojik olarak sürekli bir belirsizliğe maruz bırakılması, fiilen “ceza içinde ceza” anlamına gelmez mi?


Peki bu uygulama nasıl başladı? 

Ceza Muhakemeleri Kanunu’nun (CMK) 104/2. Maddesi şu şekildeydi: “Şüpheli veya sanığın tutukluluk hâlinin devamına veya salıverilmesine hâkim veya mahkemece karar verilir. Ret kararlarına itiraz edilebilir.” OHAL KHK’larından 20.11.2017 tarihli 696 sayılı KHK’nın 93. Maddesi ile “Ret kararlarına itiraz edilebilir” ifadesi “Bu kararlara itiraz edilebilir” şeklinde değiştirildi. Böylece şüpheli veya sanığın tahliye talebinin reddedilmesine yaptığı itiraz hakkının yanı sıra savcının da tahliye kararına itiraz edebilmesinin önü açıldı.


“Siyasi araç” olarak tutuklama

Çağdaş Hukukçular Derneği’nden (ÇHD) avukatlar, bu uygulamaya ilk maruz kalanlar arasında yer alıyor. Yukarıdaki soruları yanıtlayan ÇHD Genel Sekreteri, avukat Çiğdem Akbulut, söz konusu düzenlemeyle “yalnızca bir tedbir olarak uygulanması gereken tutuklamanın, siyasi bir cezalandırma aracı olma özelliğinin kuvvetlendirildiğini” söyledi.

Avukat Akbulut, KHK ile yapılan kanun değişikliğinin hemen ardından karşı karşıya kaldıkları uygulamayı şu sözlerle anlattı: “Bu düzenlemenin ne anlama geldiğine ve nasıl uygulandığına dair en bilinen, belki de ilk örneklerinden biri ÇHD dosyasıydı. Üstelik burada tutuklamanın ve yeniden tutuklamanın ‘siyasi araç’ olarak kullanıldığı öyle ayan beyan ki, yeniden tutuklama kararı üst bir mahkeme tarafından değil, bizzat tahliye kararını veren mahkemenin kendisi tarafından alındı. On saat içinde her ne olduysa, mahkeme kendi verdiği karardan dönüp yeniden tutuklamaya hükmetti.”

Akbulut, yaptıkları u-dönüşe rağmen tahliye kararının faturasının heyetteki hakimlere kesildiğini anlatıyor: “14 Eylül 2018 akşamı görevde olan İstanbul 37. Ağır Ceza Mahkemesi heyeti her ne kadar yeniden tutuklama kararı vermiş olsa da kendilerini kurtaramadı. Ertesi sabah, 15 Eylül’de tenzili rütbe diyebileceğimiz şekilde farklı mahkemelerde görevlendirilmiş olarak uyandı.”

Tahliye kararlarının ardından gelen “jet tutuklamalar,” bu dosyayla sınırlı kalmayarak birçok başka davada da uygulanmaya devam etti. Avukat Çiğdem Akbulut, durumu şu sözlerle özetliyor:  “Siyasi iktidara muhalif siyasetçilerin, gazetecilerin, sanatçıların dosyalarında iktidarla herhangi bir sebeple karşı karşıya gelmiş çok sayıda insanın hapisle ve yeniden hapisle cezalandırıldığı bir pratik artık yerleşmiş durumda. Bunun yakın dönemde belki de en çarpıcı örneklerden biri Ayşe Barım dosyası.”

Her ne kadar kanuna uygun olduğu ileri sürülse de söz konusu düzenlemenin hukukiliği uzun süredir tartışma konusu. Hukukçular, düzenlemeye hem Anayasa Mahkemesi içtihatları çerçevesinde gem de evrensel hukuk ilkeleri bakımından itirazlarını dile getiriyor. Avukat Akbulut, bu tartışmayla ilgili değerlendirmelerini şöyle açıklıyor:

“Onlarca temel hak ve özgürlüğün ihlal edilmesine sebep olan OHAL dönemindeki KHK düzenlemelerinden birinin sırf kanunileşmiş olması, bu durumu hukuka uygun hale getirmiyor. Belki yüzlerce klasörden oluşan bir soruşturma dosyasında iddianamenin hazırlanmasının bir yılı geçtiği; dosya mahkemenin nihayet önüne geldiğinde sadece tensip zaptını düzenlenmesinin ve ilk tutukluluk incelemesinin yapılmasının haftaları alabildiği; ilk duruşmanın ise aylar sonrasına bırakıldığı düşünüldüğünde, dosyanın delillerini inceleyen ve sanıklarını duruşmada doğrudan dinleyen hakimlerce verilen tahliye kararlarının, tüm bu süreçle ‘görünüşte’ ve en iyi ihtimalle birkaç saat temas eden aynı derecedeki başka hakimler tarafından sorgulanabilmesi dahi, hukuk güvenliğinin fiilen ortadan kalktığının ispatıdır. Bugün artık ne yargılananların güvenliğinden, ne yargıya güvenden ne de yargılayanların bağımsızlığından bahsedebiliriz.”


“Topluma mesaj veriliyor”

Peki, bu tutuklama kararları en baştan hangi şartlarda veriliyor? Başka bir deyişle, tutuklama müessesesi hukuka uygun biçimde işliyor mu? Avukat Akbulut bu soruyu şu şekilde yanıtlıyor:

“Kişi hürriyeti ve güvenliği hakkını tamamen kısıtladığı için oldukça sıkı şartlara bağlı, son çare olarak başvurulması gereken ve de esasen yalnızca bir tedbir olan tutuklama, bu ülkede artık tam anlamıyla cezanın kendisi konumunda. Kişilerin, yapılacak yargılama sonucunda hapis cezası almalarından ve aldıkları hapis cezasının süresinden bağımsız olarak tutuklama ile hem yargılananın kendisine hem de onun üzerinden toplumun tamamına verilen bir mesaj var: ‘Eğer makul kişiler olmazsanız hiç bitmeyecek bir tutsaklık ile karşı karşıya kalacaksınız. En iyi avukatlar tarafından da savunulsanız –kaldı ki onların da en iyileri ‘içeride’– hakkınızdaki isnatları sağlam ve somut delillerle de çürütseniz, masumiyetiniz ne kadar ortada da olsa, hayatınız, özgürlüğünüz ellerimizde.’”

ÇHD dosyasının ilk örneklerden biri olduğunu belirtmiştik; benzer bir karar, aynı dosya kapsamında Silivri Cezaevi’nde bulunan ÇHD Onursal Başkanı, avukat Selçuk Kozağaçlı’nın bu yıl bir kez daha başına geldi. Kozağaçlı, 2018’de yalnızca bir gün bile sürmeyen tahliyesinin ardından yeniden tutuklandığı İstanbul 37. Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki yargılamada verilen hapis cezasının infazında şartlı tahliye hakkı kazandı ve 16 Nisan 2025’te cezaevinden çıktı. Ancak tahliyesinden bir gün sonra yeniden tutuklandı.

Mahkeme kararlarının dahi defalarca sorgulandığı bir süreçten geçiyoruz. Uygulamada ise bu belirsizlik, herhangi bir yargılamada hakimlerin takdirine bağlı bir “piyango”ya dönüştü. Yargının geldiği noktada bu “piyango” herkese çıkabilir.

Mesleki Eğitim Merkezleri (MESEM) kapsamında çalıştırılan çocuklar ve çocuk işçi cinayetleri çoğunlukla politik, etik ve hukuki çerçeveler içinde tartışılıyor. Bilimsel yaklaşım ise bu tartışmaların merkezinde yer almıyor. Bu nedenle, çalışma hayatının çocukların nörobiyolojik gelişimlerini nasıl etkilediği sorusu kamuoyunda yeterince görünürlük kazanmıyor.

Columbia Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden sinirbilimci Doç. Dr. Çağhan Kızıl, bilime dayalı değerlendirmelerde bu konuda net bir sonuç çıktığını vurguluyor: “Çocuklar ve ergenler biyolojik olarak yetişkin iş ortamlarına uygun değildir. Bu gerçek göz ardı edildiğinde ortaya çıkan sonuçlar ne şaşırtıcıdır ne de kaçınılmazdır.”

14 yaşını doldurmuş çocukların kayıt yaptırabildiği MESEM uygulaması kapsamında, son iki eğitim-öğretim yılında sanayi ve inşaat işlerinde çalışan 15 çocuk hayatını kaybetti. 2024 yılında ise en az 72 çocuk işçi çalışırken öldü; bu sayı Kasım ayı sonu itibarıyla 85’e yükseldi.

Bu veriler, çocuk işçilerin neden yetişkinlerin çalıştığı iş ortamlarında özellikle risk altında olduklarını anlamak için konuya sinirbilim perspektifinden bakmayı da zorunlu kılıyor. Kızıl, çocukların ve ergenlerin çalışma hayatında daha fazla tehlikeyle karşı karşıya olmasının, kişisel özelliklerinden ya da dikkatsizliklerinden değil, doğrudan biyolojik sınırlılıklarından kaynaklandığının özellikle altını çiziyor:

“Beyin ödül, heyecan ve anlık kazanca daha güçlü tepki verir. Karar verme sisteminin hızlı ve heyecana duyarlı kısmı erken güçlenirken, yavaş, dengeleyici ve frene basan kısmı daha geç olgunlaşır,” diyor Kızıl. “Bu nedenle ergenler çoğu zaman bir durumun riskli olduğunu bilir, ancak bu bilgi, özellikle baskı altında, davranışı her zaman yönlendiremez. Sorun bilgi eksikliği değil, bilginin davranışa dönüştürülmesindeki biyolojik sınırlılıktır.”

