Nesrin Algan: “COP31 Türkiye’deki sivil toplum için önemli bir sınav olacak”

STGM Yönetim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Algan’a göre bu sürecin kalıcı bir kazanıma dönüşebilmesi için sivil toplumun ortak hareket etmesi, kurumsallaşması ve karar alma süreçlerine daha güçlü katılması gerekiyor

TANSU PİŞKİN

14.07.2026

Türkiye, Kasım ayında ilk kez Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Taraflar Konferansı’na (COP31) ev sahipliği yapacak. Dünyanın en büyük iklim zirvesi olarak kabul edilen COP’lar, çoğu zaman devlet başkanları, bakanlar ve uluslararası müzakereler üzerinden konuşuluyor. Bu konferanslar, aynı zamanda sivil toplumun iklim politikalarını etkilemeye çalıştığı, uluslararası dayanışma ağları kurduğu ve yerelden yükselen talepleri küresel gündeme taşıyabildiği en önemli platformlardan biri.

Öte yandan, Türkiye’de çevre ve iklim mücadelesi uzun yıllardır büyük ölçüde yerel ölçekte yürütülüyor. Yerelde ses getiren pek çok çevre mücadelesi ise uluslararası iklim politikalarıyla güçlü bağlar kurmakta zorlanıyor. COP31 bu açıdan önemli bir fırsat sunuyor.

Ancak COP’a katılmak tek başına yeterli değil. Hazırlık sürecinden başlayarak ortak talepler oluşturabilen, uluslararası müzakere süreçlerini takip eden ve birlikte hareket edebilen bir sivil toplum yapısına ihtiyaç var. Bu nedenle COP31’in başarısı yalnızca zirvenin nasıl geçtiğiyle değil, Türkiye’deki sivil toplumun bu süreci nasıl değerlendirdiğiyle de ölçülecek.

Akademisyen ve Sivil Toplum Geliştirme Merkezi Derneği (STGM) Yönetim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Nesrin Algan da COP31’in Türkiye’deki sivil toplum açısından önemli bir eşik olduğunu düşünüyor. Algan’a göre zirve, birlikte hareket etme kapasitesini güçlendirmek, yerel mücadeleleri uluslararası alana taşımak ve karar alma süreçlerinde daha etkili olabilmek için önemli bir fırsat sunuyor.

Prof. Dr. Algan’la COP31’e giderken Türkiye’deki sivil toplumun rolünü, mevcut eksiklikleri ve bu sürecin yaratabileceği fırsatları konuştuk.

“COP31 sivil toplum için neden bir eşik?”

COP31 zirvesini Türkiye’deki sivil toplum açısından nasıl tanımlıyorsunuz? Bu, sivil toplumun iklim politikalarına daha fazla etki edebileceği tarihî bir fırsat mı, yoksa aşılamama riski yüksek bir eşik mi?

COP31’in Türkiye’deki sivil toplum açısından birlikte çalışma, dayanışma ve görünür olma bakımından önemli bir eşik oluşturabileceğini düşünüyorum. Bu durum, hem ulusal hem de uluslararası düzeyde iklim politikalarının yanı sıra çevre politikaları konusunda daha etkili olmak için önemli bir fırsat olabilir.

Türkiye’de çok sayıda sivil toplum kuruluşu var. Ancak iklim sadece çevre örgütlerinin değil, tüm alanlarda çalışan STK’ların birlikte hareket etmesini gerektiren bir konu. Çünkü doğrudan yaşam, var olma ve katılım haklarını ilgilendiriyor.

COP31’in yarattığı hareketlilik, etkili bir iş birliğine dönüşme potansiyeli taşıyor. Aynı zamanda yerel çevre sorunlarının ulusal ve küresel ölçekte görünürlük kazanmasına da katkı sağlayabilir. Ortak hedeflerde birleşip örgütlü bir baskı grubu oluşturabilmek için bu sürecin ciddiyetle değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyorum.

Prof. Dr. Nesrin Algan COP31 öncesi sorularımızı yanıtladı.

