“Dört yıl boyunca sustum, sustuğuma çok pişmanım” diyen 19 yaşındaki Sena Yakşan, Antakya’da eniştesi M.Ş. tarafından 14 yaşından bu yana istismara uğradığını belirterek sosyal medya üzerinden sesini duyurdu.

Yakşan, iki yıldır sürdürdüğü hukuki mücadelede davanın reddedildiğini ve sanığın serbest bırakıldığını açıkladı.

Beş kardeş olduklarını, ailesinin ve arkadaşlarının süreç boyunca kendisine destek verdiğini söyleyen Yakşan, 2024’te yaptığı ilk şikayetin ardından sanığın tutuksuz yargılandığını ifade etti.

Mahkeme sürecine ilişkin yaşadıklarını anlatan Yakşan, duruşmaların kendisi için son derece yıpratıcı geçtiğini belirterek, “Mahkemede üzerime çok gelindi, sanki suçlu benmişim gibi yargılandım” dedi.

Yakşan, duruşmalardan birinde hâkimin annesine yönelik sert ifadeler kullandığını da öne sürdü. Yakşan’ın aktardığına göre hâkim, annesine “Sen niye kızını bırakıyorsun?” diyerek tepki gösterdi.

Davanın dört duruşma sürdüğünü belirten Yakşan, “Üç mahkemede karar çıkmadı, dördüncü mahkemede beraat etti” ifadelerini kullandı. Karara itiraz edeceklerini belirten Yakşan, hukuki sürecin devam edeceğini söyledi.

Yaşadıklarını yıllarca anlatamadığını dile getiren Yakşan, “Dört yıl sustum, sustuğuma çok pişmanım,” dedi.

Sosyal medya üzerinden yaptığı paylaşımla kamuoyundan destek isteyen Yakşan, “Adalet beni yarı yolda bıraktı. Onun cezasını çekmesini istiyorum” ifadelerini kullandı.


“Gerekçeli karar” henüz yok

Yakşan’ın dava dosyasına giren ifade tutanağında da istismarın tek bir olayla sınırlı olmadığı öne sürüldü. 11 Temmuz 2024 tarihli tutanakta yer alan beyanlara göre, eylemlerin yaklaşık üç yıl boyunca farklı zaman dilimlerinde tekrarlandığı ifade edildi.

Dosyada yer alan beyanlarda, olayların hem ev ortamında hem de araç içinde gerçekleştiği iddia edildi. Aynı ifadede, bazı olayların birden fazla kez tekrarlandığı öne sürüldü.

Yakşan’ın ifadesinde, yaşadıklarını kayıt altına almaya çalıştığı da yer aldı. Buna göre Yakşan, bazı anları belgelemek amacıyla ses ve video kaydı aldığını belirtti.

Mahkemenin gerekçeli kararı henüz açıklanmazken, kararın “yeterli delil bulunmadığı” gerekçesine dayandığı belirtiliyor. Gerekçeli kararın açıklanması bekleniyor.


Bakanlık: Beraat kararına itiraz edilecek

Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı da konuya ilişkin bir basın açıklaması yayımladı. 26 Mart 2026 tarihli açıklamada, olayın emniyet birimlerine yansımasının ardından sürecin takip edildiği belirtildi.

Açıklamada, mağdur için psikososyal destek ve danışmanlık tedbirlerinin devreye alındığı ifade edilirken, Bakanlık avukatlarının davaya müdahil olduğu bilgisi paylaşıldı.

Bakanlık, 24 Mart 2026 tarihinde sanık hakkında verilen beraat kararına itiraz edileceğini duyurdu.


UCİM: Karar kamu vicdanını rahatsız ediyor

Çocuk istismarıyla mücadele eden UCİM Saadet Öğretmen Çocuk İstismarı ile Mücadele Derneği, davaya katılma talebinde bulunduklarını ancak mahkeme tarafından bu talebin reddedildiğini açıkladı.

UCİM’den Avukat Buse Aytürk, “Yargılama sonunda sanık hakkında beraat kararı verilmiştir. Bu karar çocukların üstün yarar ilkesini zedelemekte ve kamu vicdanını rahatsız etmektedir” dedi.

Av. Aytürk, çocuk istismarı gibi ağır suçlarda ilgili kurumların sürece dahil edilmesinin önemine dikkat çekerken, dosyanın istinaf sürecini de yakından takip edeceklerini söyledi.

Ayrıca, dava sürecine ilişkin görüntü ve videoların paylaşılmasının çocuğun mahremiyetine zarar verebileceğini vurgulayarak kamuoyuna hassasiyet çağrısı yaptı.


2023’te 14 bin 919 çocuk istismarı davası görüldü

Adalet Bakanlığı verilerine göre 2023 yılında savcılıklara yansıyan “çocukların cinsel istismarı” dosyalarının sayısı 66 bin 138. Aynı yıl mahkemelerde görülen dava sayısı ise 14 bin 919.

Bakanlık verileri, 2015’ten 2023’e kadar geçen sürede dosya sayısının yaklaşık iki katına çıktığını gösteriyor.

2024 yılında ise 38 binden fazla yeni soruşturma dosyası açıldı. Aynı yıl sonuçlandırılan dosyaların yaklaşık yüzde 35’inde kovuşturmaya yer olmadığına karar verildi.

İran savaşında en büyük toplu sivil kaybına yol açan Minab kız ilkokulu saldırısının üzerinden dokuz gün geçti. En az 168 çocuk ve öğretmenin ölümüne neden olan bu saldırının sorumluluğu ve olası bir savaş suçu teşkil edip etmediği konusunda ise hâlâ resmi bir sonuca ulaşılmış değil. ABD yönetimi sivillerin kasıtlı olarak hedef alınmadığını savunurken, Reuters’ın aktardığı ABD’li yetkililere göre yürütülen askeri soruşturma saldırının büyük olasılıkla Amerikan güçleri tarafından gerçekleştirildiğine işaret ediyor.