Araştırmalar, ergenlik döneminin duygusal tepkiler ve ödül odaklı davranışlarda belirgin değişimlere yol açtığını gösteriyor. Çocuklar ve ergenler, yetişkinlere kıyasla ödül ve heyecan uyaranlarına daha duyarlılar; ancak duygularını düzenleme kapasiteleri ise henüz gelişim sürecinde. Hormonal değişimler ve sosyal çevrenin etkisi de bu tabloyu güçlendiriyor. Kısacası ergenler, tehlikeli ve yüksek dikkat gerektiren işlerde biyolojik olarak çok daha yüksek bir risk altında bulunuyor.

Bu biyolojik farkların çocuk işçi ölümlerini öngörülebilir bir risk hâline getirdiğini, ancak bunun kaçınılmaz olmadığını vurgulayan Kızıl, şunları söylüyor: “Bilim, bugün hangi yaşlarda hangi bilişsel sınırların bulunduğunu büyük ölçüde ortaya koymuştur. Genç çalışanların, deneyimsizlikleri ve gelişimsel özellikleri nedeniyle daha yüksek risk altında olabileceği, iş sağlığı ve güvenliği literatüründe de açıkça yer alıyor.”


Biyoloji ve yapısal riskler bir arada

Kızıl, çocuk işçilerin karşı karşıya olduğu güvenlik risklerinin sadece biyolojik gelişimle sınırlı olmadığını; ergenlerin stres altında karar verme kapasitelerinin de belirleyici bir rol oynadığını söylüyor. Zaman baskısı, işi aksatmama beklentisi, usta ya da amir otoritesi, sosyal hiyerarşi ve yorgunluk gibi etkenlere dikkat çeken Kızıl, şöyle diyor: “Ergen beyni, yüksek stres koşullarında doğru kararlar almaktan ziyade daha hızlı ve dürtüsel hareket etmeye eğilimli. Bu nedenle işyerlerinde sıkça karşılaşılan kazalar sadece ilk hatadan değil, o hataların fark edilmemesi ve zamanında düzeltilememesinden kaynaklanıyor.” Kızıl, bu noktada, çocukların dikkatsiz oldukları için değil, beyin gelişimleri ve deneyimsel birikimleri henüz yetişkin iş ortamlarının taleplerine uygun olmadığı için risk altında olduklarını belirtiyor.

Kızıl ayrıca, çocuk işçiliğinin yalnızca bireysel ya da biyolojik bir soruna indirgenemeyeceğini vurguluyor: “Yoksulluk, kayıt dışılık, işyerlerindeki güvenlik kültürü ve denetim eksikliği gibi yapısal sorunların belirleyici rolü göz ardı edilemez. Ancak sinirbilimsel yaklaşım, bu koşulların çocuklar açısından neden daha ağır ve yıkıcı sonuçlar doğurduğunu anlamaya yardımcı olur,” diyor.

Bu risklerin tüm iş kolları için genellenemeyeceğini de belirten Kızıl, özellikle tehlikeli, yüksek dikkat ve stres gerektiren, yetişkinlere göre tasarlanmış iş ortamlarında çocukların biyolojik olarak dezavantajlı konumda olduğunu söylüyor.

Bu çerçevede, sayısal risk oranlarına dayalı bir epidemiyolojik analiz sunmadığını da ekleyen Kızıl, araştırmasının odağında çalışma koşullarının gelişmekte olan beyin üzerindeki etkilerinin sinirbilimsel açıdan değerlendirilmesinin yer aldığını belirtiyor.


Politikalar çocuk beynini hesaba katmıyor

Çocuk işçiliği ve MESEM’in politika tasarımına bakıldığında, sinirbilim, çocuk gelişimi ya da genç beynin sınırlarına ilişkin bilimsel verilerin merkeze alındığı açık ve izlenebilir bir çerçeve bulunmuyor. Bakanlığın kamuoyuna sunduğu gerekçeler ağırlıklı olarak eğitim–sektör işbirliği ve istihdam hedeflerine dayanırken, çocuk sağlığı ve gelişimine ilişkin bilimsel temelli değerlendirmeler büyük ölçüde sivil toplumun, meslek örgütlerinin ve kamuoyu tartışmalarının konusu olarak kalıyor. Oysa bilim, çocukların hangi koşullarda ne tür risklerle karşı karşıya kaldığını büyük ölçüde ortaya koymuş durumda. Bu bilginin politika yapım süreçlerine dâhil edilmemesi, çocuk işçi cinayetlerini yalnızca trajik değil, aynı zamanda öngörülebilir ve önlenebilir bir sorun hâline getiriyor.

Bu bilimsel çerçeve ile uygulama arasındaki kopukluk, kamuoyundaki tepkilerde de somut biçimde ortaya çıkıyor. 5 Aralık’ta İstanbul’da Milli Eğitim Bakanlığı tarafından düzenlenen “Türkiye Yüzyılı Mesleki ve Teknik Eğitim Zirvesi” sırasında, çocuk işçi ölümlerini protesto eden Türkiye İşçi Partisi (TİP) üyesi üniversite öğrencilerine yönelik bir saldırı gerçekleşti. Saldırının ardından gözaltına alınan 17 öğrenciden 16’sı tutuklandı ve öğrenciler halen cezaevinde bulunuyor.

 

“Trol” kavramı internette insanları yanıltmayı, rahatsız etmeyi ya da birbirine düşürmeyi amaçlayan ve alaycı, hatta hakarete varan söylemler ortaya atarak diğer kullanıcıları kışkırtmaya çalışan kişileri tanımlıyor. Bu tanım, sosyal medya platformlarının -özellikle X’in (Twitter)- günlük yaşantımıza girdiği 2010’ların başından itibaren dilimize yerleşti. Aynı dönem, kavramın siyasete sirayet ettiği yıllara da denk düşüyor. AKP tarafından yönetildiği iddia edilen ve açık biçimde hükümeti destekleyen bir dizi anonim siyasi yorumcunun görünür hale gelmesiyle, bu hesaplar “Aktrol” olarak anılmaya başlandı.

“Trol” kavramı İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) hakkında hazırlanan iddianameyle bir kez daha karşımıza çıkıyor, ama bu defa adli bir suçlama olarak. İddianamede 15 sosyal medya hesabının paylaşımları suçlama olarak yer alıyor. Siyasi eleştiri ve yolsuzluk iddiaları üzerine yapılan paylaşımlar, savcılık tarafından “örgüt lehine manipülatif faaliyet” değerlendirilerek suçlama delili haline getirilmiş durumda. İddianamenin “Eylem 19” başlıklı kısmındaki iddiaya göre, reklamcı Emrah Bağdatlı, Karpuz Medya adlı şirket üzerinden bazı sosyal medya hesaplarına para aktarımı yaptı ve belediye içerisindeki “trol yapılanmasını finanse etti.”

İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin resmî X hesabı ile İstanbul Büyükşehir Belediyesi CHP Grubu’nun resmî X hesabının da aralarında bulunduğu, şüpheli olarak değerlendirilen hesapların suçlama olarak kabul edilen paylaşımları neler?

İddianamede 23 sosyal medya paylaşımında suç işlendiği öne sürülüyor. Bu paylaşımlar arasında en dikkat çekici olanları, AKP’li Mücahit Birinci’nin gündeme getirdiği, İBB soruşturmasında tutuklu bulunan bir şüphelinin istediği itirafçı ifadesini vermesi durumunda 2 milyon dolar karşılığında tahliye olabileceği iddiasına ilişkin bazı hesaplardan atılan eleştirel tweetler. İddianamede “İBB borsası” olarak adlandırılan bu olayla ilgili hiçbiri hakaret içermeyen 10 paylaşım bulunuyor.

Diğer dikkat çekici paylaşımlar arasında 5 Kasım 2023’teki CHP’nin 38. Olağan Kurultayı’nda o dönem genel başkan olan Kemal Kılıçdaroğlu’nun İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun önerisiyle seçim yarışından çekildiği, 19 Mart’ta İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun gözaltına alınıp tutuklanmasından sonra başlayan protestolarda öğrencilerin sabah baskınlarıyla gözaltına alınması ve sahte diploma skandalıyla ilgili tweet’ler yer alıyor.

Savcılık tarafından “trol” olarak nitelendirilen hesaplardan ifade özgürlüğünün sınırlarının dışına çıkan, hakaret, nefret söylemi veya şiddete teşvik içeren hiçbir paylaşım yapılmamış. Paylaşımların hepsi, bilgi vermeye odaklı veya siyasi eleştiri amaçlı olarak yapılmış.

İddianamede ise savcılık bu paylaşımlarla ilgili şu değerlendirmede bulunuyor: “Murat Ongun’a bağlı hareket eden Emrah Bağdatlı’nın Karpuz Medya adlı şirket üzerinden sosyal medya hesaplarına para aktarımı yaptığı ve belediye içerisindeki trol yapılanmasını finanse ettiği anlaşılmıştır.”


Trollüğün siyasetteki kısa tarihi

İBB iddianamesinde siyasi eleştirilerin “trol faaliyeti” olarak suçlanmasına karşın, iktidarı destekleyen söylemler üzerinden trol faaliyetlerinin geçmişte çok daha ağır siyasi sonuçlar doğuran olaylarda kullanıldığına tanık olduk. Dönemin başbakanı Ahmet Davutoğlu’nun 2017’de istifa ettirilmesi – ki kendisi sonradan bu olayı “Erdoğan’ın talimatıyla bana darbe yaptılar” diye aktardı – gibi olaylarda bazı anonim hesapların etkili olduğu bizzat Davutoğlu tarafından dile getirilen bir iddiaydı. Trolleşmenin siyasi arenada nasıl araçsallaştırıldığını ve nasıl finanse edildiğini, bizzat AKP’de bir dönem en üst düzey görevlerde bulunmuş isimler de dahil olmak üzere siyasetçilerin açıklamalarına dayanarak kronolojik biçimde izini sürelim.

