Gloria Steinem ve kürtaj: Sürmekte olan bir mücadele
Amerikan feminist hareketinin öncü isimlerinden gazeteci Gloria Steinem’in bıraktığı miras, kürtaj hakkı özelinde yeniden gündemde. Elli yıl önce bu konudaki sessizliği kıran Steinem’in mücadelesi, bugün hem ABD’de hem Türkiye’de hâlâ sürüyor
10.09.2026
Amerikan feminist hareketinin en tanınmış isimlerinden biri olan gazeteci ve aktivist Gloria Steinem, 92 yaşında, 2 Eylül’de hayatını kaybetti. Ölüm haberinin ardından Amerikan medyası, özellikle kadın gazeteciler ve feminist hareketin içinden isimler, onun mirasını art arda andı — kimi 60 yılı aşan aktivizmini, kimi Amerika’nın öncü feminist yayın organlarından biri sayılan Ms. Magazine ile kurduğu mecrayı, kimi de kadınların kamusal alanda söz sahibi olma mücadelesindeki simgesel yerini vurguladı.
Bu ismi bana da uzak bir tarih değil, biraz daha yakın kılan bir detay var: Geçen yıl bir meslektaşımla birlikte hazırladığımız bir araştırma haberi Ms. Magazine’de yayımlanmıştı. Yayın öncesi derginin tarihçesini araştırırken karşıma çıkan isim Steinem’di. Onu hiç tanımamış olsam da, Türkiye’den bir gazeteci olarak, Amerikan feminist hareketinin kurucu isimlerinden birinin kurduğu bir mecrada yer almak, onun mirasının hâlâ ne kadar canlı ve uluslararası olduğunu bana hissettirmişti.
Ama bu anmaların çoğunun ortak bir noktası var: Steinem’in mirasını konuşurken, aslında hâlâ bitmemiş bir mücadeleyi konuşuyor olmamız. Çünkü o, hayattayken hem kürtaj hakkının anayasal güvenceye kavuştuğunu, hem de bu güvencenin elinden alındığını gördü.
Bu mücadelenin kökeninde kendi deneyimi de vardı: 1957’de, henüz 22 yaşındayken, Hindistan’a giderken yolu İngiltere’ye düşmüştü — orada, kürtaj hâlâ yasadışıyken, bir doktorun yardımıyla kürtaj olmuştu. Bunu yıllarca kimseye anlatmadı.
1969’da, New York’ta bir kilise toplantısında kadınların kendi kürtaj deneyimlerini ilk kez halka açık şekilde paylaştığını dinlediğinde bir şey değişti. Steinem bu anı daha sonra şöyle anlatacaktı: “Hayatımda ilk kez, kadınların ayağa kalkıp, halka açık şekilde konuşulmaması gereken bir şey hakkında gerçeği söylediğini gördüm.” Kendi deneyimi artık anlam kazanmıştı — ve bu, onun yazıdan sokak aktivizmine geçtiği dönüm noktası oldu.
Steinem, kürtajın ülkenin çoğu eyaletinde hâlâ suç sayıldığı 1972 yılında, kurduğu Ms. Magazine’in ilk sayısında aralarında kendisinin de bulunduğu 53 tanınmış kadınla birlikte “Kürtaj Olduk” başlıklı bir bildiri yayımladı. Amaç basitti: Kürtajın yasadışı olmasının kadınları bundan vazgeçirmediğini, sadece bunu gizlice ve güvensiz koşullarda yaptırmaya zorladığını herkese göstermek. Bu bildiri, kürtajı bir mahremiyet meselesinden çıkarıp kamusal bir tartışmaya dönüştüren ilk büyük adımlardan biri oldu.

Ms. Magazine’in Bahar 1972 sayısının kapağı ve iç sayfasından: 53 kadının imzasıyla yayımlanan “Kürtaj Olduk” bildirisi. Bu bildiri, kürtajı bir mahremiyet meselesinden çıkarıp kamusal bir tartışmaya dönüştüren ilk büyük adımlardan biri oldu. Arşiv: Ms. Magazine
Elli yıl önce bir bildiriyle başlayan bu mücadele, bugün hâlâ aynı soruyu soruyor: Bir kadının bedeni üzerindeki söz hakkı kimin elinde?
Cevap, 2022’de değişti. ABD Yüksek Mahkemesi’nin, 1973’ten beri kürtajı anayasal bir hak olarak güvence altına alan Roe v. Wade kararını iptal eden “Dobbs v. Jackson Women’s Health Organization” kararıyla — kısaca Dobbs kararı olarak anılıyor — kürtajı düzenleme yetkisi tamamen eyaletlere geçti.
