Mehmet Altan’dan hapishaneye direniş kitabı: Yüksek Güvenlikli Notlar
“Zaman birikip bollaşıyor ve sizin üstünüze yıkılıyor.” Silivri Cezaevinde 21 ay kalan Mehmet Altan o yıkıntının altından nasıl kalktığını anlatıyor
23.07.2026
Yılın ilk kirazı, kış olimpiyatları, sizin için istenen üç kez ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası… Tüm bunlar hapishanede nasıl yaşanır? Sizi “canlı bir ölü haline getiren” cezaya karşı nasıl direnilir? Hapishanede nasıl canlı kalınır?
Gazeteci, yazar Mehmet Altan cezaevinde tuttuğu notlardan oluşan Yüksek Güvenlikli Notlar kitabı için “Hapishaneyi anlatmadım ben, hapishaneye nasıl direnildiğini anlattım” diyor.
Altan bugünlerde de oldukça hareketli olan tutuklu gazeteciler listesine 15 Temmuz sonrası girip 21 ay sonra çıkabilmişti.
10 Eylül 2016’da gözaltına alınırken savcı, kardeşi Ahmet Altan’la birlikte bir televizyon programında “subliminal mesaj” verdiklerini iddia etmişti. Tutuklanmasının hemen ardından yaptığı itirazın sonucunda Anayasa Mahkemesi hak ihlali yapıldığına hükmetti ama mahkeme onu yine de tahliye etmedi. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi de Altan için iki maddeden hak ihlali kararı verdi. Üç yıl süren yargılamanın ardından üzerine atılı tüm suçlardan -ki bunlardan birisi şiddet kullanarak hükümeti ortadan kaldırmaya teşebbüstü- beraat etti. Ancak bu arada ömrünün 21 ayını Silivri Cezaevinde kendi tabiriyle bir “beton kutuda” geçirmiş oldu.
Aynı zamanda iktisat profesörü olan Mehmet Altan, -hakkındaki tüm bu kararlara rağmen- halen bir KHK’lı, İstanbul Üniversitesindeki görevine dönemiyor.
Nisan ayında Telâkki yayınlarından çıkan Yüksek Güvenlikli Notlar’da Mehmet Altan sıkıştırıldığı küçük hücreden dünyaya bağlanma çabasını, hayata dair beslenme olanakları alabildiğine kısıtlanmışken yaşamını bazen Türk dizileriyle, bazen hatıralarıyla nasıl beslediğini anlatıyor. Kendisiyle hem o günleri hem bugünleri konuştuk.
“16 Şubat 2018, Gece
Bugün ağırlaştırılmış müebbete mahkûm edildim.
Mahkemeden yorgun döndüm.
Yatmadan önce çay demleyip dünden kalan bayat ekmeği yedim.”
Gerçekten o gün bunları mı yazdınız? O gün böyle bir ruh hali içinde miydiniz?
Ben, bu ağırlaştırılmış müebbeti iki kez duydum. Bir normal mahkemede duydum. İkincisi istinafta duydum. Anayasa Mahkemesi bütün sürecin anayasaya aykırı olduğunu söylemesine rağmen…
Hukukun olmadığı yerde siz eğer meşruysanız, ağırlaştırılmış müebbet filan sizin mağdur olduğunuzu değiştirmez, suçlamanın karşılığı olduğu anlamına gelmez. Onun için o notları o gün öyle yazdım.
Notlarınızda genel olarak bir metanet var. Hapishane günleriniz hep böyle miydi yoksa kitaba yansıyan kısmı mı böyle?
Hep öyle geçti, zaten kitabın özü o: Hapishanede, zamanın donduğu bir zaman diliminde insan kendi yaşamını, olabildiğince, kendince nasıl sürdürebilirin bir resmi.
Zihinsel olarak, ruhsal olarak, duygusal olarak beslenmeye, kendini canlı tutmaya ve o metabolizmanın bir şekilde hareket etmesine, hava almasına, soluklanmasına ve daha manalı olmasına yönelik çabaların izdüşümleri. Kitapta ne varsa öyle…

Mehmet Altan’ın yeni kitabı “Yüksek Güvenlikli Notlar” Nisan ayında okuyucuyla buluştu.
Peki nasıl sürdürülebilir hapishanede yaşam?