> Mart 2014: 17-25 Aralık soruşturmalarından sonra kamuya ifşa edilen ses kayıtlarından biri Mustafa Varank ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kızı Sümeyye Erdoğan arasında geçiyordu. Konuşmada Sümeyye Erdoğan, Varank’a yürüttükleri bir sosyal medya kampanyasıyla ilgili şöyle diyordu: “Bizim trollere söylesene onlar da TT kampanyamıza destek versin.”

> Ağustos 2014: O dönem cumhurbaşkanı olan Abdullah Gül’ün kendisini hedef alan trol hesapların kimliğini öğrenmenin peşine düştü. AKP içinden yönetildiği iddia edilen Twitter hesaplarını kullanan gerçek isimlerin bilgisi çeşitli görüşmelerde kimi kurumlara iletildi, fakat bir sonuç alınamadı.

> Mayıs 2015: BBC Türkçe muhabiri Öykü Altıntaş, Maslak’ta bir gökdelende kurulu “Yeni Türkiye Dijital Ofisi” olarak geçen, ancak sosyal medyada trol faaliyetlerinin gerçekleştirildiği bir merkezi ziyaret ederek izlenimlerini yazdı. Her ne kadar ofisin direktörü Gökhan Yücel bir kampanya merkezi mantığıyla çalıştıklarını iddia etse de, haberde çift vardiyalı çalışan 180 kişinin içerik oluşturduğu, etkileşim, dinleme ve sahayla iletişim faaliyetleri kurduğu belirtiliyordu.

> Ekim 2015: Hafıza Kolektifi, Twitter’da “Aktroller” olarak bilinen hesapların Twitter’daki ağlarını inceledi. Oluşturulan ağ haritası için kimliği ifşa edilmesine rağmen sosyal medya hesabından paylaşımlarına devam eden @esatreis isimli hesap seçildi. Buradan da hedef kitle bu hesabın ‘arkadaşları’ ve onların arkadaş listesiyle genişletildi. @esatreis’in arkadaşlarını ve onların arkadaş listesi toplandı. Bu grup içinden de kimlerin birbiriyle takipleştiği bir ağ haritası olarak çizildi. İncelenen 112 hesabın tam ortasında Mustafa Varank’a ait @varank hesabı yer alıyordu. Dolayısıyla, bu çalışma Mustafa Varank’ın trol hesaplarla önemli “köprü”lerden biri olduğunu ortaya koymuştu.

> 29 Ocak 2016: AKP’nin önde gelen isimlerinden eski Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, CNN Türk’te Taha Akyol’un sunduğu Eğrisi Doğrusu programında trol hesap faaliyetlerini açıkça kabul etti ve bu ağ içinde bazı gazetecilerin de yer aldığını ima etti. Arınç programda şu ifadeleri kullandı: “Bir zaman troller diyorduk, meğer bunların kadın olanları da varmış. Onlara da bizim camiada troliçe diyorlar. Bizim camiada bunlar isim isim de biliniyor.”

> 8 Mayıs 2016: Eski Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün basın danışmanı Ahmet Sever, 2016 yılında yayımlanan kitabı vesilesiyle Cumhuriyet gazetesine verdiği röportajda, bundan iki yıl önce Gül’ün peşine düştüğü trollerle ilgili şunları söyledi: “Kim oldukları, kimler tarafından yönlendirildikleri belli, öğrenildi. Bugün de baktığınız zaman ‘Aktrollerin’ İstanbul’da değişik yerlerde büroları var ve Saray’dan yönlendiriliyor bu ‘Aktroller.’ Talimatlar oradan geliyor. Edindiğim bilgiye göre, bütün bu operasyonu yürüten Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Mustafa Varank. O dönem bunu Sayın Gül’ün dillendirdiğini söyleyebilirim. Bunu bir şikâyet olarak kendisine (Erdoğan’a) ilettiğini biliyorum. Saray’dan işaret verildiği, hedef gösterildiği anda troller gereğini yapıyor. Trollerin başvurdukları yöntem ortada. Yalan, iftira, linç, şantaj, tehdit, hakaret… Dinin yasakladığı her yola dindar adı altında başvuran bir trol şebekesi ile karşı karşıyayız ve bundan rahatsız olmayan bir parti yönetimi var.”

> 20 Ocak 2017: Twitter’da “@yelizadeley” rumuzlu bir kullanıcı TBMM Genel Kurul salonunun içinden Periscope yayını yaptı. Bu durum o dönem kısa sürede tartışma yarattı, çünkü Meclis’te bu isimde bir milletvekili yoktu. Kullanıcının ön kamerası bir hata sonucu açılınca, o hesabın aslında anonim bir rumuz olduğu ortaya çıktı. Hesabı kullanan kişinin de AKP Milletvekili ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın eski şoförü Ahmet Hamdi Çamlı olduğu anlaşıldı. Hesap bu durumun ortaya çıkmasının ardından kapatıldı.

> 7 Mayıs 2017: Yeni Şafak yazarı Salih Tuna, hükümete yakın bazı hesaplar tarafından hakaretlere maruz kalınca aralarından bazılarına doğrudan cevap verdi. Bu cevaplarından birinde “@Biyikbay sen maaşını Başbakanlıktan, @wfakespeare sen de maaşını MİT’ten bana hakaret etmek, kişilik katli uygulamak için mi alıyorsun…” diye tweet attı. Tuna’nın bu tweetinin ardından o dönem sivri paylaşımlarıyla gündeme gelen @Biyikbay hesabını kapattı.

> 6 Haziran 2017: Eski Başbakan Ahmet Davutoğlu da bizzat partisine yakın trol hesaplarından nasibini alan üst düzey hükümet yetkililerinden. Bu durum Davutoğlu’nun başbakanlığı döneminde yaşanan “Pelikan” bildirisiyle gözler önüne serildi. Davutoğlu, anonim bildirinin yankısı sonucu görevinden istifa ettikten sonra memleketi Konya’da yerel yayın yapan Kanal 42’deki Kerem İşkan ile Ramazan Geceleri programında sosyal medya üzerinden gördüğü baskılara değindi.

Programdaki konuşmasında istifasına yol açan “Pelikan Dosyası”nı yazan ve “trol” olarak nitelendirilen sosyal medya hesaplarına tepki gösterdi. Davutoğlu, şunları söyledi: “Herkes kimler olduğunu biliyor ama kimse sahiplenemiyor. Çünkü onu yazanlar bile çok insani bakımdan kabul edilemez gayri ahlaki bir iş yaptıklarını biliyorlar. Çıkıp da ‘Bu metni ben yazdım’ diye cesaret edemiyor. Ama herkes kimin yazdığını ve finanse ettiğini biliyor. (…) Bunlar kendi vicdanlarıyla barışık değil, bu troller. (…) Trolleri kullanan isimler veya kendi gerçek isimleriyle bu faaliyetleri organize edenler, şu davaya zerre miktar katkıları olmamıştır, hiçbir ter dökmemişlerdir. Şimdi isim vermek istemiyorum ama siz isimleri düşünebilirsiniz. Hayatlarında oturdukları sırça saraylar dışında halkın içine girmemişlerdir.”

> 15 Eylül 2021: Davutoğlu, AKP’den ayrılıp Gelecek Partisi’ni kurduktan sonra bu kez TV5’te katıldığı yayında istifasıyla ilgili isim vererek konuştu ve şunları söyledi: “AK Parti’den ayrıldığım gün Sayın Cumhurbaşkanı’na dedim ki, yaptığınız bu müdahale ile öyle bir fitne tohumu atıldı ki partiye, artık herkes herkes aleyhine trol çetesi tutacak, birbirinin aleyhine çalışacak. Öyle oldu, hepsinin trol çeteleri var birbirilerine karşı kullandıkları, özellikle Süleyman Soylu ve Berat Albayrak arasında.”

> 19 Ekim 2021: Trol hesaplar yalnızca AKP iktidarı tarafından kullanılmıyor, çeperindeki yapılanmalar da sosyal medya üzerinden söylem yaymak için çaba gösteriyorlar. Bununun örneklerinden biri Osmanlı Ocakları. Bu yapının Eskişehir İl Başkanı Esat Demirtaş, yaklaşan seçimlerle ilgili şöyle bir açıklama yapmıştı: “Sosyal medyada 200 bin kişilik ordumuz var. Orayı herkesin elinden aldık. 2023 mücadelesi veriyoruz. Recep Tayyip Erdoğan’ı ümmetin başına getirmeye, kefenli liderin kefenli askeri olmaya ant içtik.”

> 30 Ocak 2022: Dönemin CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, hazırladıkları trol raporunu kamuoyuyla paylaştı. Raporun temeli, Nisan 2021 ile Eylül 2021 arasındaki altı aylık döneme dayanıyordu. Bu sürede, Kılıçdaroğlu ve CHP’yi hedef alan 754 bin 975 gönderi analiz edildi. Bu dönemde, CHP ve Genel Başkan aleyhinde düzenli faaliyet gösteren, ortalama 10 ila 12 bin arasında trol hesabın olduğu saptandı. Rapora göre, hesaplar, altı aylık sürede 300 binden fazla gönderi üretti. İçeriklerin ağırlıklı olarak küfür, hakaret, küçük düşürücü, alaycı ve aşağılayıcı nitelikte olduğu belirlendi. Trol hesapların kullanıcı adları veya profil fotoğrafları doğrudan belirli bir siyasi partiye, ideolojiye, AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın fotoğrafına, dini veya milli sembollere atıfta bulunuyordu. Bu, hesapların siyasi bir amaçla ve yönlendirmeyle çalıştığını gösteriyordu. Trol hesaplar, sanki tek bir merkezden çıkmışçasına aynı dili, aynı söylemi ve aynı vurguları kullanıyordu. Rapora göre, bu durum organizasyonun bir merkez tarafından yönetildiğine işaret ediyordu.