Reuters’a konuşan iki ABD’li yetkiliye göre soruşturma kapsamında incelenen ilk bulgular, saldırının gerçekleştiği saatlerde bölgede ABD tarafından hava operasyonunun yürütüldüğünü ve kullanılan mühimmat ile saldırı yönteminin ABD ordusunun operasyonları ile uyumlu olduğunu gösteriyor. Yetkililer bu nedenle saldırının büyük olasılıkla Amerikan güçleri tarafından gerçekleştirilmiş olabileceği değerlendirmesini yapıyor. Washington yönetimi ise saldırıya ilişkin resmi sorumluluğu henüz kabul etmiş değil.

İranlı yetkililerin açıklamasına göre saldırı, 28 Şubat sabahı yerel saatle yaklaşık 10.00 sularında, Hürmüzgan eyaletine bağlı Minab kentindeki Şecere-i Tayyebeh (Shajareh Tayyebeh) Kız İlkokulu’nun ders saatleri sırasında düzenlenen hava saldırısı ile gerçekleşti. İran devlet medyasının aktardığı bilgilere göre saldırıda 168’ten fazla öğrenci ve öğretmen hayatını kaybetti, çok sayıda kişi de yaralandı. Saldırı kısa sürede İran savaşının en büyük toplu sivil kaybı olarak kayıtlara geçti.

İran’ın Birleşmiş Milletler Daimi Temsilcisi Amir Said İravani ise 7 Şubat’ta, savaşın başlangıcından bu yana ülke genelinde en az 1332 İranlı sivilin hayatını kaybettiğini açıkladı.


Bağımsız soruşturma çağrısı

Saldırının sorumluluğunun kesinleşmesi halinde olayın uluslararası hukuk açısından ciddi sonuçlar doğurabileceği belirtiliyor. Birleşmiş Milletler insan hakları uzmanları Minab’daki saldırının bağımsız ve kapsamlı bir soruşturmayla incelenmesi gerektiğini vurguladı. Uzmanlar, ders saatleri sırasında faaliyet gösteren bir okulun vurulmasının uluslararası hukuk açısından ciddi ihlal teşkil edebileceğine dikkat çekti.

BM uzmanları yayımladıkları açıklamada, “Bir okulun hedef alınması çocuklara, eğitime ve bir toplumun geleceğine yönelik ağır bir saldırıdır” ifadelerini kullanarak sorumluların hesap vermesi gerektiğini belirtti. Ayrıca olayın acilen bağımsız bir uluslararası soruşturmayla incelenmesi çağrısında bulunuldu.

ABD merkezli insan hakları savunuculuğu kuruluşu DAWN da saldırının uluslararası yargı tarafından incelenmesi çağrısında bulundu. Kuruluş, İran hükümetine savaşın başlamasından bu yana ülke topraklarında işlenen suçlar için Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne (ICC) yargı yetkisi tanıması çağrısı yaptı.

DAWN’ın icra direktörü Omar Shakir yaptığı açıklamada, “150’den fazla öğrenci ve öğretmenin öldürülmesinden yeni doğan bebeklerin bulunduğu hastanelerin vurulmasına kadar, savaşın başlangıcından bu yana İran’da ciddi savaş suçlarının işlendiğine işaret eden giderek daha fazla kanıt ortaya çıkıyor” dedi. Shakir ayrıca, “Mağdurlar adalet hak ediyor. Bunun için gerekli mekanizmalar mevcut” ifadelerini kullandı.

İranlı yetkililer ise saldırıyı sert sözlerle kınamayı sürdürüyor. İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, Minab’daki okul saldırısını “Amerikan ve Siyonist saldırganlığının bir örneği” olarak nitelendirerek, bu saldırının “ulusun tarihsel hafızasından asla silinmeyeceğini” söyledi. İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi de saldırının “İran halkına karşı işlenmiş bir suç olduğunu” belirterek sorumluların hesap vereceğini ifade etti.

İran hükümeti ayrıca konuyu Birleşmiş Milletler’e taşıyarak uluslararası toplumdan saldırının sorumlularının belirlenmesi için adım atılmasını talep etti.


Uluslararası hukukta savaş suçu, Netanyahu henüz mahkeme önünde değil

Benzer suçlamalar, 7 Ekim 2023’te başlayan ve halen devam eden İsrail’in Gazze Şeridi’ne yönelik soykırım savaşında da gündeme geldi. İsrail’in Gazze’ye yönelik yoğun hava saldırıları ve kara operasyonları, uluslararası kamuoyunda sivillerin korunmasına ilişkin ciddi tartışmalara yol açtı. Birleşmiş Milletler kuruluşları ve çok sayıda insan hakları örgütü, özellikle yoğun nüfuslu yerleşim alanlarında gerçekleştirilen saldırılar nedeniyle olası savaş suçlarının araştırılması çağrısında bulundu. Gazze’deki sağlık yetkililerinin verilerine göre savaşın başlamasından 2026 yılı başlarına kadar 70 binden fazla Filistinli hayatını kaybetti. Bağımsız araştırmalar ise gerçek ölü sayısının 75 binin üzerine çıkmış olabileceğini ortaya koyuyor.

Ölenlerin önemli bir bölümünü özellikle kadınların ve çocukların oluşturduğu belirtiliyor. Bu gelişmelerin ardından Uluslararası Ceza Mahkemesi, Kasım 2024’te İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu ve eski Savunma Bakanı Yoav Gallant hakkında Gazze’de sivillere yönelik eylemler nedeniyle savaş suçları ve insanlığa karşı suçlar kapsamında tutuklama emri çıkardı. Ancak Netanyahu henüz mahkeme önüne çıkarılmış değil. İsrail mahkemenin yetkisini tanımadığını açıklarken, dava ve soruşturma süreci uluslararası hukuk kurumlarında devam ediyor.