COP’larda sivil toplum çoğu zaman “gözlemci” statüsünde yer alıyor. Siz ise bunun bile önemli olduğu görüşünü dile getirmiştiniz. Gözlemcilik, karar alma yetkisi olmayan aktörlere gerçekten nasıl bir etki alanı sağlıyor? Bunu bugüne kadar düzenlenen COP’lara bakarak, somut örneklerle anlatabilir misiniz?

“Gözlemci” statüsünde bile olsalar, karar vericilere görüş ve taleplerini iletmelerinin önünde bir engel yok. Hatta alınacak kararlara ilişkin somut önerilerini belli ülke temsilcileri ile görüşerek, onlar vasıtasıyla gündeme getirmeleri de mümkün.

STK’ların, genellikle ülke veya ülke gruplarının toplantıda alınacak kararlara ilişkin önerilerini hazırlamalarına ve savunmak için ihtiyaç duydukları bilimsel ve siyasi argümanların oluşturulmasına, müzakerelerin dışındaki zaman ve mekanlarda yardım etmek, destek olmak, kulis yapmak gibi faaliyetlerle etkili olduklarını biliyoruz.

Müzakerelerdeki gelişme veya tıkanıklıkları basın ve kamuoyuna duyurmak ve toplumsal bir destekle karar vericilere etki yapmak da mümkün.

Türkiye COP31’e hazırlanırken sizce sivil toplumun en büyük görevi zirveye katılmak mı, yoksa zirve öncesinde Türkiye’nin iklim politikalarını ve müzakere pozisyonunu etkilemeye çalışmak mı? Bugün bu ikinci alanda yeterince güçlü müyüz?

Her ikisi de. Zaten genel olarak çevre, özelde de iklim konusu katılımcılığı gerektiren, çok bileşenli, holistik ve bütünleşik politikalara ihtiyaç duyulan konular. Bu nedenle STK’ların hem ulusal hem de uluslararası politikaların oluşturulması süreçlerinde örgütlü biçimde katılım haklarını kullanmayı talep etmede ısrarcı olmaları gerekir. Elbette iktidarların da bu anlayışa uygun davranmaları beklenir.

Yerel, ulusal ve küresel düzeylerde politika oluşturulması açısından Türkiye’deki STK’lar yeterince etkili değil. Bu durum, hem iktidarların tutumundan hem de STK taleplerinin örgütlü ve sistematik biçimde toplumsallaştırılamamasından kaynaklanıyor.

Bu bakımdan Türkiye’deki STK’lar için COP31 önemli bir sınav olacak gibi görünüyor.

“Adil geçiş neden hak temelli tartışılmalı?”

Belém’de düzenlenen COP30’da adil geçiş yeniden en önemli başlıklardan biri olmuştu. Türkiye’de adil geçiş hâlâ eksik ya da dar bir çerçevede mi tartışılıyor? Sivil toplum bu kavramı enerji dönüşümünün ötesine nasıl taşıyabilir?

Teknik özellikleri bakımından adil geçiş çok eksik dile getiriliyor. Belem Adil Geçiş Eylem Mekanizması hak temelli bir anlayışı yansıtıyordu.

Sivil toplumun, iklim politikaları ve adil geçişteki hak temellilik vurgusunu öne çıkarması beklenir. Ancak genelde bu husustan ya hiç bahsedilmediğini ya da çok az bahsedildiğini görüyoruz.

Konu artık başta yaşam hakkı olmak üzere, tüm temel hakların dikkate alındığı bir bağlama taşınmalı. Bu da sivil toplumun önceliği olmasını gerektiriyor.

“Yerelden COP’a: Türkiye’nin çevre mücadeleleri uluslararası gündeme taşınabilir mi?”

Türkiye’de çevre mücadelesi çoğu zaman HES’ler, maden projeleri, ormanlar ya da kıyılar üzerinden yerelde yürütülüyor. COP31, bu yerel mücadeleleri uluslararası iklim müzakerelerine taşıyabilecek gerçek bir fırsat sunuyor mu? Bunun için sivil toplum ne yapmalı?