> 12 Ocak 2023: Eski Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun 2021 yılında dile getirdiği Süleyman Soylu’nun trol ordusu olduğu iddiası bir kez daha gündeme geldi. O dönem CHP Grup Başkanvekili olan Özgür Özel, Meclis’te düzenlediği basın toplantısında Soylu hakkındaki bu iddiayı bakanın danışmanı olan Emin Şen isimli kişi üzerinden somutlaştırdı. Soylu’nun başında olduğu İçişleri Bakanlığı iddiaları reddetse de Özel, Şen’in iki şirketin kurucusu ve yöneticisi olduğunu öne sürdü. Ayrıca, Emniyet ve Jandarma’nın resmî Twitter hesaplarında paylaşılan birebir aynı içerikleri örnek gösteren Özel, bu hesaplara Emin Şen’in erişimi olduğunu iddia etti. Teyit’in yaptığı araştırmayla bu şirketlerden birinin Jandarma Genel Komutanlığı ve Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’ndan sosyal medya ile ilgili ihale kazandığı ortaya çıktı.

Özel’in bir diğer iddiası da Ebabil Harekatı adı verilen yapılanmayla ilgiliydi. Özel’in iddiasına göre, Telegram uygulamasında 25 kişilik kapalı bir grup tarafından örgütlenen yapılanma, sosyal medyada “8 bin kişilik bir trol ordusundan” oluşuyordu. Bu troller, Telegram grubunda belirlenen hesapları hedefliyor ya da bunlarla ilgili hedefli mesajları yayıyordu. Özel, Süleyman Soylu’nun “trol ordusunun” “İBB Kandil kadrosu” mesajları paylaştığını, İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu hakkında videolarla karalama kampanyası yürüttüğünü ve dönemin CHP İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu’nun Twitter hesabının erişime kısıtlanmasında pay sahibi olduğunu iddia etti.


Yargının hukuki yaklaşımında ikilik

İBB iddianamesinde, siyasi eleştiri ve yolsuzluk iddialarına odaklanan, hakaret içermeyen sosyal medya paylaşımlarının “trol” olarak suçlama konusu yapılması, adalet mekanizmasında yıllardır var olan çifte standardın çarpıcı bir örneği olarak karşımıza çıkıyor.

Yıllar boyunca, eski cumhurbaşkanı ile başbakanın dahi şikayetçi olduğu, hatta bizzat iktidar çevrelerinden yönetildiğini ve finanse edildiğini dile getirdikleri “Aktrol” şebekeleri, küfür, hakaret, tehdit, iftira ve linç gibi nefret söylemleri içeren çok sayıda içerik üretmiş, Meclis’te sahte hesapla yayın yapma cüretini göstermiş ve eski Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun iddia ettiği gibi darbe suçlaması gibi ağır siyasi olaylarda dahi etkili olmuştu. Tüm bu somut iddia, tanıklık ve raporlara rağmen, bu ağlar hakkında yıllardır ne bir soruşturma açıldı ne de adli işlem uygulandı.

Buna karşılık, İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu ve kurmaylarına yönelik iddianamede, içeriği bilgi verme ve siyasi eleştiri amaçlı olan, şiddet veya nefret söylemi içermeyen tweetlerin, Murat Ongun’un himayesinde kurulan “trol” yapılanması olarak nitelendirilmesi, yargının iktidarın çıkarları doğrultusunda hareket ettiğini ve çifte standardı kurumsallaştırdığını gösteriyor.

Bu tablo, Türkiye’de yargının iktidara yakın olanlar için görmezden gelme ve koruma kalkanına dönüştüğünü, muhaliflere yönelik ise en basit eleştiriyi dahi ağır suçlama konusu yapan bir ikili hukuk uyguladığını gösteriyor. Yıllardır iktidarın güdümünde olduğu öne sürülen “trol” kavramının, şimdi bir siyasi araç olarak muhalefet aleyhine suçlama zeminine dönüştürülmesi; yargı bağımsızlığına duyulan sınırlı güveni tüketmekle kalmıyor, zaten dipte olan adalet inancını daha da sarsıyor ve yargıdaki çifte standardı ne yazık ki derinleştiriyor.

İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne yönelik 19 Mart’ta başlayan operasyonlar, kısa sürede gazetecilere de uzandı. İddianamenin medyaya servis edilmesinden hemen önce, “gözaltı” olarak adlandırılmayan fakat gözaltı prosedürlerinin birebir uygulandığı garip bir operasyonla gazeteciler emniyete götürülerek ifade vermeye zorlandı. Burada kendilerine gizli tanıkların dedikodu niteliğindeki iddiaları yöneltildi.

Gazetecilerin İBB soruşturmasına dahil edileceğine dair işaretler, 19 Mart’tan yalnızca iki gün sonra ortaya çıkmıştı. Yeni Şafak gazetesinin 21 Mart 2025’te yayımladığı “Gizli tanık Ekrem İmamoğlu’nun finanse ettiği gazetecileri açıkladı: Gayri resmi ilişkileri Murat Ongun yürütür” başlıklı haber, yöneltilecek suçlamaların habercisiydi.

İddianamede “Meşe” rumuzuyla yer alan gizli tanığın beyanlarına dayanan bu haberde, İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun basın danışmanı Murat Ongun’un gazetecileri finanse ettiği öne sürülüyor, isimler tek tek sıralanıyordu. Meşe, sözünü ettiği gazetecilere parayı Emrah Bağdatlı adındaki kişinin teslim ettiğini iddia ediyor ve ifadesi şöyle aktarılıyordu:

“Murat Ongun’un sürekli finanse ettiği gazeteciler vardır. Bu gazetecilere para teslimini de Emrah yapar. Bahar Feyzan, İsmail Saymaz, Yavuz Oğhan, Nevşin Mengü, Ruşen Çakır, Batuhan Çolak, Barış Pehlivan, Oda TV, Soner Yalçın, Aslı Aydıntaşbaş, Nagehan Alçı, Şaban Sevinç isimli kişi ve kurumları finanse eder. Halk TV’nin sahibi Cafer Mahiroğlu ile de yakındır. Halk TV’ye finansman sağlar. Hatta Cafer Mahiroğlu’nun boğazda yapmış olduğu binasına ruhsat dahi verdiler.”

Meşe’nin isimlerini verdiği gazetecilerden İsmail Saymaz, İmamoğlu’yla aynı gün gözaltına alınmıştı. Bu nedenle kamuoyunda ilk anda Saymaz’ın da aynı operasyon kapsamında gözaltına alındığı düşüncesi oluştu. Ancak kısa süre sonra, Saymaz’ın Gezi Parkı’yla ilgili sosyal medya paylaşımları nedeniyle ifade verdiği ve uzun süredir tutuklamalarla gündemde olan Gezi dosyasına dahil edilmeye çalışıldığı anlaşıldı. Saymaz, ev hapsi kararıyla cezaevine girmedi ama uzun süre herhangi bir paylaşım yapmaması eleştirilere yol açtı.

Gazetecilere İBB soruşturması kapsamında yöneltilen suçlamaların etkisi, dosyadaki delillerin yetersizliğinin ortaya çıkmasıyla azalmıştı. Bu nedenle gazetecilere ilişkin gizli tanık beyanları da giderek önemini yitiriyordu. Ta ki gazetecileri hedef alan yeni bir iddia gündeme gelene kadar.

6 Kasım sabahı, haber merkezlerine bazı gazetecilerin gizli tanık ifadelerine dayanılarak emniyete götürüldüğü bilgisi ulaştı. Savcılık bunun bir gözaltı işlemi olmadığını öne sürse de, gazeteciler tıpkı her gözaltında olduğu gibi polis nezaretinde zorla emniyete götürüldü ve ifadelerinin ardından telefon ve bilgisayarlarına el konuldu.

6 Kasım’da ifade veren Ruşen Çakır, Şaban Sevinç, Yavuz Oğhan, Soner Yalçın ve Batuhan Çolak hakkında savcılık aynı gün yaptığı açıklamada, işlemin İBB soruşturması kapsamında gerçekleştirildiğini, gazetecilere “yalan bilgiyi alenen yayma” ve “suç örgütüne yardım etme” suçlamalarının yöneltildiğini belirtti. Gazeteciler, ifadeleri alındıktan sonra yurtdışına çıkış yasağıyla serbest bırakıldı.


Eylem 19 ya da
gazeteciliğin kriminalize edilmesi”

Emniyette ifade veren gazetecilerden Ruşen Çakır, İBB soruşturmasında dile getirilen finansman iddiasının yanı sıra, İmamoğlu’nun tutuklanmasından sonra 25 Nisan 2025’te Medyascope’un YouTube kanalında yaptığı “Ekrem İmamoğlu mucizesi” başlıklı yayının da kendisine suçlama konusu edilerek sorulduğunu açıkladı. Çakır söz konusu yayında, İmamoğlu’nun tutuklandıktan sonra Silivri Cezaevi’ni adeta bir seçim karargâhına dönüştürdüğünü anlatıyordu.

Benzer şekilde, Soner Yalçın’ın da Nefes gazetesinde 29 Nisan 2025’te yayımlanan “Koray ile Lal” başlıklı yazısı suçlama konusu yapıldı. Yalçın yazısında Murat Ongun’un eşi Gözdem Ongun’un gözaltına alınmasının ardından evde yalnız kalan çocuklarının bu süreçte yaşadıklarını ele alıyordu.

Ruşen Çakır’ın aktardığına göre, İBB yetkilisi şüphelilerin HTS kayıtlarındaki sinyal bilgilerinin kendi sinyal bilgileriyle karşılaştırılması da suçlama olarak kendisine yöneltildi. Soruşturmada gizli bir buluşmanın ortaya çıkarıldığı izlenimi yaratılmak istense de Çakır, Murat Ongun ile Türk Telekom Stadyumu’nda bir Galatasaray maçında aynı anda sinyal vermelerinin bile suçlama konusu yapıldığını açıkladı.