Uluslararası hukuka göre “savaş suçu”, silahlı çatışmalar sırasında sivillerin kasıtlı olarak hedef alınması, savaş esirlerine kötü muamele edilmesi, işkence, toplu cezalandırma ya da hastane ve okullar gibi sivil altyapının bilinçli biçimde vurulması gibi eylemleri kapsıyor. Bu tür fiiller bireysel cezai sorumluluk doğurabiliyor ve devlet başkanları ile askeri yetkililer de uluslararası mahkemelerde yargılanabiliyor. Örneğin, eski Liberya Devlet Başkanı Charles Taylor, Sierra Leone iç savaşındaki suçlar nedeniyle uluslararası mahkeme tarafından savaş suçlarından mahkûm edilen ilk eski devlet başkanı oldu. Balkan savaşları sonrasında Radovan Karaciç ve Ratko Mladiç de savaş suçları ve soykırım nedeniyle uzun hapis cezalarına çarptırıldı. Daha yakın dönemde ise Vladimir Putin, Ömer el-Beşir ve bazı İsrailli yetkililer hakkında savaş suçları iddiasıyla uluslararası soruşturmalar ve tutuklama kararları gündeme geldi; bu süreçlerin bir kısmı ise hâlen devam ediyor.

ABD Adalet Bakanlığı, Şubat 2026’da kadınlara ve reşit olmayan kız çocuklarına yönelik cinsel istismar ve insan ticareti suçlarından mahkûm edilen ABD’li iş insanı Jeffrey Epstein’e ait yaklaşık üç buçuk milyon belgeyi Kongre kararıyla kamuoyuna açtı. 2019’da yüksek güvenlikli hapishane hücresinde ölü bulunan ve ölümünün intihar olduğu açıklanan Epstein ile hâlihazırda suç ortağı olduğu iddiasıyla Britanya’da yargılanan eski partneri Ghislaine Maxwell’in, dünyanın önde gelen siyasetçileri, iş insanları ve kamuoyuna mal olmuş kişilerle kurduğu ilişkiler bu belgelerle daha görünür hale geldi. Yazışmalar, bireysel bir istismar vakasının ötesinde, farklı ülkelerin nüfuzlu aktörleriyle oluşturulan ağın niteliğine ilişkin ciddi soru işaretlerini de beraberinde getirdi.

Yazışmaların bir bölümü, Epstein hakkında pedofili iddialarının kamuoyunda tartışıldığı döneme, bir bölümü ise kız çocuklarına yönelik cinsel istismar suçlarından mahkûm edilmesinin sonrasına denk geliyor. Bu durum, Epstein ile temasını sürdüren kişilerin, kamuoyuna yansıyan suçlamalara rağmen neden ilişki kurmayı seçtiklerine dair önemli soruları gündeme getiriyor. Belgeler parça parça erişime açılırken, dünya genelinde gazeteciler kimlerin, hangi amaçla ve beklentilerle bu ilişki ağına katıldıklarını ortaya çıkarmak için yoğun bir çalışma yürütüyor.

Uluslararası kamuoyunda geniş yankı uyandıran Epstein dosyaları, Türkiye medyasında nasıl karşılık buldu? Belgelerde adı geçen Türkiye bağlantılı isimler hangi çerçevede haberleştirildi? Medya kuruluşları üzerine düşen sorumlulukları yerine getirebildi mi?

Gazeteci ve medya ombudsmanı Faruk Bildirici, belgelerin sunuluş biçimini eleştirerek bunu “gazetecilik reflekslerindeki kaybın yeni örneği” olarak nitelendirdi. Araştırmacı Ahmet Sabancı ise dosya etrafında yapay zekâ destekli bir şekilde dolaşıma sokulan dezenformasyon içeriklerine dikkat çekerek uyarılarda bulundu.

Türkiye medyasında, Epstein dosyaları büyük ölçüde ABD merkezli skandal ve suçlar silsilesi olarak ele alınıyor. Medya ombudsmanı Faruk Bildirici, suçların çoğu mekânsal olarak ABD’de gerçekleştiği için bu yaklaşımın doğal olabileceğini, ancak dosyanın yalnızca ABD boyutuyla değerlendirilmemesi gerektiğini söylüyor.

İşlenen suçların ve suç ortaklarının ABD ile sınırlı olmadığını hatırlatan Bildirici, sürecin tüm aşamalarıyla ve uluslararası bağlantılarıyla birlikte haberleştirilmesinin önemine dikkat çekiyor. Bildirici’ye göre Türkiye açısından asıl önemli mesele ise, dosyada adı geçen Türkiye bağlantılı kişilerin, reşit olmayan kız çocuklarına yönelik cinsel istismar ağı içinde nasıl bir konumda yer aldıklarının araştırılması.

“Belgelerin incelenmesi için medya kuruluşlarının özel birimler, masalar kurması gerekli,” diyor Bildirici. “Sonra da Türkiye’den isimlerin, politikacıların, gazetecilerin ya da kimi ünlülerin o belgelerde adlarının nasıl geçtiği, suçla ilişkili olup olmadıkları incelenip, toplumun ona göre bilgilendirilmesi eleştirel ve bağımsız gazeteciliğin gereğidir.”


“Sadece adı geçenlerle yazışması olanlar ayrı kefeye konulmalı”

Bildirici ayrıca, Epstein dosyalarına ilişkin bu süreçte yayımlanan bazı haberlerin yeterince çalışılmadan hazırlandığını ve bunun gazetecilik reflekslerindeki zayıflamayı açık biçimde ortaya koyduğunu belirtiyor. “Bugüne değin ilk günlerde ‘adı geçenler’ diye Ali Babacan, Ahmet Davutoğlu, Egemen Bağış, Fettah Tamince ve Mücahit Ören’in adlarını sıralayarak, üstünkörü yapılan birkaç haberi saymazsak, o isimlerin belgelerde nasıl geçtiğine dair ayrıntılı, iyi çalışılmış, araştırılmış haberler yayımlanmadı,” diyor Bildirici. “Bu büyük bir eksiklik. Son yıllarda gazetecilik reflekslerindeki kaybın yeni bir örneği.”

Bildirici’nin vurguladığı gibi, kamusal kişilerin isimlerini açıklamakla yetinmek yerine, Epstein belgelerinde hangi bağlamda yer aldıklarının dikkatle araştırılması ve ayrıntılı biçimde ortaya konması önem taşıyor. Bildirici, doğru bilgilerin gazetecilik ilkelerine uygun bir dille ve ilgili tarafların görüşlerine de yer verilerek aktarılması halinde, haberlerin kişileri peşinen suçlu ilan etmek gibi bir sonuca yol açmayacağını vurguluyor. Böylece, kimseyi zan altında bırakmadan medyanın üzerine düşen toplumu bilgilendirme görevini yerine getirebileceğinin altını çiziyor.