“Yeşil Bölge”de veya COP mekanları dışında yapılacak açıklama, bilgilendirme gibi çok sayıda etkinlik ile bu tür yerel sorunları uluslararası düzeyde görünür kılmak mümkün.

Bununla birlikte, bunları resmî müzakere gündemine taşımak farklı bir süreçte olanaklı. COP’lardan önce yapılan hazırlık toplantılarından başlayarak düzenli katılım ve iş birliğinin yanında, yerel bir çevre sorununun iklim kriziyle bağlantısını ortaya koyan, önleyici politikalara ilişkin somut öneriler hazırlayan ve bunları müzakerelerde savunabilecek ülke delegasyonlarıyla çalışan uzun soluklu bir hazırlık yapılması gerekiyor.

Öte yandan müzakereler dışında güçlü bir STK hareketi oluşturulup toplumsal talep yaratılabilirse, karar vericileri etkilemek de mümkün. Ancak uluslararası siyasi konjonktürün bugün bunu kolaylaştırmadığını da söylemek gerekir.

“En büyük eksik: Kurumsallaşma ve ortak hareket”

Türkiye’de çevre ve iklim alanında çalışan çok sayıda sivil toplum örgütü var. Ancak COP gibi uluslararası müzakere süreçlerinde, bu örgütlerin ortak talepler geliştirebildiklerini söylemek mümkün mü? Sizce bugün en büyük eksiklik koordinasyon mu, teknik kapasite mi, yoksa karar alıcılara erişim mi?

Maalesef bu, Türkiye’deki sivil toplumun en zayıf olduğu alanlardan biri. Türkiye’deki STK’ların büyük çoğunluğunun uluslararası süreçlerde daha etkili olmaları için söylediğiniz üç konuda da ciddi eksiklikleri var. Öncelikle, bu örgütlerin çoğu uluslararası müzakere süreçlerine dair gerekli bilgiye sahip değil. Bilgisi ve ilgisi olmayınca da bu konuda kapasitelerini geliştirme ihtiyacı hissetmiyorlar.

Türkiye’de iklim alanında çalışan küçük ve yerel sivil toplum örgütlerine baktığınızda, COP31’e hazırlanırken en çok hangi kapasiteyi güçlendirmeleri gerektiğini düşünüyorsunuz? Teknik müzakere bilgisi mi, uluslararası ağlara erişim mi, savunuculuk becerileri mi, yoksa birlikte hareket edebilme kültürü mü?

Hepsini. Bunu da bütünlüklü ve düzenli bir yol haritası ve kararlı bir irade ile yapmaları gerekir.

STK’lar, daha çok bireysel inisiyatiflerle ve süreklilik göstermeyen, kurumsallaşamamış görünümleriyle sadece COP31 için değil, ulusal düzeydeki politikaların belirlenmesinde de gerektiği gibi etkili olamıyorlar.

İlk ve öncelikli konunun kurumsallaşma olduğunu düşünüyorum.

Bir de belli donörlerin önceliklerine göre finanse ettikleri projeleri yapan “ofisler” olmaktan çok, kararlarda eşit paydaşlar olarak yer alabilecekleri mekanizmaları geliştirme konusunu öncelik olarak benimsemeleri gerektiğine inanıyorum.

“Katılım hakkı davet edilmekten ibaret değil”

Sizce hükümet, sivil toplumu yalnızca zirveye davet edilen paydaşlar olarak mı görmeli, yoksa Türkiye’nin COP hazırlık sürecinin ve resmi pozisyonunun oluşturulmasına aktif biçimde dahil etmeli mi? Böyle bir katılım mekanizması nasıl kurulabilir?

Elbette ikincisi olmalı. Bu mekanizma zaten katılım hakkının özünü oluşturuyor.

İktidarın öncelikle sivil toplumu bu haklara sahip bir paydaş olarak kabul etmesi gerekiyor. Sivil toplumu görüş farkı olmaksızın, ayrımcı olmayan bir anlayışla paydaş olarak ele alacak bir bakış açısına ve siyasi iradeye ihtiyaç var.