Gazetecilerin gözaltına alınmasından beş gün sonra, 11 Kasım’da İBB soruşturması tamamlandı. Soruşturmanın bittiği, savcılığın her zamanki çalışma biçiminde olduğu üzere iddianameyi önce iktidara yakın medya kuruluşlarıyla paylaşmasıyla anlaşıldı. Bu medya kuruluşlarının haberleri üzerinden iddianamenin ortaya çıkmasıyla, sadece beş gün önce ifadeleri alınan gazetecilerin de bu soruşturmaya dahil edildiği görüldü.

Bu arka plan hatırlatmasının ardından, gazetecilerin İBB iddianamesinde neyle suçlandığına bakalım. Gazetecilik faaliyetlerinin suçlama haline getirildiği bölüm, iddianamede “Eylem 19” olarak adlandırılan kısımda yer alıyor. Bu eylem kapsamında 16 kişi suçlanıyor. İddianamede yer alan isimler şöyle sıralanıyor: Ekrem İmamoğlu, Murat Ongun, Emrah Bağdatlı, Hasan Erkan Kabakçı, Mesut Taşkın, Mahir Gün, Tuğba Koçak, Utku Doğruyol, Kazım Eren Sönmez, Mustafa Sezer Yerli, Alican Ayvataş, Şükrü Fındık, Hüseyin Soner Yalçın, Şaban Sevinç, Yavuz Oğhan ve Ruşen Çakır.

Listelenen isimlerden Hasan Erkan Kabakçı, Mesut Taşkın, Mahir Gün, Tuğba Koçak, Utku Doğruyol, Kazım Eren Sönmez, Mustafa Sezer Yerli, Alican Ayvataş ve Şükrü Fındık, sosyal medya hesaplarının finanse edilmesiyle ilgili suçlanıyor. Bu konu başka bir yazının kapsamına girdiği için gazetecilere ilişkin bölüme odaklanacağım.

Gazetecilere yöneltilen iddialar Türk Ceza Kanunu’nun 220/7’nci maddesinde düzenlenen “örgütün hiyerarşik yapısına dahil olmamakla birlikte örgüte bilerek ve isteyerek yardım etmek” ile, kamuoyunda dezenformasyon yasası olarak bilinen 217/A maddesinde düzenlenen “halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yaymak” suçlarından oluşuyor. Bu suçlamalara dayanak gösterilen deliller ise “şüpheli araştırma raporları”, “şüpheli ifadeleri” ve “açık kaynak çalışmaları” olarak sıralanıyor. İddianame ayrıca, bir gazetecinin kendisini savunmak için verdiği ifadenin bile, kendi aleyhine delil olarak dosyaya konduğunu gösteriyor.


Gizli tanıkların beyanları ve HTS kayıtları

İddianamede yer alan diğer eylemlerde olduğu gibi, gazetecilere ilişkin suçlamaların temel dayanağını da gizli tanık beyanları oluşturuyor. Bunun işareti zaten 21 Mart’ta yayımlanan haberle verilmişti. Ancak o haberde aktarılan, gizli tanık “Meşe”nin ifadeleri bu kez gizli tanıklar “İlke” ve “Çınar”ın anlatımları üzerinden dosyaya girmiş durumda.

Gizli tanık Çınar, ifadesinde, İBB davası sanıkları arasında yer alan reklamcılardan Emrah Bağdatlı veya Nihat Sütlaş tarafından getirildiği iddia edilen paraların dağıtımına yardımcı olduğunu öne sürüyor. Ancak anlatımında kimin neye nasıl yardımcı olduğuna dair açık bir ifade bulunmuyor. Çınar, bu paraların Halk TV, TELE 1, Milli Gazete ve bazı YouTube yayıncılarına verildiğini iddia ediyor.

Anlatımını sürdüren Çınar, Murat Ongun ile Soner Yalçın arasında “çok sıkı bir ilişki” bulunduğunu öne sürüyor ve reklamcı Bağdatlı’nın İBB iştiraki “Medya A.Ş. üzerinden yakın çevresine şirket kurdurarak usulsüz biçimde doğrudan teminli işler aldığını” iddia ediyor.

Gizli tanık İlke ise Murat Ongun’un İmamoğlu’nun yalnızca medya ilişkilerini değil, gayriresmi temaslarını da yönettiğini öne sürüyor. Birine para verilecekse bunun Ongun’un kontrolü ve talimatı doğrultusunda yapıldığını iddia eden tanık, Ongun’un bu talimatları Emrah Bağdatlı’ya ilettiğini söylüyor. İlke ifadelerinde, “Emrah, gerek medyanın organize edilmesinde gerekse de herhangi bir iş için birine para verilmesi [gerektiğinde] para sevkiyatını yapar” diyor. Ongun’un “sürekli finanse ettiği gazeteciler” bulunduğunu da ileri süren İlke, 21 Mart’ta Yeni Şafak’ta yayımlanan isimleri tekrarlıyor.

Tanık beyanlarının ötesinde, “finansman” iddiasını destekleyen banka kaydı, dekont veya başka bir ödeme belgesi, şirket ilişkisi, yazılı talimat gibi para transferi yapıldığına dair somut bir delil sunulmuyor. Oysa aynı eylem başlığı altında X kullanıcılarına para gönderildiği iddiası MASAK raporuyla destekleniyor.

Savcılık, tanık ifadelerini desteklemek amacıyla Emrah Bağdatlı’nın gazeteciler Aslı Aydıntaşbaş, Soner Yalçın, Ruşen Çakır, Şaban Sevinç, Yavuz Oğhan ve Batuhan Çolak ile çok sayıda HTS kaydının bulunduğunu öne sürüyor. Ancak dosyada bu görüşmelerin içeriğine, hangi sıklıkla veya hangi amaçla yapıldığına, herhangi bir para ilişkisi olup olmadığına dair hiçbir değerlendirme yer almıyor.

Gazeteciler ise HTS kayıtlarının yalnızca mesleki iletişimden ibaret olduğunu vurguluyor. Soner Yalçın, üç yıl içinde Bağdatlı ile toplam “yaklaşık 20 dakika” konuştuğunu söylüyor. Yavuz Oğhan, Bağdatlı’yı hiç tanımadığını belirtiyor. Ruşen Çakır ise gazetecilik faaliyeti dışında Murat Ongun ile herhangi bir ilişkisi olmadığını ifade ediyor.


Gazetecilerin savunmaları

İddianamede belirtildiği üzere, soruşturmayla ilgili adı geçen gazeteciler iddialara yönelik savunmalarında şu ifadeleri kullandılar:

> Ruşen Çakır: “Murat Ongun isimli şahsı gazetecilik yaptığı zamandan tanırım. Daha sonra İBB basın danışmanı olduktan sonra görüşmüşlüğüm vardır. Emrah Bağdatlı isimli şahsı herhangi bir şekilde tanımıyorum. Dolayısıyla kendisinden para almam söz konusu asla değildir. Murat Ongun’la da hiçbir şekilde gazetecilik dışında bir ilişkim olmamıştır. Para alıp verme gibi bir durum asla söz konusu değildir. Murat Ongun isimli şahısla gazetecilik faaliyeti kapsamında görüştüm ancak sayısını hatırlamıyorum. Kendisi İBB’nin basın danışmanı olduğu için böyle bir ilişki son derece normaldir. ‘Ekrem İmamoğlu mucizesi: Ruşen Çakır yorumluyor’ başlıklı paylaşımlarımı gazetecilik mesleğimden dolayı yaptım.”

> Yavuz Oğhan: “Emrah Bağdatlı isimli şahsı hiçbir şekilde tanımam, hiç görmedim, görüşmedim, yüzünü dahi bilmem. Murat Ongun isimli şahıs ise eski meslektaşımdır. Murat Ongun tarafından sağlanan bir finansman söz konusu değildir. İddialar tamamen gerçek dışıdır. X sosyal medya paylaşımlarımda yaklaşık 20 yıldır ne yaptıysam aynı şeyleri yapmaya devam etmekteyim. Son 1 yıldır Cumhuriyet Halk Partisi’nde iletişim koordinatörlüğü görevini de üstlendim. Paylaşımlarımdan biri bununla ilgilidir.”

> Soner Yalçın: “Emrah Bağdatlı’nın bana para falan getirdiği tamamen yalandır. Ben hayatım boyunca böyle karaktersiz bir gazetecilik yapmadım. Üç yılda yaklaşık 20 dakika görüşmüşüm. Bunun ana sebebi Emrah Bağdatlı’nın yaptığı organizasyonların Oda TV’de haber olmasını istemesidir. Bunun dışında hatırlayabildiğim kadarıyla yazdığım yazılarla alakalı tebrik görüşmeleridir. Ben Oda TV’nin başında olduğum için günde ortalama 10-15 kişi haberinin çıkması için beni arar. Bu haberlerin bazılarını haber değeri varsa kullanırız, yoksa kullanmayız. Oda TV’nin arşivlerine bakıldığı zaman Emrah Bağdatlı’nın haberini ya bir ya da iki defa kullanmışızdır.”

“Murat Ongun ile 1996 yılından beri tanışıyoruz, meslektaşımdır, aynı zamanda arkadaşımdır. X platformunda 1 Ekim 2025 tarihinde “İmamoğlu davasına farklı bakış: Aptallığın psikolojisi” başlıklı yazının İBB dosyasıyla bir alakası yoktur, bu siyasi bir etik tartışmadır.”

“YouTube isimli video paylaşım platformunda ‘Boğucu dar koridordan geçiyoruz… Siyasetçiyi cezalandırarak ehlileştirmek… Soner Yalçın yazdı…’ isimli videodaki yazıyı o dönem Silivri Cezaevinde bulunan Ümit Özdağ’ın siyasi hakkı için yazdım.”