Bildirici, belgeler haberleştirilirken bağlamın korunmasının önemine de işaret ediyor. “Burada kamuya açık faaliyetleri nedeniyle sırf adı geçen, bu suç ağı ile bağlantısı olduğuna dair hiçbir veri olmayan insanlar ile bu suç ağının tepesindeki isimlerle yazışmalarda bulunmuş, ilişki geliştirmiş insanları ayırmak zorunludur,” diyor Bildirici. “Dikkat edilmesi gereken, sadece adı geçenler ile ilişkisi-yazışması olanları aynı kefeye koymamak. Tabii bu kişilerle görüşüp karşı görüş almayı sonuna kadar denemek ya da açıklaması varsa habere eklemek de haberlerin en önemli unsuru, tamamlayıcısıdır. Kuşkusuz gerektiğinde verilen karşı görüş ya da açıklamaların doğruluğu da araştırılabilir.”


Yapay zekâ çağında
gazetecilik: Teknik ve eleştirel okuryazarlık gereksinimi 

ABD Adalet Bakanlığı’nın yüz binlere belgeyi aynı anda erişime açması, bu yazışmalarla ilgili sosyal medya platformlarında çok sayıda manipülatif bilginin dolaşıma sokulmasına da neden oldu. Özellikle X gibi herkese açık mecralarda, Epstein dosyalarından alınan görüntüler yapay zekâ ile oluşturulmuş görsellerle birleştirilerek dezenformasyon içeren paylaşımlar yapıldı.

Araştırmacı Ahmet Sabancı, yapay zekânın manipülasyon ve propaganda amacıyla kullanılmasının giderek daha büyük bir risk oluşturmasının başlıca nedenlerinden birinin teknolojinin çok hızlı gelişmesi olduğunu söylüyor. Bu hızın, olası risklere karşı öngörü ve hazırlık geliştirmeyi zorlaştırdığını; ayrıca birçok kişinin bu teknolojiyle neler yapılabileceğini yeterince bilmemesi nedeniyle manipülasyon yöntemlerine karşı hazırlıksız kaldığını belirtiyor. “Bütün bunları günümüz bilgi ekosisteminin mevcut sorunlarıyla birlikte düşündüğümüzde, karşı karşıya kalabileceğimiz potansiyel tehlikelerin arttığını görüyoruz,” diyor.

Yapay zekâ ile oluşturulan görsellerin diğerlerinden ayırt edilmesi mümkün. Sabancı, iki yoldan bahsediyor: Teknik araçlar ve eleştirel analiz.

“Büyük yapay zekâ modellerinin hemen hemen hepsi ya watermark [filigran] gibi doğrudan görseli işaretleme yoluyla ya da görselin metadata kısmına model ile üretildiğini belirten veriler ekleyerek, bunlara yapay zekâ üretimi olduğunu tespit etmemizi kolaylaştıran izler bırakıyor,” diyor Sabancı. “Mesela Google’ın ‘Gemini’ adlı yapay zekâ uygulamasıyla üretilen görsellerin alt köşelerinde gördüğümüz elmas sembolü bu tarz watermark işaretlemelerinin bir örneği. Aynı zamanda yapay zekâ teknolojilerini geliştiren şirketlerin kullandığı daha gömülü veri temelli ‘SynthID’ gibi birtakım yöntemler de mevcut.”

Sabancı, özellikle büyük teknoloji firmalarının yapay zekâ okuryazarlığını kolaylaştıran uygulamalar geliştirdiğine dikkat çekiyor. “Google bu konuda kolaylaştırıcı bir adım daha atarak, Gemini üzerinden görsellerin bahsettiğim verilere dayanarak yapay zekâ üretimi olup olmadığını kontrol etmenize de imkân tanıyor.”

Ancak asıl sorun, manipülasyon amacıyla dolaşıma sokulan görseller. Bu tür durumlarda, yani yapay zekâ üretimi içeriklerin ayırt edilmemesi için bilinçli biçimde çaba gösterildiğinde, teknolojik doğrulama araçları tek başına yetersiz kalabiliyor. “Bu teknolojilerin yeterince yaygın kullanılmaması ya da kötü niyetli aktörlerin uygulamaların bıraktığı izleri silmek için yöntemler geliştirmesi bizi ikinci bir aşamaya, eleştirel analize yöneltiyor,” diyor Sabancı.

Sabancı’ya göre sansasyonel içerikli görsellere mutlaka şüpheyle yaklaşmak gerekiyor. “Çoğu zaman bu tür görsellerle sosyal medya platformlarında ya da yeterli bilgi ve bağlam sunmayan internet sitelerinde karşılaşıyor ve anlık bir tepki veriyoruz. Oysa bunun yerine görselin bağlamını ve hem içerik hem de sunulduğu çerçeve açısından gerçeklikle tutarlılığını sorgulamak, anlık bir tepkiyle hareket etmemek gerekiyor,” diyor Sabancı. “Örneğin, sosyal medyada bu tür şüpheli bir görselle karşılaştığınızda hemen tepki göstermek yerine, görsele daha dikkatli bakmak, güvenilir haber kaynaklarında veya doğrulama platformlarında konuyla ilgili bir içerik olup olmadığını kontrol etmek gibi alışkanlıklar geliştirmek mümkün.”


Dezenformasyon sorunu yalnızca doğrulama boyutuyla sınırlı değil

Peki burada gazetecilere nasıl bir rol düşüyor? Sabancı’ya göre gazetecilerin duygusal veya ideolojik yaklaşarak hareket etmesi, bu tür görsellerle manipüle edilmelerine ve beraberinde bu manipülasyonu yaygınlaştıran bir aracıya dönüşmelerine neden olabiliyor.” Gazetecilerin bu ortamda daha da eleştirel olması ve bu tür duygusal reflekslerini kontrol edebilmesi şart,” diyor.

O halde gazetecilik, dezenformasyonla mücadele açısından nasıl bir işlev görmeli? Sabancı gazeteciliğin hem görsel hem de işitsel medya ile olan ilişkisini, ve bunları kanıt olarak kullanma şeklini tamamen gözden geçirmesini gerektiren bir döneme girdiğimiz görüşünde.