Bugün gelinen noktada tablo şöyle: 13 eyalette kürtaj tamamen yasak — bazılarında tecavüz, ensest ya da ölümcül fetal anomali gibi istisnalar bile yok. Buna karşın dokuz eyalet ve başkent Washington’da herhangi bir gebelik haftası sınırı bulunmuyor. Yani ülke, kürtaja erişim konusunda fiilen ikiye bölünmüş durumda — bir kadının bu hakka ulaşıp ulaşamayacağı, artık inancına ya da kararına değil, yaşadığı eyalete bağlı.
Bu bölünmenin sonucu soyut değil, somut: Planned Parenthood’un araştırmasına göre, sadece bir yılda tam yasaklı eyaletlerde 43.830 kişi kendi eyaletinde kürtaj hizmetine erişemedi. Bazıları komşu eyaletlere seyahat etme imkânı buldu, bazıları bulamadı. 1972’de gizlice ve güvensiz koşullarda yaşanan o eski gerçeklik, 50 yıl sonra farklı bir kılıkla geri döndü: Artık kürtaj yasadışı değil, ama bazıları için ulaşılmaz.
Bu tablo bize uzak değil. Türkiye’de kürtaj 1983’ten beri yasal — 10 haftaya kadar, hastane şartıyla. Ama “yasal olmak” ile “erişilebilir olmak” burada da aynı şey değil. Kamu hastanelerinde vicdani ret gerekçesiyle kürtaj hizmeti verilmemesi, bazı illerde bu hizmeti sunan hekim bulmanın neredeyse imkânsız hale gelmesi, kadınları ya özel sağlık kuruluşlarına yüksek ücretler ödemeye ya da hiç erişememeye itiyor. Yani Steinem’in ABD’de tarif ettiği o eyalet-eyalet farklılaşan tablo, Türkiye’de il il, hatta hastane hastane yaşanıyor — sadece yasa değişmeden.
Medyadaki tablo da farklı değil. NewsLabTurkey’in Türkiye’deki on iki haber sitesini incelediği bir araştırmaya göre, cinsel ve üreme sağlığı haberleri arasında kürtaj konusu yüzde 1,3’lük payla neredeyse en az yer bulan başlık — infertilite ya da cinsel işlev bozuklukları gibi konuların çok gerisinde. Steinem’in 50 yıl önce Amerika’da kırmaya çalıştığı sessizlik, burada hâlâ sürüyor: Kürtaj, ne haber bültenlerinde yeterince konuşuluyor, ne de kadınların kendi deneyimlerini paylaşabileceği bir alan buluyor.
Ama her miras gibi, Steinem’inki de sorgulanmadan bırakılmadı. Ölümünün ardından yeniden dolaşıma giren eleştirilerden biri, onun 1958-1962 yılları arasında CIA tarafından finanse edilen bir kültürel kuruluşta çalışmış olmasıydı — bir dönem, sosyal medyada “asıl gerçek” edasıyla paylaşılan, adeta yeni bir keşifmiş gibi sunulan bir detay.
Oysa bu bağlantı hiçbir zaman gizli değildi; Steinem bunu defalarca, açıkça konuştu. Sorulması gereken asıl soru, bu detayın var olup olmadığı değil, onun hayatının bütününde nereye oturduğuydu. Çünkü bu dönem, henüz 24-28 yaşlarındaki, feminist hareketin içinde bile olmayan bir Steinem’e ait. Bugün onu hatırlattığımız aktivizm — Londra’daki deneyimini anlamlandırdığı 1969, “Kürtaj Olduk” bildirisini yayımladığı 1972, 50 yılı aşan mücadelesi — ancak bu dönemden yıllar sonra şekillendi. Yani 60 yılı aşan bir kamusal yaşamdan, feminist kariyerinin öncesinde kalan bir detayı seçip mirasının önüne koymak, kronolojik olarak da adil bir okuma sayılmaz.
Üstelik bu eleştiriyi ilk gündeme getirenler de hareketin dışından değil, içinden gelmişti — 1970’lerde Steinem’in CIA bağlantısını araştırıp kamuoyuna taşıyan Redstockings adlı radikal feminist kolektifin asıl kaygısı, onu itibarsızlaştırmak değil, hareketin nereye doğru yönlendirildiğini sorgulamaktı. Yani bu tartışma bile, aslında feminist harekete duyulan bir sahiplenmenin ürünüydü.
Belki de bugün Steinem’i hatırlarken sorulması gereken soru, onun kusursuz olup olmadığı değil. Elli yıl önce bir kadının “kürtaj oldum” diyebilmesi bile bir cesaret meselesiyken, bugün bunu hâlâ aynı cesaretle söylemek zorunda kalmamız, onun bize bıraktığı asıl mirasın ne kadar bitmemiş olduğunu gösteriyor. Steinem’in başlattığı o sessizliği kırma cesareti, sadece Amerika’ya değil, kürtajın hâlâ bir utanç, bir suç ya da bir pazarlık konusu olduğu her yerdeki kadınlara bir çağrı bırakıyor: Bu, susarak kazanılabilecek bir mücadele değil.