“29 Nisan 2025 tarihli ‘Koray Ongun’u dinlerken… Aynı yaştaki Aydın Menderes’i hatırladım… Lal’in yaşadıkları Sevin ve Ayla’dan farklı değil’ başlıklı yazıyla ilgili olarak, Gözdem Ongun’un gözaltına alındığını öğrenince babası da hapiste olduğu için aklıma evdeki küçük Koray ile genç kız Lal geldi. Polislerin arama işlemi sonlandıktan ve polisler ikametten Gözdem’i alıp ayrıldıktan sonra evlerine gittim. Polislerin evde arama yaparken evdeki diğer paralar gibi Koray’ın odasındaki karton içindeki harçlıklarını topladığı, karton kutudaki paralarına da el konulduğu, ayrıca Lal Ongun’a da altın iddiasıyla küpelerinin de çıkartılmasının söylendiğini ortamdakilerden duydum. Bu konuşmaları duyduğum kişilerin kim olduğunu hatırlamıyorum. Bu yazının yazılma meselesi yazının içinde de belirttiğim gibi savcıları uyarmaktı. Çünkü yazıda da geçiyor. Bazı memurlar şakayla karışık bazı sözler söyleyebilir. Bunun için bu tür operasyonlara giden emniyet mensuplarının meslek içi eğitimden geçirilmesi gerektiğini belirtiyor. Bu haberin ısrarla yalan haber olduğunu söylüyorlar. Buradan bir kez daha altını çiziyorum. Koray’ın odasındaki kamera kayıtlarının çıkması lazım. Lal ile sohbetlerinin de çıkması lazım. Bu haber çıktıktan sonra yalan olduğuna dair medyada haberler yer aldı. Oda TV de dedi ki “Ev kayıtlarını bize verin olduğu gibi yayınlayalım. Kim yalan söylüyor kim söylemiyor ortaya çıksın.” Yani toparlarsam bu bir uyarı yazısıdır. Sanırım o operasyondan sonra da güvenlik mensupları daha dikkatli davrandılar. Ben eve gittiğimde polisler aramalarını bitirmiş ve Gözdem Ongun’u gözaltına almışlardı. Evin içinde çok sayıda emniyet mensubu arama yaptığı için ve olayın psikolojik etkisi sebebiyle Gözdem Ongun nereden ne alındığını bilemeyebilir. Bana bu bilgiyi zaten Gözdem Ongun veremez, kendisi gözaltındaydı. Israrla şunu belirtiyorum ki bir haber konusunda emniyet görevlilerin hizmet içi eğitimi almak, psikoloji konusunda ders verme talebi içeren ve hatta kuşkusuz savcı beylerin bundan haberi yoktur dememe rağmen neden bu konu bu kadar uzun soru konusu oldu anlayamıyorum.”

> Şaban Sevinç: “Murat Ongun isimli şahsı tanırım. Emrah Bağdatlı isimli şahsı tanımam. Murat Ongun ile özel bir sosyal ilişkim yoktur. Kendisi gazeteci olduğu için yıllar öncesinden tanıyorum. Ara sıra görüştüğüm olmuştur, çünkü Sayın Ekrem İmamoğlu’nun iletişim danışmanıydı ve kendisine haber amaçlı bazı şeyler sormam gerekiyordu. Bu durum ayda bir ya da iki ayda bir oluyordu. Murat Ongun isimli şahsın finanse ettiği doğru değildir. Emrah Bağdatlı isimli şahsı zaten tanımam. Emrah Bağdatlı, Murat Ongun veya başka bir kişiden para almışlığım kesinlikle yoktur. Gazetecilik faaliyeti kapsamında edindiğim bilgiler ve kendi yorumumu da katarak zaten kamuya açık olan sosyal medyada kimseye hakaret etmeden ve yasal sınırlar içerisinde kalarak yazdığım doğrudur. Burada yalan bilgi yaymak ya da sürmekte olan bir soruşturmayı itibarsızlaştırmak gibi bir amacım kesinlikle yoktur. Gazeteci yazdıkları ve anlattıklarını delillendirmek durumunda değildir.

“Sözcü televizyonu isimli hesaptan 23 Ekim 2025 tarihinde ‘Şaban Sevinç Gerçeği İfşa Etti! Arnavutköy Dosyasını Ekrem İmamoğlu Savcılığa Vermişti!’ başlıklı videoda sohbet ettiğimiz ortamlarda edindiğim bilgi ve izlenimimi ifade ettim. Zaten kimi gazeteci arkadaşlar TV yayınlarında bile söz konusu soruşturma ile ilgili olarak Whatsapp aracılığıyla soru sorup bilgi aldıklarını belirtiyorlar.”

“Bu etkin pişmanlık yasası terör örgütü PKK’dan ayrılıp güvenlik güçlerine bilgi verecek olan teröristler için bizim yasalarımıza girmişti. Şimdi tabii başka bir duruma evrildi. Suç örgütü lideri olduğu iddia edilen Aziz İhsan Aktaş isimli kişinin hakkında 704 yıl hapis cezası istenmesine rağmen elini kolunu sallayarak gezmesi kamuoyunda rahatsızlık yaratıyor. Bunu AK Partili kimi önemli siyasetçiler de ifade ediyorlar.”

“Yanıltıcı bilgi verme kastım kesinlikle yoktur. ‘Kendi çalışma ekibinden bir sürü insan Ekrem Bey hakkında itirafçı olmuş, Ekrem Bey’e iftira atıyorlar. Yani Ekrem Bey gibi güçlü, iddialı bir siyasetçinin, ‘İktidara yürüyen ben cumhurbaşkanı olacağım’ iddiasında olan bir siyasetçinin etrafında bu tarz çürük elmalar olmaması lazım tabiri caizse’ ifadelerinin geçtiği konuşmamı hatırlıyorum. Bu Ekrem İmamoğlu’nun siyasi kadrosuna yönelik bir değerlendirmedir. Ekibi içinde siyasi hedefleri ile uyuşmayacak nitelikte insanlar olduğunu belirtmek istedim. Yalan haber yayarak soruşturmayı itibarsızlaştırmak gibi bir kastım kesinlikle yoktur.”

Sevinç’e Sözcü televizyonunda yaptığı şu konuşma da soruldu:

“Türkiye demokratik bir ülke güya. Şimdi Ekrem İmamoğlu sıradan bir insan değil ki, yani tamam hepimiz aynı hukuka tabiyiz vatandaş olarak. Ama şimdi Ekrem İmamoğlu İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin belediye başkanı. Ana muhalefet partisi kendisini cumhurbaşkanı adayı ilan etmiş önümüzdeki seçimlere yönelik olarak. Ekrem Bey kamuoyunda ciddi bir taraftar kitlesi olan, milyonlarca insanın önümüzdeki seçimlerde cumhurbaşkanı seçilecek diye gördüğü bir kişi. Dolayısıyla siyasette, demokratik gelenekte Ekrem İmamoğlu gibi böyle siyaseten önemli kişilere daha hassas, daha özenli davranılması, daha özenli soruşturulması gerekir.”

Sevinç, suçlama haline getirilen konuşmayla ilgili şunları söyledi:

“Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan da İBB Başkanı olduğu dönemde hakkındaki iddialardan tutuksuz olarak yargılanmıştı. TBMM Eski Başkanı Sayın Bülent Arınç, Ekrem İmamoğlu’nun tutuksuz yargılanması gerektiğini belirterek zamanında hem kendisinin hem de Tayyip Erdoğan ve arkadaşlarının hüküm kesinleşinceye kadar tutuklanmadığını anlattı. Pek çok başka Ak Partili siyasetçi de tutuksuz yargılanmanın esas olması gerektiğini anlatıyor. Ben de bu kapsamda bir vatandaş ve gazeteci olarak görüşlerimi ilettim.”

“Ben Cumhuriyet Halk Partisi üyesiyim. CHP’ye yönelik tüm yaşanılanların önümüzdeki seçimlerde Türk halkının seçme tercihini etkilemeye yönelik faaliyetler olarak düşünüyorum. Bir vatandaş ve aynı zamanda gazeteci olarak düşünce ve ifade hürriyetimi kullanıyorum. Hiç kimseyi hedef almıyorum. 23 yıl gibi çok uzun bir süre Ak Parti’nin devlet içindeki gerçeğini ifade ediyorum. Bir durumu tespit etmeye çalışıyorum. Bir hakaret kastım ya da itibarsızlaştırma düşüncem yoktur. Hep söylediğim gibi Sayın Cumhurbaşkanı milletin oyuyla 23 yıl boyunca iktidarda kalmıştır ama CHP iktidarı seçimde değiştirmek istiyor ise durumun zorluğunu görmesi gerekiyor, diyerek düşüncelerimi ifade ettim.”


Suç işlemenin kriteri olarak “mesleğin doğası”

Savcılık, eylemle ilgili değerlendirmesinde, İBB soruşturmasının kamuoyunda “siyasi operasyon gibi lanse edilmesiyle suç örgütünün faaliyetlerinin gizlenmesinin ve masum gösterilmesinin” amaçlandığını öne sürdü.

“Yürütülen soruşturma kapsamında bazı mağdur/müşteki beyanlarının kamuoyuna yansımasına rağmen suç örgütünün fiillerini görmezden gelerek sözde gazetecilik faaliyeti olarak bahsettikleri davranışların mesleğin doğasıyla bağdaşmadığını” belirten savcılık ayrıca etkin pişmanlıktan yararlananlara yöneltilen eleştirilerle ilgili de şu hükümde bulunuyor: “‘itiraflarda’ bulunan kişilerin ‘çürük elma’ olarak adlandırılması gazetecilik faaliyeti olarak değerlendirilemez.”