“Fotoğraf ve videonun icadından bu yana, bu görsel içerikleri manipüle etmenin yollarını da geliştirdik. Ancak buna rağmen, 20. yüzyıldan beri herhangi bir şeyin fotoğrafının veya videosunun olması, onun gerçekliğine dair en büyük kanıt olarak kabul ediliyordu. Üretken yapay zekâ teknolojinin geldiği noktayla birlikte artık bu önkabulden tamamen vazgeçmek zorunda olduğumuz gerçeğiyle yüzleşiyoruz,” diyor Sabancı. Bunun hiç de kolay bir dönüşüm olmadığını da vurguluyor: “Yapay zekâ alanındaki bu gelişimin 2010’ların ikinci yarısından bu yana gazeteciliğe olan genel güveni ciddi bir şekilde sarsan politik ve toplumsal dönüşümlerin üzerine gelmesi, özellikle gazetecilik etiği alanında çok daha derin bir tartışmayı ve hatta ciddi bir yenilenmeyi mecburiyet hâline getirdi.”

“Diğer yandan dezenformasyon ve manipülasyon konusunda gazeteciliğin artık önemli bir gerçeği kabul etmesi lazım,” diyor Sabancı. “Bu tartışmaların ilk başladığı günden bu yana soruna bir doğrulama, gerçek bilgiye ulaşma ve onu insanlara ulaştırma ekseninde bakıldı. Bu yaklaşım değerli olsa da, sorunun temelinde yatan ideolojik ve psikolojik faktörleri tamamen görmezden geliyor.”

Sabancı bilgi kontrolü ve doğrulamanın, dezenformasyon sorununu çözmediği gibi, yapay zekâ araçlarının yaygınlaşmasıyla birlikte manipülatif içeriklerle başa çıkmakta çok yetersiz bir yaklaşım olarak kalacağını vurguluyor: “Dezenformasyonla mücadeleyi ‘propagandayı doğrulamaya çalışmak’ gibi etkisiz bir yaklaşımın ötesine taşımak gerekiyor. Bu tür içeriklerin üretiminin ve paylaşımının arkasında yatan ideolojik ve duygusal sebeplerin merkeze alındığı, sorunun köküne odaklanan bir yaklaşıma ihtiyaç duyuyoruz. Yapay zekânın hızlı gelişimi, eğer yeni hızla bir yaklaşım geliştirilmezse, sorunun ne kadar büyüyebileceğinin en net işareti.”

AKP hükümetlerinin LGBTİ+’lara karşı başlattığı “savaş” yeni değil. Lambdaİstanbul’a yönelik kapatma davası, dönemin Aile Bakanı Selma Aliye Kavaf’ın “eşcinsellik hastalıktır” açıklaması ve 2015 yılında başlayan (ve sistematik hale gelen) Onur Yürüyüşü yasakları ilk akla gelenlerden. Ancak 2015 yılından bugüne geçen on yılda, AKP hükümetlerinin LGBTİ+’lara karşı geliştirdiği söylem ve pratik 2015 öncesinden radikal bir biçimde farklılaştı. Gökkuşağı bayrağı ve sembollerine karşı yasak ve müdahaleler, onur yürüyüşlerine yönelik polisin işkenceye varan saldırıları, yüzlerce gözaltı ve translara gün ortasında yaptırılan “utanç yürüyüşleri” hükümetin Rusya tipi de facto “propaganda” yasağının örnekleri. Bu pratiği, LGBTİ+ hareketini ve LGBTİ+’ları güvenlik sorunu olarak gören ve topluma, değerlerine, onu oluşturan meşum aile yapısına karşı bir tehdit olarak addeden söylemler takip etti. Son kertede, LGBTİ+’lara karşı toplumu teyakkuza geçirmek ve hükümet politikasının toplumsallaşması için “büyük aile mitingleri” organize edildi.

Kuşkusuz LGBTİ+’lara yönelik bu saldırı dünyadaki anti-LGBTQ söylem ve politikalardan bağımsız değil. Farklı coğrafyalarda LGBTİ+’lar “geleneksel aile yapısına” bir tehdit olarak algılanıyor, marjinalleştiriliyor ve varlıkları kriminalize ediliyor. Öyle ki uluslararası norm oluşturma süreçleri için kurulan Değerler için Siyasi Ağ (Political Network for Values) ve Aile Dostları Grubu (Group of Friends of the Family) gibi platform ve koalisyonlar Birleşmiş Milletler bünyesinde muhafazakâr bir ajanda geliştirmek için çalışıyorlar. Örneğin 2020’de ABD ve Uganda’nın sponsorluğunda 32 ülkenin imzalayıp BM Genel Kurulu’na sunduğu Kadın Sağlığının Geliştirilmesi ve Ailenin Güçlendirilmesine İlişkin Cenevre Mutabakat Bildirisi amaçlarından birini “sağlıklı bir toplumun temeli olarak ailenin korunmasını savunmak” ifadesiyle tanımlıyor[1]. Bildiride “toplumun doğal ve temel bir birimi” olarak tanımlanan ailenin “devlet tarafından korunması gerektiği” belirtilirken, kürtajın ise “asla teşvik edilmemesi” özellikle vurgulanıyor. Böylece aile kavramı hem üreme politikaları hem de toplumsal cinsiyet alanında bir politik silah haline getiriliyor.

Görüldüğü gibi AKP’nin LGBTİ+’lara yönelik politikası münferit bir vaka olmanın ötesinde, kadın ve LGBTİ+ haklarına karşı yükselen küresel dalganın bir parçası. Bu yeni dalga öncekilerden farklı olarak daha uluslararası bir nitelik taşıyor. Cis-kadın ve cis-erkekten müteşekkil “geleneksel aile” kavramını ulusal kimliğin temeli olarak öne çıkaran alternatif bir normatif anlayış inşa ediyor. Bu inşa sürecinde en faal olarak başvurulan araçlardan biri hukuk.  Muhafazakâr kesimlerin uluslararası hukuk ve mekanizmaları kendi ajandaları için kullandığı bir süreçte, (yetersiz de olsa) bizi koruyan mevcut hukuk ve mekanizmaları görmezden gelme lüksümüz yok. Tam da bu bağlamda, bu yazı, 11. Yargı Paketi’ndeki LGBTİ+ varoluşunu kriminalize eden düzenlemeleri incelemeyi ve bu düzenlemeleri uluslararası hukuk açısından değerlendirmeyi amaçlıyor. İki bölümden oluşan yazının ilk kısmında tasarıda bulunan translara yönelik düzenlemeler ele alınacak.


