Konferansın açılış konuşmasını eski bakan Hüseyin Çelik yaptı. Fotoğraf: Elif akgül

Demokrasi Platformu konferansının sordurdukları

Konferansta yeni anayasa, seçimsiz yargı kurulları ve “kanuna uygun” direnme biçimleri gündeme getirildi. Ancak hukuk devletinin ağır yara aldığı bir ortamda bu öneriler hangi zemine oturuyor ve nasıl hayata geçirilecek?

ELİF AKGÜL

09.06.2026

Demokrasi Platformu’nun ‘Adalet Hemen Şimdi’ başlığıyla düzenlediği 2. Bahar Konferansı 7 Haziran günü İstanbul’da gerçekleştirildi.

Hem konferansta dile getirilen görüşler hem de eski Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç’ın CHP’ye ilişkin mutlak butlan tartışmalarına dair değerlendirmeleri basında geniş yankı buldu. Ben ise bu yazıda, konferans sırasında yöneltmeye fırsat bulamadığım ya da yöneltmeme rağmen yanıt alamadığım soruları ele alacağım.


AKP ile demokratik bir yasa mümkün mü?

İlk sorum, konferansın moderatörlüğünü de üstlenen eski Kültür ve Millî Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik’e yönelik. Bu soruyu, konferansın belirlediği usule uygun olarak kendisine yazılı olarak ilettim. Ancak yanıt vermemeyi tercih etti. Bu nedenle sorumu burada tekrar kamuoyunun dikkatine sunuyorum.

Hüseyin Çelik, TBMM’nin 21., 22. ve 23. Dönemlerinde Van milletvekili olarak görev yaptı. 21. Dönemde TBMM Başkanlık Divanı Kâtip Üyeliği görevini üstlenirken, 58. Hükümette Kültür Bakanı, 59. ve 60. Hükümetlerde ise Millî Eğitim Bakanı olarak kabinede yer aldı. Aynı zamanda Adalet ve Kalkınma Partisi’nin kurucu üyeleri arasında yer aldı ve Genel Başkan Yardımcılığı görevini yürüttü. Başka bir ifadeyle, uzun yıllar boyunca Recep Tayyip Erdoğan’ın en yakın “yol arkadaşları”ndan biriydi.

Her ne kadar 2016 sonrasında iktidarla arasında belirgin bir mesafe oluşmuş olsa da, 2016’ya giden süreçte hükümette yer aldığı sürece dair çok sayıda kişide soru işareti var. Bu soru işaretleri konferans sırasında yöneltilen sorulara da yansımış olacak ki, Çelik “(Adalet ve Kalkınma Partisi’nin) içindeyken sustuğumu nereden biliyorsunuz?” diyerek bu eleştirilere sitemle karşılık verme ihtiyacı hissetti.

Ancak sorum geçmişten ziyade geleceğe ilişkin. Anayasa Mahkemesi (AYM) kararlarının uygulanmama pratiği yeni bir gelişme değil. Konuyu Hüseyin Çelik’in aktif siyaset yaptığı dönem üzerinden ele alacak olursak, önemli kırılma noktalarından biri 2014 yılında Twitter’a getirilen erişim engeliydi. Yasak AYM’ye taşındığında mahkeme hak ihlali kararı vermiş, dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan ise buna karşılık, “Anayasa Mahkemesi’nin vermiş olduğu karara uymak durumundayız. Ama saygı duymak zorunda değilim. Bu karara saygı duymuyorum” demişti.

Çelik, o tarihte Adalet ve Kalkınma Partisi Genel Başkan Yardımcısı ve Parti Sözcüsü olarak görev yapıyordu. Bugünden geriye bakıldığında, iktidarın AYM kararlarına yönelik “uyarız ama saygı duymayız” yaklaşımının zamanla “istemezsek uymayız” noktasına evrildiği görülüyor. Öyle ki yeni süreç kapsamında kurulan Meclis Komisyonu’nun raporunda da, konferansta avukat Figen Çalıkuşu’nun da hatırlattığı üzere, “Anayasa’yı uygulamak üzerine yemin etmiş milletvekillerinin Anayasa’ya uymadığı” kayıtlara geçti. Dahası, bu tespiti yapan milletvekillerinin bir kısmı da iktidar partisinin mensubu.

Böyle bir tablo karşısında benim asıl merak ettiğim Çelik’in yürütülen “yeni anayasa çalışmaları” hakkında ne düşündüğü? Anayasayı ihlal etmeyi zamanla istisna olmaktan çıkarıp bir yönetim pratiğine dönüştürmüş bir siyasi özneyle yeni bir anayasa yapmak mümkün müdür, hele ki bu anayasanın bir “kurucu anayasa” niteliği taşıma ihtimali söz konusu iken?

Daha da temel bir soruyla ifade etmek gerekirse: Oyunun kurallarına uymayan, oyunu oynamak için kuralları kendisinin belirlemesini şart koşan bir aktörle aynı oyun masasına oturulabilir mi? Demokrasi oyununda AKP gerçekten adil bir oyuncu mu?