Savcılık, Soner Yalçın’ın “Koray ile Lal” başlıklı yazısının “kurgulanmış yalan ve yanıltıcı bilgi” içerdiğini, bu nedenle gazetecilik faaliyeti sayılmasının mümkün olmadığını belirtti. Yazıda “çocukların alet edildiğini”, hatta yazının kamu barışını bozabilecek nitelikte olduğunu ifade etti. Ayrıca Yalçın’ın diğer yazılarının “suç örgütünün faaliyetlerini meşru gösterme” doğrultusunda olduğunu savunan savcılık, yürütülen soruşturmayı kamuoyu nezdinde zayıflatmaya yönelik bir çaba bulunduğunu ileri sürdü.

Savcılık, gazetecilerin HTS kayıtlarına ilişkin verdikleri ifadeleri ise “inkara yönelik” olarak nitelendirerek bu savunmalara itibar etmediğini belirtti.

İfade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gereken köşe yazıları, yorumlar ve programlar, iddianamede “örgütün amaçları doğrultusunda yürütülen PR faaliyeti” olarak nitelendiriliyor. Buna karşın savcılık, suçlamaların merkezindeki “finansman” iddiasına ilişkin tek bir somut kanıt bile sunmuyor. Herhangi bir somut delil ortaya konmamasına rağmen savcılık, gazetecilerin haberleriyle “maddi çıkar karşılığında suç örgütünü ve liderini kamuoyu nezdinde güzellemeye ve eylemlerini meşru göstermeye” çalıştığını iddia etti. İddianamede ayrıca gazetecilerin “suç örgütü ve yapılanmasının tanıtımı için planlı ve düzenli haber ve içerik ürettikleri” öne sürüldü.

İddianamede yöneltilen suçlamaları destekleyecek editoryal yönlendirme, para karşılığı yayın yapıldığına dair bir kayıt, iletişim trafiği ya da planlanmış içerik akışına ilişkin hiçbir somut veri bulunmuyor. Gazetecilik faaliyetlerinin içerikleri, yayımlandıkları dönem ve siyasi atmosfer üzerinden niyet okunarak suçlama konusu haline getiriliyor. Soruşturmayı yürüten savcıların, gazetecilere yöneltilen ağır suçlamaları iki gizli tanığın soyut iddialarına dayandırması da eleştirilere yol açıyor.

 

 

Basın davalarında hâkimlerin giderek daha sık başvurduğu adli kontrol kararları, yargısız cezalandırma yöntemine dönüştü. Türkiye Gazeteciler Sendikası’nın (TGS) verilerine göre Eylül 2024 – Eylül 2025 kapsayan bir yıllık süreçte gözaltına alınan 109 gazeteciden 67’sine adli kontrol tedbiri uygulandı.

Bir caydırma ve gözdağı yöntemi olarak kullanılan adli kontrol kararları, habercileri işini yapamaz hale getiriyor. Gazeteciler Ömer Çelik ve Tuğçe Yılmaz bu kararların mesleği yapmaları üzerinde ciddi bir baskı oluşturduğunu söylerken, avukat Elif Ergin ise adli kontrol tedbirlerinin peşinen cezalandırma aracı olduğuna dikkat çekiyor.

“Adli kontrol tedbirleri ile serbest bırakıldı.” Son yıllarda gazeteci yargılamalarında en çok duyduğumuz birkaç cümleden biri. “Tutuklandı” sözü ile bitmediği için üzerine çok konuşmadığımız, hatta “kötünün iyisi” diye razı olduğumuz bu cümle giderek gazetecilerin hayatında daha fazla yer kaplamaya başladı. Peki nedir bu adli kontrol tedbiri? Adli kontrol, yasal olarak kişinin kaçma ya da delilleri karartma ihtimaline karşı, tutuklama yerine getirilen yükümlülükler bütünü olarak tanımlanıyor. Ancak Ceza Muhakemesi Kanunu’nda (CMK) bu kavrama ilişkin detaylı tanım yapılmazken, Anayasa Mahkemesi (AYM) kararlarında adli kontrol, “serbest bırakılma ile tutuklanma arasında etkinliğe sahip bir koruma tedbiri” olarak nitelendiriliyor. Yasal zeminde adli kontrol kararı verilebilmesi için tutuklama nedenlerinin bulunması gerekiyor. Buna göre, kuvvetli suç şüphesini gösteren somut delillerin bulunması ve kişinin kaçma ya da delil karartma riski taşıması şart koşuluyor. Ancak son yıllarda, hakaret suçları ya da sosyal medya paylaşımları gibi katalog suçlar dışında kalan davalarda da adli kontrol tedbirlerine sıklıkla başvurulduğu görülüyor.

Gazetecilerin meslekleri gereği haber takibi yapması, toplumu ilgilendiren gelişmeleri, gelişmelerin yaşandığı yerlerden aktarması, basın ve ifade özgürlüğü kapsamında kalemini kullanması adli kontrol kararlarının neredeyse gerekçesi haline geldi. Bir foto muhabiri fotoğraf çektiği için, bir muhabir haber yaptığı için, bir gazeteci araştırmasını yazdığı için ev hapsine, imza yükümlülüklerine, yurt dışı çıkış yasaklarına mahkûm ediliyor. Öyle ki basın meslek örgütleri sayıları gittikçe artan bu adli kontrol kararları aracılığıyla basın faaliyetlerinin adeta kontrol altına alındığına dikkat çekiyor.


Son 1 Yılda 67 gazeteciye adli kontrol uygulandı

TGS, 14 Eylül’de gazetecilerin yargılandığı davalarda adli kontrol kararlarını mercek altına alan bir rapor yayınladı. Eylül 2024 ile Eylül 2025 dönemini kapsayan rapora göre bir yıllık süre zarfında 109 gazeteci gözaltına alındı. Gazetecilerin 36’sı tutuklanırken, 4 gazeteciye ev hapsi, 67 gazeteciye de adli kontrol tedbiri uygulandı.

Bu tedbirler arasında en yaygın olanlar, haftalık imza yükümlülüğü ve yurt dışı çıkış yasağı. Ama tablo bu sayılarla sınırlı değil. Nitekim birden fazla soruşturma dosyası kapsamında hakkında birden fazla adli kontrol tedbiri uygulanan gazeteciler olduğu gibi, 2024 Eylül ayından önce açılan soruşturma ve kovuşturma dosyalarında haklarında adli tedbir hükümleri uygulanmaya devam eden gazeteciler bu verilere dahil edilmemiş. Dolayısıyla hâlihazırda hakkında adli kontrol tedbiri olan gazeteci sayısı çok daha yüksek. TGS’ye göre gerek bu sayının gerekse hangi adli kontrol tedbirlerinin ne kadar süre ile uygulandığının tespit edilmesi, hukuksuz uygulamaların yaygınlığı nedeniyle neredeyse imkânsız.

Somut bir örnek verecek olursak, gazeteci Özlem Gürses sonunda beraat ettiği bir suçlama nedeniyle 52 gün boyunca ev hapsinde tutuldu. Gazeteci İsmail Saymaz hakkında uygulanan ev hapsi 56 gün sonra kaldırılarak, yerine haftada bir imza ve yurt dışı çıkış yasağı şeklinde tedbir getirildi. Gazeteci Semra Pelek, Artvin merkezli ve gizlilik kararı olan bir soruşturma kapsamında İstanbul’daki evinden alınarak 1500 kilometre uzaklıktaki bir şehre ifade işlemleri için götürüldü, çıkarıldığı mahkemede hakkında imza yükümlülüğü ve yurt dışı çıkış yasağı kararı verilerek serbest bırakıldı. Gazeteci Timur Soykan hakkında hâlihazırda başka bir soruşturma kapsamında haftada üç gün imza şartı varken, gözaltına alındığı diğer bir soruşturma dosyası kapsamında yeniden haftada üç gün imza yükümlülüğü getirildi. Bu tür örneklerde adli kontrol kararları katman katman üst üste eklemlenebilen, karmaşık hukuki süreçlere dayalı girift bir uygulamaya bürünüyor.


Gazeteci Tuğçe Yılmaz: “karakoldaki polisler ‘sizin imzanız kalkmadı mı’ diye sorup şakalaşıyorlar”

Adli kontrole tabi gazeteciler listesi uzun, gelecekte daha da uzayacak gibi. bianet editörü Tuğçe Yılmaz, bu listedeki gazetecilerden biri. Yılmaz, 26 Kasım 2024’te yedi gazeteci ile birlikte “terör örgütüne yardım” suçlamasıyla gözaltına alındı. Gözaltına alınan gazetecilerden ikisi tutuklandı, altı gazeteci ise çeşitli adli kontrol uygulamalarıyla serbest bırakıldı. Aynı suçlama ile haklarında açılan dava Aralık ayında görülmeye başlanacak. Yılmaz’ın yurt dışı çıkış yasağı ve haftada bir imza adli kontrolü o tarihten bu yana devam ediyor. Yaptıkları itirazlar ise gerekçe gösterilmeksizin reddedildi.

Yılmaz, adli kontrol uygulamalarına üç kez itiraz ettiklerini ve her defasında “ret” cevabı aldıklarını söyledi. “Daha geçen hafta geldi son ret kararı: Uygun değildir. Kararda da hiçbir şey yazmıyor. Bize bir cümle de olsa bir gerekçe bile söylenmedi,” diye anlatıyor avukatlarının sürdürdüğü itiraz sürecini. “Kasım’da 1 yıl olacak. Dört yıldır bianet’te çalışıyorum. İş yerim belli, evim belli. Ama yine de kaldırılmıyor. Her pazartesi karakola gidip imza veriyorum.”