Bir hukuk garabeti: Torba yasalar

Hukuki iş ve işlemlerde izlenecek yolun içerikten önce geldiğini belirten “usul esası belirler” prensibi uyarınca, tasarının şeklinin bilhassa usulsüz olduğunu ve demokratik yasa yapma yöntemleriyle uyuşmadığını en başta vurgulamak gerek. Nitekim kamuoyuna yansıyan yasa tasarısı, bir yasa yapma yöntemi olarak hukuki bir garabet. Paket adı verilen bu torba yasa yapma tekniği, birbiriyle ilişkili olsun veya olmasın, çeşitli yasalarda değişiklik yapmayı amaç edinen tasarı ve teklifleri kapsıyor. Bu teknik, aralarında konu ve anlam bütünlüğü olmayan metinleri karmaşık metinlerle bir araya getiriyor. Bunun sonucunda hem yasanın kaynağı olarak ifadesini bulan TBMM iradesini kısıtlıyor, hem de içtüzük ihlallerinin denetlenmesini neredeyse imkânsız hale getiriyor. Bu tekniğin gerek TBMM içtüzüğünü gerekse Anayasa’yı ihlal ettiği, temel ve demokratik hukuk prensiplerine de aykırı olduğu literatürde sıklıkla dile getirilip tartışıldı[2].

Tasarı, hem Türk Medeni Kanun’da (TMK) hem de Türk Ceza Kanunu’nda (TCK) bu yazının konusu bağlamında bir dizi değişiklikler öngörüyor. Bu değişikliklerden ilki, tasarının yedinci maddesinde TMK Md. 40’ta yer alan cinsiyet değişikliğine ilişkin düzenlemeyle ilgili. Hâlihazırda yürürlükte olan maddeye göre cinsiyet değiştirmeye ilişkin yaş sınırı 18. Hukukun bütünlüğü ve birliği açısından bakıldığında, kanunda belirlenen bu yaş sınırı diğer düzenlemeler ile uyumlu, zira TMK Md. 11 erginliği on sekiz yaşın doldurulmasıyla başlatıyor.

Erginlik, yani kişinin kanun karşısında çocuk sayılmaması hem fiil hem de ceza ehliyeti bakımından belirleyici bir dönüm noktası. Bu anlamda, fiil ehliyeti bağlamında kişi 18 yaşını doldurmasının ardından (ayırt etme gücüne sahip ve kısıtlı olmaması şartıyla) her türlü hukuki işlemi yapmaya muktedir hale gelmekteyken, ceza ehliyeti bağlamında ise 18 yaş cezai ehliyetin tam olma şartlarından biri (algılama ve irade yeteneğine sahip olması koşuluyla). Keza, vatandaşlık hukuku açısından da 18 yaş seçme ve seçilme hakkının başlangıcı. 1982 Anayasası’nda yapılan değişikliklerle 1995’te seçme yaşı, 2017’de ise seçilme yaşı 18’e indirildi.

Halen yürürlükte olan 1982 Anayasası’nın 67. maddesinde 4121 sayılı kanunla 23 Temmuz 1995 tarihinde yapılan değişiklikle seçme yaşı; Anayasa’nın 76. maddesinde 6771 sayılı kanunla 21 Ocak 2017 tarihli değişiklikle ise seçilme yaşı 18’e düşürüldü.

Bu düzenlemeler Türkiye’nin taraf olduğu ve çocukluğu 18 yaş altı olarak tanımlayan Çocuk Haklarına Dair Uluslararası Sözleşme ile de uyumluluk arz ediyor. Ancak, ilgili yasa tasarısı cinsiyet değişikliği yaşını birdenbire, hukukun diğer düzenlemeleriyle çelişki arz edecek şekilde 25 yaş olarak belirliyor. Eğer tasarı bu hâliyle kabul edilirse, 18 yaşını doldurmuş bir yurttaş cumhurbaşkanını seçebilecekken hatta milletvekili seçilebilecekken, kendi cinsiyetini seçemeyecek.


Zorla kısırlaştırma ve onamsız tıbbi müdahale

İlgili madde devamında, üreme yeteneğinden sürekli biçimde yoksun bulunma şartını yeniden yasanın gövdesine alıyor. Oysa bu şart, Anayasa Mahkemesi’nin (AYM) somut norm denetimi aracılığıyla 2017 yılında aldığı (E.2017/130) kararla iptal edilmişti[3]. Mahkeme, TMK Md. 40/2’de yer alan “…ve üreme yeteneğinden sürekli biçimde yoksun bulunduğunu…” ibaresinin, “bedensel ve ruhsal olarak ilgili yönünden katlanılması gerekli olmayan bir müdahale niteliği taşımakta olup kişinin maddî ve manevî varlığı ile özel hayatı yönünden getirilen bu sınırlama ile ulaşılmak istenen amaç arasında makul bir dengenin” bulunmadığı gerekçesiyle, bedensel ve ruhsal bütünlüğe orantısız bir müdahale oluşturduğunu tespit etmişti. AYM, söz konusu ibaredeki koşulun Anayasa’nın “temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılması” başlıklı 13. maddesi, “kişinin dokunulmazlığı, maddi ve manevi varlığı” başlıklı 17. maddesi ve “özel hayatın gizliliği” başlıklı 20. maddesine aykırı bulmuştu. Anayasa Md. 13, Md. 17, Md. 20 ve Anayasa Mahkemesi kararlarının bağlayıcılığını düzenleyen Md. 153 2017 yılından bugüne değin değişmediğine göre, bu düzenlemenin yasaya yeniden eklenmesi anayasayı ihlal edecektir.