Bundan sonra da gerekli tüm yasal ve kurumsal düzenlemelerin yapılması gerekir. Bu düzenlemelerin de katılımcı bir süreçle gerçekleştirilmesi lazım. Bu siyasi iradenin oluşması için de yine sivil toplumun bu konudaki taleplerini dayanışmayla birlikte hareket ederek, istikrarlı biçimde gündemde tutması gerekiyor.

“COP31 bittiğinde geriye ne kalmalı?”

Bir yandan Türkiye COP31’e hazırlanıyor, diğer yandan fosil yakıt yatırımları, madencilik projeleri ya da iklim uyumuyla çeliştiği yönünde eleştirilen başka uygulamalar da sürüyor. Bilimsel uyarılarla sahadaki politikalar arasındaki bu çelişkide sivil toplum nasıl bir rol üstlenmeli? COP31 bu çelişkileri görünür kılmak ve politika değişikliği talep etmek için gerçek bir fırsat olabilir mi?

Zaten en önemli fırsat alanlarından birisi de bu durum. Bir süredir Türkiye’deki bazı STK’ların bu konuda çalıştığı görülüyor. Bu taleplerin hem ulusal hem de uluslararası düzeyde yaygınlaştırılması, düzenli, sürekli ve somut önerilerle desteklenmesi yararlı olabilir.

Kasım ayında COP31 sona erdiğinde “Türkiye’deki sivil toplum bu tarihî fırsatı gerçekten değerlendirdi” diyebilmek için hangi üç somut gelişmenin gerçekleşmiş olması gerekir?

Ulusal düzeyde STK’lar arasında örgütlü işbirliği pratiklerinin geliştirilmesi bir kazanım olabilir.

Türkiye’deki sivil toplumun diğer ülkelerdeki benzeri kuruluşlarla işbirliğini ve dayanışmayı geliştirebildiği somut mekanizmaların oluşturulabilmesi, mütevazı bile görünse önemli diğer bir kazanım olacaktır.

İddialı bir gelişme ise COP31’in fosilden çıkış için somut uygulama kararları almasında yönlendirici olmaktır. Bu aşamada pek mümkün görünmüyor ancak yine de bu talebin gündemin önceliği olarak savunulması gerekir.


COP31 hakkında

COP nedir?

COP (Conference of the Parties/Taraflar Konferansı), Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’ne taraf ülkelerin her yıl düzenlediği iklim zirvesidir. Konferansta ülkeler, küresel sıcaklık artışını sınırlandırmaya yönelik hedefleri, sera gazı emisyonlarının azaltılmasını, iklim değişikliğine uyum politikalarını ve iklim finansmanını müzakere eder.

COP31 ne zaman ve nerede yapılacak?

COP31’in Kasım 2026’da Türkiye’nin ev sahipliğinde Antalya’da düzenlenmesi planlanıyor. Zirveye 190’ı aşkın ülkenin yanı sıra uluslararası kuruluşlar, bilim insanları, yerel yönetimler, iş dünyası ve binlerce sivil toplum temsilcisinin katılması bekleniyor.

Sivil toplum neden COP’lara katılıyor?

Sivil toplum kuruluşları COP’larda karar alma yetkisine sahip olmasa da “gözlemci” statüsüyle müzakereleri takip edebiliyor; ülke delegasyonlarıyla görüşmeler yapabiliyor, etkinlikler düzenleyebiliyor, uluslararası ağlar kurabiliyor ve iklim politikalarını etkilemeye yönelik savunuculuk faaliyetleri yürütebiliyor.

Bu yıl hangi başlık öne çıkıyor?

COP31 hazırlık sürecinde öne çıkan başlıklardan biri, iklim politikalarının sosyal adaleti de gözetmesini amaçlayan “adil geçiş” yaklaşımı. Bu kavram, yalnızca fosil yakıtlardan çıkışı değil; dönüşümün çalışanlar, yerel topluluklar ve kırılgan gruplar açısından adil biçimde yürütülmesini ifade ediyor.