Peki, bu süreç gazetecilik mesleğini yapmasını nasıl etkiledi? Önce fiziki kısıtlamalarından bahsediyor Yılmaz. “Gazeteci olduğum için mobilize olacağım alanlar kısıtlamış durumda şu an. Mesela şehir dışında bir iş varsa ve Pazartesi’ye denk geliyorsa ya da o günü kapsıyorsa, gidemiyorum. Örneğin bir panele konuşmacı olarak davet ediliyorum, ona da gidemiyorum. Veya mesleki bir eğitime katılmam gerektiğinde ona da katılamıyorum. Böyle böyle birçok etkinliğe gidemedim,” diyor. “Yurt dışı zaten hiç yok. Psikolojik olarak da bir yük tabii ki. O gün imzayı attım mı, atmadım mı derdi bitmiyor. Unutan arkadaşlarımız da oluyor çünkü, hele ki yoğun bir günse. O yüzden ben işe gitmeden atıyorum mesela. Pazartesi rutinim karakol, iş şeklinde gidiyor.”

Yılmaz, adli kontrolün uzadıkça ağır bir yüke dönüştüğünü söylüyor: “O kadar uzun zaman oldu ki karakoldaki polisler ‘sizin imzanız kalkmadı mı’ diye sorup şakalaşıyorlar. Pazartesi benim her halükârda İstanbul’da olmam gerekiyor. Örneğin yıllık iznim iki hafta, kullanmak istiyorum. Öyle uçuk tatil planları da kurmuyorum. Ama Pazartesi illaki burada olmak gerekiyor. Yani tekrar mı gidip dönmeliyim? Ya da mazeret bildirebiliyorsun ama neden? Yani bir suç yok ki, neden bunu yaşamak zorunda kalıyoruz?”

Bu “zorunluluk” halinin başlı başına kısıtlayıcı olduğundan bahsediyor Yılmaz, hele ki ortada işlenmiş bir suç yokken daha da baskıcı bir duyguya dönüşüyor. “Bu sosyal açıdan da bir sorun; insanlara bunu anlatmak, bunu tekrar tekrar paylaşıyor olmak,” diyor Yılmaz. “Mesleki faaliyetlerimizden dolayı ‘örgüt propagandası’, ‘örgüte yardım’ gibi şeylerle suçlanmak. Her defasından bunu anlatmak zorunda olmak sosyal açıdan kriminalize edici bir şey.”

Yılmaz, son olarak haziran ayında yine bir haberi nedeniyle gözaltına alındı. Bu kez savcılık iddiasını TCK 301’ye dayandırdı, yani “Türklüğü aşağıma” suçuna. Gerekçe, yaptığı bir haber. Yılmaz hakkında yakalama kararı olduğunu rutin bir Genel Bilgi Taraması (GBT) sırasında öğrendi ve sokakta apar topar gözaltına alındı. “Bu olay bir Salı günü yaşandı. Oysa ben, bir gün önce, yani Pazartesi karakola gidip imza vermiştim,” diyor. “O da davaya dönüştü. İki dava var şu anda hakkımda. Ve adli kontrolüm devam ediyor. Mesleğimi yaptığım için mesleğimi yapmam zorlaştırılıyor adli kontrollerle.”


14 yıllık döngü: Tutuklama, dava, tahliye, adli kontrol

Gazeteci Ömer Çelik’in hikâyesi ise daha uzun, tam 14 yıllık bir döngü. Tutukluluk, tahliye ve adli kontrol silsilesi 2011 yılında, KCK Basın davası kapsamında tutuklanmasıyla başlamış. Muhabir olarak çalıştığı Dicle Haber Ajansı için yaptığı haberler ve haber kaynaklarıyla olan görüşmeler gerekçe gösterilerek ‘örgüt üyeliği’ suçlamasıyla yargılanmış. “Bir buçuk yıllık tutukluluktan sonra tahliye edildim. O dosyada 6 ay kadar bir adli kontrol uygulandı, bu sürede imza veriyordum,” diye anlatıyor Çelik. “Mahkeme devam ederken bu kez 2016’da, RedHack dosyası nedeniyle ikinci kez tutuklandım. 2016 yılı sonunda cumhurbaşkanının damadı, dönemin bakanlarından Berat Albayrak’ın toplumu yakından ilgilendirip, özünde suç konusu olan e-maillerini haberleştirdiğim için hapsedildim. 10 ay tutuklu kaldım. Tahliyeden sonra imza adli kontrolü yine devam etti. O dosyada yargılandığımız meslektaşlarımızdan bazıları ile birlikte 1 yıl 6 ay hapis cezası aldık.”

Çelik’in mesleğini icra ettiği için maruz kaldığı yargı baskısı bununla da bitmedi. 2022’de 20 gazeteci ile birlikte gözaltına alındı, 16 gazeteci ile birlikte tutuklandı. Suçlamaların konusu olarak yine yaptığı haberler ve programında işlediği konular gösterildi. “O dosyadan tahliye edildikten sonra bu kez imza zorunluluğu verilmedi ama yurt dışı çıkış yasağı şeklinde adli kontrol kararı var, o hâlihazırda sürüyor,” diyor Çelik. “Mahkeme bütün itirazlarımızı da reddediyor. Bu da yetmiyor, mahkemelerin verdiği kararlar tek başına bir şey temsil etmiyor. Bunu neden mi söylüyorum? Mesela benim ikinci tutuklanma-tahliyeden sonra yurt dışı çıkış yasağım kaldırılmıştı, ama bu sefer de idari durum devreye girdi. Mahkemenin benim hakkımda herhangi bir adli kontrol, yani yurt dışı yasağı ya da imza kararı olmamasına rağmen ailem ile birlikte yurt dışına çıkış için başvuruda bulundum. Ve bu defa da İçişleri Bakanlığı’nın bir kararı olduğunu öğrendim. Bakanlık ‘bu çıkamaz’ demiş,” diye anlatıyor.

Çelik, bakanlığın bu kararından tesadüfen haberdar olmuş. “İdari olarak bu bana tebliğ edilmedi tabii, başvuru yapınca öğrendim. Ve pasaport alamadım sonuçta. Aslında sürekli tekrarlayan bir döngünün içerisinde sıkışıp kalıyoruz. Dava, tutuklama, tahliye, adli kontrol. Ya da tutuklama yoksa adli kontrol. 2011’den beri bu döngüdeyim, Sadece mesleğimi yaptığım için.”

Öte yandan, KCK Basın Davası olarak kamuoyunda bilinen dava süreci aradan bunca zaman geçmesine rağmen hâlâ neticelenmiş değil. “Düşünün 2011’deki dava 14 yıldır devam ediyor. Tutuklamaların dışında, açılan soruşturmalar da var ve bana yöneltilen suçlamalar hep ‘örgüte yardım’, ‘örgüt propagandası’ gibi maddelere dayanıyor. Hepsinin gerekçesi mesleki faaliyetlerim; haberlerim ve programlarım. Ki son davada doğrudan yaptığım programlar, bu programlarda Kürt meselesini işlemem iddianamede yer aldı,” diye anlatıyor ve ekliyor: “Ben Kürt meselesi ve onun sonuçlarına dair çalışıyorum. Yıllardır, yargılanıyorum, tutuklanıyorum bu nedenle. Mesela Temmuz ayında gidip silah bırakma törenini yerinde izleyemedim. Bazı gazeteciler devlet tarafından götürülüp o programı takip etti, ama ben adli kontrol tedbirleri yüzünden gidemedim.”


TGS avukatı Ergin: “Peşinen cezalandırma aracı”

TGS avukatı Elif Ergin ise adli kontrol kararlarının gazeteciler üzerinde bir baskı oluşturduğuna dikkat çekiyor. “Adli kontrol tedbirleri gazetecilerin mesleki faaliyetleri açısından yalnızca fiziki zorluklar çıkarmıyor. Kamuyu ilgilendiren herhangi bir gelişmede görüşlerini ifade etme iradesi üzerinde caydırıcı bir etkide de bulunuyor. Toplumu ilgilendiren gelişmeleri takip eden gazetecilerin kameraları adeta yaşananları çekmesin, kamuoyuna bilgilendirme aktarım yapmasın diye bu dosyalar bir baskı aracı olarak kullanılıyor,” diyor Ergin.

Ergin, adli kontrol kararların gerek Anayasa’ya gerekse uluslararası sözleşmelerden kaynaklı içtihada aykırı olduğunu da vurguluyor. “Anayasa’nın 26 ve 28. maddeleri, ülkemizin tarafı olduğu uluslararası sözleşmeler, Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin basın ve ifade özgürlüğü alanında hak ihlallerine ilişkin vermiş oldukları kararlar… Bütün bir yasal mevzuat değerlendirildiğinde şunun altını ısrarla çizmekte fayda var: basın ve ifade özgürlüğü en temel haklardandır. Ancak yasal olarak korunan en temel haklar hiçe sayıldığı gibi, Anayasa ve uluslararası sözleşme hükümlerine uygun hareket edilmiyor. Yetkili makamlar basın ve ifade özgürlüğünün tesisi ve korunmasında pozitif ve negatif yükümlülüklerine aykırı hareket ediyor,” diyor. Bunun sonucunda bir değil, halka halka birbirine eklenen bir ihlal zinciri meydana geliyor. “İfade özgürlüğünden yararlanma hakkı hiçe sayıldığı gibi gazetecilerin çalışma hürriyetinden, seyahat özgürlüğüne, adil yargılanma hakkından, lekelenmeme hakkına kadar diğer temel kişi hak ve özgürlükleri de ihlal ediliyor,” diyor Ergin “Son bir yıl içerisindeki verilere bakılacak olduğunda bu ihlal boyutlarının maalesef büyük bir hızla derinleştiğini de görüyoruz. Bir an önce hukuksuz uygulamalardan vazgeçilmeli, adli kontrol tedbirleri peşinen cezalandırma aracı olmaktan çıkarılmalıdır.”