40. maddede yapılması öngörülen bir diğer değişiklik ise interseks bireylerin beden dokunulmazlığı ile maddi ve manevi bütünlüğünün doğrudan ihlal eden bir uygulama içeriyor. Yeni düzenleme yürürlüğe girdiği takdirde, interseks bireyler iradeleri dışında tıbbi işlemlere maruz kalabilir. Tasarı metnindeki ifade, interseks bireylere, bilgilendirilmiş onamları olmaksızın “zorunlu tıbbi müdahale” yapılmasının önünü açıyor. Bu da interseks olarak doğan çocukların ve hatta ebeveynlerinin görüşleri dikkate alınmadan, bedenlerine kozmetik veya tıbbi gereklilik taşımayan cerrahi müdahaleler yapılmasına kapı aralıyor.

Malum olduğu üzere, Anayasa Md. 90/5’e göre, “usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarla kanunların farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümleri esas alınır.” Bir başka deyişle, kanunlar ile insan haklarına ilişkin bir anlaşmanın çatışması halinde öncelik söz konusu anlaşmaya verilmek zorunda. Bu bağlamda, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), Türkiye’nin taraf olduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) uyarınca sözleşmede yüklenilen taahhütlere uyulmasını sağlamak için oluşturulmuştur ve kararları bağlayıcıdır. AİHM, A.P. Garçon ve Nicot v. Fransa kararında[4], AİHS’nin özel hayata saygı hakkını düzenleyen 8’inci maddesi uyarınca, trans bireylerin özel yaşamlarına saygı gösterme konusunda devletlerin pozitif yükümlülüğü bulunduğunu kabul etmiştir. Bu karara göre, devletler kişilerin cinsiyetlerini değiştirmesine ve tanınmasına imkân veren bir prosedür öngörme yükümlülüğü altındadır. Mahkeme daha önce de Y.Y. v. Türkiye[5] kararında, cinsiyet belirleme özgürlüğünü içeren cinsiyet kimliği ve kişisel gelişim hakkının, özel hayata saygı hakkının temel unsurlarından olduğunu vurgulamıştı[6].

Öte yandan, izin aranmaksızın intersekslerin maddi ve manevi bütünlüğüne yönelik bir tıbbi müdahale hem özel hayata saygı hakkının hem de işkence yasağının ihlalini oluşturur. Nitekim, BM Çocuk Hakları Sözleşmesi’nin denetim organı Çocuk Hakları Komitesi, çocukların sağlık hakkının cinsel yönelim veya cinsiyet kimliğine dayalı ayrımcılık nedeniyle zedelenmemesinin devletler tarafından güvence altına alınması gerektiğini açıkça belirtmiştir[7]. Öngörülen düzenleme bu haliyle, Çocuk Hakları Komitesi’nin yorumu ile tamamen ters düşmenin yanı sıra, Türkiye’nin taraf olduğu Çocuk Hakları Sözleşmesi ile çatışıyor ve dahası, bu sözleşmeyi ihlal ediyor.

Yukarıdakiler ışığında, cinsiyet değiştirme ameliyatı için kısırlaştırmanın şart koşulması ve izin ya da bilgilendirme aranmaksızın intersekslerin bedenine tıbbi müdahalede bulunulması fiilen zorla kısırlaştırma anlamına geliyor. Zorla kısırlaştırma, cinsiyet değişikliği gibi kimlik haklarına erişim için bir zorunluluk haline getirildiğinde sadece kişinin bedensel bütünlüğünü ihlal etmekle kalmıyor, ayrımcı gerekçelere dayandığı bu tür durumlarda işkence niteliği kazanmaya muktedir hale de geliyor. Nitekim, AİHM’e göre tıbbi personel kötü muamelede bulunma niyeti taşımasa dahi, kişinin maruz bırakıldığı uygulama AİHS Md. 3 kapsamında değerlendirilecek ciddiyette olup kötü muamele yasağının ihlalini teşkil edebilmektedir[8]. İnsan Hakları Komitesi de benzer biçimde 2015 yılında zorla kısırlaştırmanın, gerek işkence veya insanlık dışı muamele yasağını gerekse özel hayata keyfî müdahale yasağını güvence altına alan Medeni ve Siyasi Haklar Uluslararası Sözleşmesi’nin 7. ve 17. maddelerini ihlal ettiğini tespit etmiştir[9]. Benzer şekilde Birleşmiş Milletler İşkence Özel Raportörü Juan Mendez[10], Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri[11], Dünya Sağlık Örgütü, BM İnsan Hakları Yüksek Komiserliği vb. kurum ve kuruluşlar da zorla kısırlaştırmayı işkence olarak tanımlamıştır[12].

Ayrıca Türkiye’nin de taraf olduğu İşkenceye ve Diğer Zalimane, Gayriinsani veya Aşağılayıcı Muamele ya da Cezaya Karşı Sözleşme, fiziki ya da manevi acı veya ızdırap veren bir fiilin cezalandırma, zorlama ve ayrımcılık amacıyla uygulanmasını kesin olarak yasaklar. Bu anlamda, işkence yasağını ihlal etmeye cevaz verecek bir düzenlemenin Türkiye’nin uluslararası sözleşmeler ve uluslararası teamülden kaynaklı yükümlülükleri ile çatışma halinde olacağı izahtan vareste biçimde açık. Hatta bir an için Türkiye’nin işkence yasağını içeren herhangi bir sözleşmeye taraf olmadığını varsaysak bile, işkence yasağı, mutlak ve askıya alınamaz az sayıdaki insan haklarından biridir. Bir başka deyişle, işkence yasağı jus cogens niteliğinde olup, uluslararası hukukun emredici ve kendisinden hiçbir surette sapmaya müsaade edilmeyen bir normunu oluşturur[13].