Birisi sana zulmediyor. Sen de bir şekilde o zulmü by-pass ederek zamanın donduğu, mekânın donduğu, her şeyin donduğu bir yerde olduğun gibi, kendini değiştirmeden, olabildiğince yaşar kalma gayreti içine giriyorsun.
Yüksek Güvenlikli Notlar’ın mesajı bu: Ben normalde günlük hayatımı nasıl yaşıyorsam bir anda onu zamanda ve mekânda dondurdukları vakit ben onu nasıl bir yaşama gayreti içinde olurum.
Mesela dizi seyretmem ben normalde. Ama modern hayatın izdüşümleri var diye dizilere bakardım. Yani beyaz örtülü bir lokanta, içki kadehi filan… Hapishanede hayat gerçekten çok daralıyor. Zaman donuyor. İnsanlığın bulduğu en büyük ceza bu anlamda hâlâ hapishane.
“Redingotlu saksağan” ya da kargayla aranızdaki “peynir kıskançlığı…” Kuşlar da bu donmuş zamanın içindeki en büyük hareketliliklerden birisi gibi görünüyor yazdıklarınızdan…
Çok üzüldüm kuşlarla ilgili bir uzman olmadığıma, kırsal bölgedeki ortalama bir vatandaşın bilgisi kadar kuşları tanımadığıma. Çünkü orada başka bir şey yok.
Çok ağır akan bir zaman diliminde en ufak bir kıpırtı büyük bir Nagazaki bombası gibi hayatınızda yer alıyor.
Küçük, dar, hareketsiz bir yerde bir kuşun gelmesi, bir canlının hareketi, bir çekirge… Bunlar o hareketsiz, donmuş zamanın içinde en büyük olay olarak hayatın gündemine yerleşip kalıyor.
Kitapta hapishanede yediğiniz 2017 yılının ilk kirazıyla birlikte eski kirazları da anlatıyorsunuz. Hatıralar nasıl bir işlev kazanıyor hapishane yaşamında?
Hapishanede ileriye yönelik yeni yaşam karesi söz konusu olmadığı için, yeni yaşam karelerini bir taraftan da geçmişteki yaşamı yeniden yola koyarak yaratmaya çalışıyorsunuz.
Geçmişteki yaşanmış kareler tekrardan canlı, taze olarak sizin hayatınıza eklemleniyor.
Kitapta sormuşsunuz, ben de şimdi size sorayım, genç yaşta mı girmek zor hapishaneye ileri yaşta mı?
Ben hapishanede önce 15 gün yalnız kaldım. Sonra iki kişiyle beraber kaldım. Onlar çocuklarını çok özlüyorlardı. Görüşme günlerinde çok ağlıyorlardı. Daha genç mi yatmak avantajlı, ileri yaşlarda mı zulme uğramak avantajlı? Onu çok düşünürdüm.
Vardığınız sonuç ne oldu?
Eğer ileriye yönelik umudun, heyecanın varsa ve doğal zamanının da daha fazla olduğunu düşünüp bu eziyeti ve zulmü buna katık yapacaksan daha genç girmek siyasetçiler için belki bir avantaj ama genel olarak genç girmek daha zor herhâlde.
Çünkü benim yaptığım bir hesaba göre, bu tür bir siyasal zulme uğradığınız vakit yaşamınızdan 10 yıl gidiyor.
Benim hiçbir suçum yok. Beni üniversiteden attılar. Aynı zamanda “yazı yazma!” “Televizyona çıkma!” “Medeni ölü” diye bunlar daha evvel planlanmış şeyler.
Bunlar genç birisine, birikimi olmayan birisine yapıldığı vakit onun hayatı çok zorlaşır. Mesela, Anadolu üniversitelerinden birinde genç, yolun başındaki bir adam Anayasa Mahkemesi, AİHM ve Yargıtay kararına rağmen aklansa da ona zulmetmeye devam eden bir zihniyet var ise nasıl toparlanacak? 10 yılı geçer.
Hapishane deneyimine baktığınız zaman şimdi nasıl hissediyorsunuz kendinizi? O günlerin sizde bıraktığı duygu nedir?
Aldırmıyorum. Türkiye’de faşizm her zaman gelir geçer bir şekilde.
Bunları biz babamın döneminde de yaşadık. Babam 10 sene işsiz güçsüz kaldı. Yani bir şey olmaz. Biz tecrübeli Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarıyız.
Gelir geçer mi? Geçecek mi?
Abdülhamit geçtiyse bu da geçer.