Seçim olmadan liyakat nasıl sağlanır?

İkinci sorum, eski Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç’a yönelik. Medyada fazla yankı bulmamış olsa da, Kılıç konferansta Anayasa Mahkemesi, Yargıtay ve benzeri yüksek yargı kurumlarının siyasallaştığını belirterek dikkat çekici bir öneri dile getirdi: Liyakatli kadrolar oluşuncaya kadar bu kurumlarda seçim yönteminden vazgeçilmesini savundu.

Kılıç’ın çıkış noktası kuşkusuz haklı bir eleştiriye dayanıyor. AYM örneğinden bakıldığında, bugünkü sistemde 15 üyenin 12’sini Cumhurbaşkanı atıyor, 3’ünü ise Meclis seçiyor. Meclis’teki çoğunluğun da büyük ölçüde siyasi iktidarın kontrolünde olduğu düşünüldüğünde, partili cumhurbaşkanlığı sistemi içinde fiilen 15 üyenin tamamı Cumhurbaşkanı’nın tercihleri doğrultusunda seçiliyor. Kılıç’ın itirazı da tam olarak buna yöneliyor: Bugün bu yetkiyi kullanan kişinin Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan olduğunu, yarın bunun başka bir kişi olacağını ve göreve gelecek her siyasi aktörün aynı siyasi saikle AYM üyelerini seçeceğini belirtiyor. Kılıç, AYM’nin ve diğer yargı kurumlarının bu nedenle siyasi etkiden bağımsız, çoğulcu bir yapıya kavuşamayacağını vurguluyor.

Kılıç, yargı kurullarının seçim yerine “liyakatli kadrolar oluşana dek” kura yöntemiyle belirlenmesini öneriyor. Ancak tam da burada akla gelen soru şu: Özellikle 2016 sonrasında yargıda yaşanan kapsamlı ve agresif kadrolaşma dikkate alındığında, kura yöntemi tek başına nasıl bir liyakat zemini yaratacak? Siyasi saiklerle karar verdiği yönünde ciddi eleştiriler bulunan mahkemelerin kararlarının hukuka uygunluğu, konferansta da vurgulandığı üzere, hukukun üstünlüğünün aşındığı bir ülkede kim tarafından ve hangi ölçütlere göre değerlendirilecek? Böylesi bir ortamda, kura yöntemi tek başına liyakatli kadroların oluşmasını nasıl sağlayacak?


Kanuni olanla olmayanın ayrımını kim yapıyor?

Son sorum ise Prof. Dr. İzzet Özgenç’e yönelik. Prof. Özgenç, konferansta İstanbul Bilgi Üniversitesi’nin faaliyetlerine son verilmesine ilişkin Cumhurbaşkanlığı kararı üzerinden verdiği örnekle “direnme hakkının” önemini vurguladı. “Direnmeyi öğrenmeliyiz” diyen Prof. Özgenç, bu direnişin biçimine dair iki not düştü: “Kolluk kuvvetlerini düşmanınız olarak görmeyin. Direnişinizden onlar da bir çıkarım yapabilir” ve “Direnirken suç işlemeyin.”

Türkiye’de toplanma özgürlüğünün kullanıldığı gerçek örnekleri bir kenara bırakırsak, kâğıt üzerinden bakıldığında, Prof. Özgenç’in söylediklerinde bir tutarsızlık yok. Ancak gerçek insanlara ve yaşanan olaylara baktığımızda, bazı temel soru işaretleri beliriyor. Nitekim Prof Özgenç’in dile getirdiği Bilgi Üniversitesi örneğinde dahi protesto eden kişilerin darp edildiğini ve gözaltına alındığını gördük. Çünkü bugünün Türkiye’sinde çoğu zaman yalnızca direnişin biçimi değil, “direnme” hâlinin kendisi de suç olarak tanımlanabiliyor. Kanunla kurulmuş bir üniversitenin tek bir imzayla kapatılabildiği bir ülkede, “kanuni” olanla “kanun dışı” olan arasındaki sınırı kim, neye göre çiziyor?

Bu üç soru dışında, konferansa ilişkin son bir not düşmek istiyorum. Bu yazıda değindiğim üç konuşmacı da AKP’nin 24 yıllık iktidarı boyunca devletin en kritik kademelerinde görev yaptı. Yasama, yürütme ve yargının farklı noktalarında sorumluluk üstlendiler. Bu üç ayağın tek bir bastona dönüşme sürecinin bizzat içinde yer aldılar. Bu nedenle, eğer gerçek bir değişimden ve çözüm arayışından söz edeceksek, “ben içerideyken eleştirilerimi dile getirdim” savunması tek başına yeterli değil. Geçmişin hatalarından dersler çıkaracaksak, daha fazla özeleştiriye ve sorumluluk duygusuna ihtiyacımız var.