Transların sağlık hakkına yeni engel

TMK’daki değişikliğe ek olarak, tasarı ayrıca TCK kapsamında da cinsiyet değişikliğine ilişkin yeni bir düzenleme öngörüyor. Yasalaşması durumunda TCK’nın 93/A maddesi olacak düzenleme “kanuna aykırı cinsiyet değişikliği” başlığını taşıyor. Tasarı, devlet izni olmaksızın cinsiyet uyumuna yönelik tıbbi işlemleri gerçekleştiren ya da bu işlemlerden geçen kişilere cezai yaptırımlar öngörüyor. Sağlık çalışanlarına ve translara yönelik iktidarın getirmeye çalıştığı bu cezalandırma politikası bu haliyle sadece transların sağlık hakkına erişiminde ciddi sorunlar yaratmakla kalmayacak, Türkiye’nin taraf olduğu Birleşmiş Milletler Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme’yi de ihlal edecek. Nitekim, cinsel ve üreme sağlığı hakkı, Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklara ilişkin Uluslararası Sözleşme’nin sözleşmenin denetim organı olan Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Komitesi tarafından, sözleşmenin 12. maddesi çerçevesinde sağlık hakkının ayrılmaz bir yönü olarak tanımlanıyor[14]. Komiteye göre bu hak sadece hizmetlere erişimle sınırlı değil; yasal düzenlemeler ve diğer koşullar ile iç içe geçiyor. Bu anlamda, komite, mevcut yasalarda bulunan engellerin (örneğin kürtaj yasağı, zorlayıcı onam şartları, cinsiyet kimliği temelli yasaklamalar vb.) kaldırılması gerektiğini, aksinin sözleşmenin ihlaline yol açabileceğini açıkça belirtiyor. Dolayısıyla önerilen yasal düzenleme, komitenin bu yorumuyla ortaya konan ilkeler bağlamında, sözleşme ile açıkça çatışma halinde. Bu nedenle de tasarının yasalaşması durumunda bu düzenlemenin sözleşmenin ihlaline yol açması kaçınılmaz.

Türkiye’nin de taraf olduğu Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme’nin denetim organı olan İnsan Hakları Komitesi 2012 yılında Türkiye’ye ilişkin hazırladığı sonuç gözlem raporunda, Türkiye’deki mevzuatın cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği açısından sözleşmenin 26. maddesinde düzenlenen yasa önünde eşitlik ilkesi ve 2. maddesinde düzenlenen ayrımcılık yasağı ile uyumlu olmadığı tespitinde bulunmuştu. Raporda hâlihazırda LGBTİ+’ların sağlık hizmetlerine erişirken ayrımcılığa ve şiddete maruz kaldıklarını belirtilmişken[15], gündemdeki tasarının yasalaşması sonrasında özellikle translara yönelik ayrımcılığın sözleşmenin doğrudan ihlaline yol açması kaçınılmaz olacaktır.


Sonuç yerine

Bireyin kişisel durumuna ilişkin değişiklik yapabilmesi için zorla kısırlaştırmayı bir zorunluluk olarak tanımlamak bireyin maddi ve manevi bütünlüğünü, bedensel özerkliğini ve insanlık onurunu ihlal eder. Bu uygulama hem ulusal hem de uluslararası mahkemeler ve sözleşme organları tarafından özel hayata saygı hakkının, ayrımcılık yasağının ve/veya işkence ve kötü muamele yasağının ihlali olarak çeşitli kararlarda defalarca tespit edilmiştir. Dolayısıyla, taslak olarak gündeme gelen değişiklikler şayet yürürlüğe girerse, Türkiye’nin sözleşmelerden ve teamülden kaynaklanan erga omnes yükümlülüklerini ihlal edecektir.

 

Dipnotlar

[1] Letter dated 2 December 2020 from the Permanent Representative of the United States of America to the United Nations addressed to the Secretary-General (7 December 2020) UNGA A/75/626.

[2] Hıfzı Deveci, “Torba Yasalar ve Yasama Sürecindeki İçtüzük İhlallerinin Şekil Denetimi Sorunu” (2015) 117 TBB Dergisi.

[3] Anayasa Mahkemesi, 2017/130 Esas, 2017/165 Karar, 29.11.2017 tarih, 30366 Resmi Gazete.

[4] A.P., Garçon and Nicot v. France, nos. 79885/12 and 2 others, 6 April 2017.

[5] Y.Y. v. Turkey, no. 14793/08, ECHR 2015.

[6] Ibid §102.

[7] UN Committee on the Rights of the Child, ‘General comment No. 15 (2013) on the right of the child to the enjoyment of the highest attainable standard of health (art. 24)’ (17 Apr 2013) UN Doc CRC/C/GC/15 §8.

[8] V.C. v. Slovakia, no. 18968/07, § 119, ECHR 2011.

[9] M.T. v. Uzbekistan, Communication No. 2234/2013, UN Doc. CCPR/C/114/D/2234/2013 (2015).

[10] Juan E. Méndez (Special Rapporteur), Report of the Special Rapporteur on torture and other cruel, inhuman or degrading treatment or punishment, (1 February 2013) UN Doc A/HRC/22/53.

[11] Commissioner for Human Rights of the Council of Europe, Discrimination on Grounds of Sexual Orientation and Gender Identity in Europe (2011), pp. 86-87.

[12] World Health Organisation, “Eliminating forced, coercive and otherwise involuntary sterilization: An interagency statement OHCHR, UN Women, UNAIDS, UNDP, UNFPA, UNICEF and WHO” (2014)

[13] Prosecutor v. Ayyash, et al., Case No. STL-11-01/I, Interlocutory Decision of 16 February 2011 on the Applicable Law: Terrorism, Conspiracy, Homicide, Perpetration, Cumulative Charging, Appeals Chamber, Special Tribunal for Lebanon, §76; Prosecutor v. Duško Tadić (Case No. IT-94-1-AR-72, Decision of 2 October 1995 on the Defence Motion for Interlocutory Appeal on Jurisdiction, International Criminal Tribunal for the Former Yugoslavia); Prosecutor v. Akayesu, Case No. ICTR-96-4-T, Judgment of 2 September 1998, Trial Chamber I, International Criminal Tribunal for Rwanda.

[14] UN Committee on Economic, Social and Cultural Rights, ‘General comment No. 22 (2016) on the right to sexual and reproductive health (article 12 of the International Covenant on Economic, Social and Cultural Rights)’ (1 May 2016) UN Doc E/C.12/GC/22

[15] UN Human Rights Committee, ‘Concluding observations on the initial report of Turkey adopted by the Committee at its 106th session (15 October – 2 November 2012)’ (13 November 2012) UN Doc CCPR/C/TUR/CO/1 §8 and §10.