Faili meçhullerde zamanaşımı engeli: Gazetecilerin dosyaları açılmıyor
Adalet Bakanlığı, yıllardır aydınlatılamayan cinayet dosyalarını yeniden incelemeye aldı. Ancak incelemenin zamanaşımına uğramamış dosyalarla sınırlı tutulması, 1990’larda öldürülen gazetecilerin dosyalarını tartışmanın dışında bırakıyor.
02.10.2026
Faili meçhul bir cinayet dosyası, yalnızca bir suçun kaydı değildir. Devletin o suçu nasıl soruşturduğunun, hangi tanığı dinleyip hangisini dinlemediğinin de kaydıdır. Bir dosyanın zamanaşımıyla kapanması bu yüzden yalnızca faillerin yargılanma ihtimalini değil, geçmişte neyin yapılmadığını sorma imkânını da ortadan kaldırıyor.
Adalet Bakanlığı bünyesinde kurulan Faili Meçhul Suçları Araştırma Daire Başkanlığı, sonuç alınamayan dosyaları yeniden ele alıyor. Basına yansıyan bilgilere göre Bakanlık, zamanaşımına uğramadığı belirtilen 680 dosyayı incelemeye aldı.
Sürecin en görünür örneği, Nisan 2026’dan bu yana 38 kişinin tutuklandığı Gülistan Doku soruşturması oldu. Adalet Bakanı Akın Gürlek ise Ağustos başında, 1993’te Ankara’da bombalı suikastla öldürülen Uğur Mumcu’nun ailesini kabul etti.
Peki aynı yıllarda öldürülen diğer gazetecilerin dosyaları bu sürecin neresinde?
Aralarında Musa Anter, Hafız Akdemir, Hüseyin Deniz ve Ferhat Tepe’nin öldürülmesi dahil çok sayıda cinayet dosyası faili meçhul. Neredeyse hiç soruşturma yürütülmeyen dosyalar ilk fırsatta rafa kaldırıldı.
Dünyada cezasızlık ve zamanaşımı
UNESCO verilerine göre dünyada öldürülen gazetecilerin yaklaşık 10’da dokuzunun davası yargısal olarak sonuçlanmadı. Aynı verilere göre 2006’dan bu yana işlenen gazeteci cinayetlerinin yaklaşık yüzde 86’sı hâlen adli olarak çözülememiş, failler veya azmettirenler ceza almamıştır.
Öte yandan, kamu görevlilerinin sorumluluğuna ilişkin soruşturmalarda karşılaşılan zamanaşımı ve af engelleri bazı ülkelerde kaldırıldı.
Arjantin’de askeri diktatörlük dönemini koruyan af yasaları 2003’te Kongre tarafından geçersiz sayıldı, 2005’te Yüksek Mahkeme tarafından anayasaya aykırı bulundu. Onlarca yıl önce kapanmış dosyalar yeniden açıldı, yüzlerce eski görevli yargılandı.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) de 2004 tarihli Abdülsamet Yaman/Türkiye kararından bu yana, devlet görevlilerinin işkence ve kötü muameleyle suçlandığı davalarda zamanaşımı ve af uygulanmaması gerektiğini vurguluyor. Türkiye’de ise bu tür suçlarda zamanaşımı işliyor. Hakikat Adalet Hafıza Merkezi’ne göre bunun başlıca nedenlerinden biri, yargının 1990’larda OHAL bölgesinde işlenen ağır ihlalleri sistematik bir örüntünün parçası olarak değil, münferit suçlar olarak ele alması.
Ferhat Tepe dosyası
Özgür Gündem gazetesinin Bitlis muhabiri Ferhat Tepe, 28 Temmuz 1993’te, 18 yaşındayken Bitlis şehir merkezinde silahlı üç kişi tarafından kaçırıldı. Ailenin ve gazetenin başvurularına rağmen resmi kurumlar onun gözaltına alınmadığını bildirdi. Günler sonra cesedi Elazığ’daki Hazar Gölü yakınlarında bulundu. Aile, 14 kişinin Tepe’yi Diyarbakır Jandarma Alay Komutanlığı’nda sorgu sırasında gördüğünü beyan ettiğini ileri sürüyor.
AİHM, 9 Mayıs 2003’te Tepe’nin kaçırılması ve ölümüne ilişkin etkili soruşturma yürütülmediğine hükmederek Türkiye’yi tazminata mahkûm etti. Soruşturma ise 2013’te Elazığ Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından, faile ulaşılamadığı ve 20 yıllık zamanaşımının dolduğu gerekçesiyle kapatıldı. Babası İshak Tepe’nin başvurusu üzerine Anayasa Mahkemesi de 16 Haziran 2016’da savcılığın soruşturmayı genişletmediğine, delilleri özenle toplamadığına ve dosyayı sürüncemede bıraktığına hükmetti. Ancak zamanaşımı engeli nedeniyle soruşturma yeniden açılmadı.
Yani iki yüksek mahkemenin etkili soruşturma yapılmadığını tespit ettiği bir dosya, yapılmayan o soruşturmanın süresi dolduğu için kapalı kaldı. Mahkemeler ölümden devletin doğrudan sorumlu olduğuna hükmetmedi; failler ise hâlâ belirlenmiş değil.