Umudunuzu koruyorsunuz yani…
Her zaman! Türkiye’ye umudum biraz azalıyor, ama dünyaya umudum her zaman tazedir. Ve umut insanın vazgeçilmez, en doğal parçasıdır. Çünkü umut yoksa -hapishane açısından da bu önemlidir- kendi fiziğinizi yaralarsınız. Umut yaşatan bir şeydir. “En son umut ölür” diye bu dönemde çok tekrarladığım ve sevdiğim bir Meksika atasözü var.
Bir de şundan umutluyum. Hitler ne zaman geldi? 1933’lerde… Dünyanın bilim açısından, özellikle fizik bilimi açısından en parlak dönemiydi. Eğer teknoloji, bilim çok parlak bir şekilde gidiyorsa insanoğlu bundan ürküyor ve faşizmden, baskıdan, otoriteden medet umuyor. Yeryüzü bundan daha korkuncunu yaşadı. Yüz sene geri gidelim; 1926. Korkunç bir zaman… 1. Dünya Savaşı yaşanmış, milyonlarca insan ölmüş ve ikinci dünya savaşı gelmekte. Çok köklü bilimsel teknolojik değişimlerde, her şey yerli yerine oturuncaya kadar büyük acılar yaşanıyor. Sonra oturuyor gibi oluyor ve yeni bir atılım varsa onun karanlık rüzgârları esiyor. Onun için bunlara yüz yıl yüz yıl bakmak lazım.
Tutuklanmanızın hak ihlali olduğunu söyleyen Anayasa Mahkemesi kararına rağmen 21 ay cezaevinde tutuldunuz. Bununla ilgili öfke duyuyor musunuz?
Bunların hepsini yapan yargı. Bunlar hukukçu, yani görünürde hukukçu, bunların diplomaları var. En çok öfkelendiğim şey bu; mesleğe ihanet.
İstanbul Üniversitesi’nden mezun doktorların büyük bölümünün bile bile yanlış teşhis koyup yanlış tedavi etmeleri halinde ne olur Türkiye? Hukuk işte o halde.
Beni gözaltına almaya kalkan savcı, “subliminal mesaj” -yeryüzünün yargı tarihinde yok böyle bir şey- uyduruyor ve mahkeme buna onay veriyor. Evi darmaduman ediyorlar, gözaltına alıyorlar. Sürecin devamında mahkeme var. Her ay dosyaya bakmadan beni tutuklu yapıyor. Aynı zamanda bana ağırlaştırılmış müebbet veren bir mahkeme var. Bunların hepsi hukuk fakültesi mezunu.
Bunların hepsinin parasını biz vergilerimizle veriyoruz ve bunlar anayasayı çiğnedikçe terfi alıyor. Mesleğine ihanet eden adama öfkem var.
Anayasa Mahkemesi benim gözaltına bile alınamayacağımı söyledi. O sıradaki başbakan çok rahat bir şekilde diyor ki, “Anayasa Mahkemesi konuya hâkim değildir.” Bunlar kabul edilebilir şeyler değil.
Bunlar 10 yıl önce yaşandı. Hukukun şimdiki durumunu nasıl görüyorsunuz?
O zaman ağır yaralıydı, şimdi öldü.
Soru tuhaf gelebilir ama bir yandan da bazıları için pratik ihtiyaç: Bundan sonra hapishaneye girecek olanlara tavsiyeleriniz neler?
Allah korusun, inşallah girmezler. Sakin bir mekânda çok mütevazı şartlarda bir şekilde yaşamaya çalışma gibi bir durum var.
Önemli olan meşru olmak. Benim kendi örneğimde sanık diye tuttukları adam meşru, yargılayan gayrimeşruydu. Bunun içinden nasıl çıkarız? Bunun içinden bir şekilde bir gün çıkılacağını düşünerek bir direnç oluşturmak lazım. Meşruiyet çok direnç veren bir şey insana.
Son soru: Dört duvar arasında aldığınız notlar şimdi dışarıda yüzlerce okurun elinde. Bunun sizin için anlamı nedir?
Ben bu kitabı hapishaneden çıktıktan sonra bitirdim ve saklı kalmasını istemedim.
Hani böyle denize kâğıttan kayık atarsın ya onun gibi…
Eğer buna ulaşıp bu kâğıttan yapılmış oyuncağa eli değen olursa iyi zaman geçirmesini dilerim, geçirilmiş iyi bir zaman karesinin anıları olmasa da…