İshak Tepe, hayatını kaybedene kadar oğlunun dosyasının takipçisi oldu.
“Asıl sınav siyasi cinayetler”
Ferhat Tepe’nin ablası Ayşe Tepe Doğan, faili meçhul dosyaların yeniden gündeme gelmesini önemsiyor. Ama ona göre asıl mesele, bu çabanın hangi dosyalara uzanacağı:
“Türkiye’de aydınlatılmayan belki de binlerce dosya bulunmakta. Elbette bunların aydınlatılması önemlidir. Fakat söz konusu olan siyasi nedenlerle işlenmiş ve faili meçhul olarak adlandırılan dosyalar olunca, bu konu farklı bir boyut kazanmakta.”
Doğan, kamuoyunun bildiği ya da uzun süredir araştırılmamış bazı dosyaların yeniden açılmasının, devletin olayları aydınlatma kapasitesini gösterdiğini düşünüyor. Ona göre asıl sınav ise 1990’lardan itibaren işlenen siyasi cinayetlerde verilecek:
“Peki bu güç, özellikle 1990’lardan sonra daha da ivme kazanan ve o dönemin derin devlet aktörleri tarafından işlendiği bilinen cinayetler için neden kullanılmıyor ve gündeme dahi getirilmiyor?”
Doğan, dosyanın zamanaşımına uğramasının yalnızca kendi ailesinin adalet arayışını değil, benzer dosyalarda gerçeğe ulaşma ihtimalini de etkilediğini söylüyor. Devletin bu dosyalardaki tutumunu, siyasi iktidarlardan bağımsız olarak tartışılması gereken yapısal bir sorun olarak görüyor:
“Hangi güç iktidara gelirse gelsin sırtını bu duvara dayamakta ve bu dosyaların üzerine gitmeyi kendi varlığına ve devletin bekasına yönelik bir tehdit olarak görmekte.”
Doğan’ın değerlendirmeleri, ailenin yıllardır dile getirdiği iddiaları yeniden gündemimize getiriyor. Olası sorumlulukların ise her dosyada ayrı ayrı soruşturulması ve kanıtlanması gerekiyor. Ailenin talebi de tam olarak bu.
“Failler hâlâ hayatta”
Babası İshak Tepe’nin ölümünden sonra da bu mücadelenin anlamını yitirmediğini söyleyen Doğan, kardeşinin dosyasının yeniden açılmasını istiyor. Aradan 33 yıl geçmesi, ona göre gerçeğe ulaşma ihtimalinden vazgeçmek için bir neden değil:
“33 yıla rağmen soruşturma açılmasını elbette isterim, çünkü failler hâlâ hayatta.” Doğan, böyle bir soruşturmanın kendisi için ne ifade edeceğini şöyle anlatıyor:
“Yeniden soruşturma açılması 33 yılın acısını dindirmeyecektir. Fakat toplumun kendi tarihiyle, duyarsızlığıyla, kayıtsızlığıyla yüzleşmesi anlamına gelecektir ki benim için kıymetli olan da budur.”
Doğan, 1995’ten bu yana Galatasaray Meydanı’nda gözaltında kaybedilenlerin akıbetini soran ve sorumluların yargılanmasını isteyen Cumartesi Anneleri’nin adalet arayışının içinde yer alıyor. Bu mücadeleyi, cezasızlığın sona ermesi ve geçmişte yaşananların toplum tarafından sahiplenilmesi talebinin bir parçası olarak görüyor.
Doğan, zamanaşımı konusunda yasal bir değişiklik yapılması gerektiğini savunuyor ve bu çerçevede Türkiye’nin, Uluslararası Ceza Mahkemesini kuran Roma Statüsü’ne taraf olmasını talep ediyor. Ancak Statü yalnızca yürürlüğe girdiği 1 Temmuz 2002’den sonra işlenen suçlara uygulanıyor. Arjantin örneğinin gösterdiği gibi, geçmişe dönük bir çözüm daha çok iç hukuktaki engellerin kaldırılmasına bağlı.
Doğan için hukuki mekanizmaların ötesinde bir soru daha var: Devletin geçmişle nasıl yüzleşeceği.
Doğan, ”Devlet bize çok şey söyleyebilir, yeter ki bu iradeyi gösterebilsin” diyor. Ama bir ailenin 33 yıllık acısını hafifletecek tek bir cümlenin var olduğuna inanmıyor.
Doğan’ın talebi, kişisel olarak dilenecek bir özrün ötesine geçiyor. Geçmişte yaşananların inkâr edilmemesini, sorumluluğun kabul edilmesini ve benzer acıların sonraki kuşaklara aktarılmamasını istiyor. Dünyanın farklı ülkelerinde geçmişteki devlet uygulamaları nedeniyle yapılan özürleri hatırlatıyor ve böyle bir yüzleşmeyi hem ahlaki bir sorumluluk hem de gelecek kuşaklara karşı bir borç olarak tanımlıyor:
“Bu acılar, bu birikmiş kin ve öfke bu nesille birlikte miadını doldurmalıdır.”