“Yolsuzluk öldürür”
Yolsuzluğun bedelini hesaplarken çoğu zaman paraya bakıyoruz; peki insan hayatına ne kadar değer biçiyoruz? Başsavcı Kövesi’nin Tempi faciası üzerinden sorduğu soru, kamu kaynakları, güvenlik ve hesap verebilirlik arasındaki görünmeyen bağı yeniden düşünmeye çağırıyor
08.08.2026
“Ekonomik suçların küçük bir mesele olmadığını anlamamız için daha kaç facia yaşanması gerekiyor?” Bu sorunun sahibi, Avrupa Başsavcılığı’nın (EPPO) ilk Başsavcısı Laura Codruța Kövesi. Avrupa’da yolsuzluk ve kamu kaynaklarının kötüye kullanılması denildiğinde son yıllarda en çok konuşulan isimlerden biri. Türkiye’de ise adını, Avrupa’daki kadar sık duymuyoruz.
Kövesi’nin adını, Avrupa’da yürüttüğü soruşturmalara ilişkin bir haberde ilk kez fark ettim. Asıl dikkatimi çeken ise soruşturmalarının kendisinden çok, yolsuzluk meselesiyle ilgili kurduğu cümle oldu. Yolsuzluk hakkında konuşurken aklımıza çoğunlukla para geliyor: usulsüz ihaleler, kaybolan kamu kaynakları, haksız kazanç…
Oysa Kövesi’nin işaret ettiği başka bir ihtimal var: Ekonomik suçların bedeli her zaman ekonomik olmayabilir.
Görev süresinin son aylarına girerken Kövesi, yalnızca AB bütçesine karşı işlenen suçlarla mücadeledeki sert tutumuyla değil, soruşturmalarının siyasi iktidarlara uzandığı ülkelerde EPPO’nun bağımsızlığı konusunda verdiği mücadeleyle de Avrupa’nın en dikkat çekici savcılarından biri olmayı sürdürüyor.
Bu, aslında ilk bakışta şaşırtıcı bir fikir değil. Kamu kaynaklarının yanlış kullanılmasının, denetimin zayıflamasının ya da güvenlik yatırımlarının geciktirilmesinin insan hayatını tehlikeye atabileceği sonucunu çıkabiliriz. Fakat yolsuzluğu konuşurken zihnimizde ilk olarak ölümün canlanmadığını tahmin ediyorum.
Kövesi’nin sözleri bana tam da bu nedenle çarpıcı geldi. Yolsuzluğa yalnızca “kimin hakkı yenildi, ne kadar para kaybedildi?” sorusuyla değil, “bunun bedelini kim ödedi?” sorusuyla da bakmak mümkün.
Kövesi’nin bu soruyu sorarken işaret ettiği olay, 28 Şubat 2023 gecesi Yunanistan’da yaşanan Tempi tren faciasıydı. Kövesi’nin yolsuzluğun ölümle sonuçlanabileceğine işaret eden sözleri ise facia ile bağlantılı yürütmeye devam ettiği yolsuzluk soruşturması zamanından 2025 yılına ait.
Atina’dan Selanik’e giden yolcu treni, Larissa yakınlarında bir yük treniyle aynı hatta kafa kafaya çarpıştı. 57 kişi hayatını kaybetti. İlk bakışta bir tren kazası olarak görünen facianın ardından ise başka bir soru ortaya çıktı: Avrupa Birliği’nin Yunanistan demiryollarının güvenliğini artırmak için sağladığı milyonlarca avro nereye gitmişti?
Avrupa Başsavcılığı’nın incelediği dosyanın merkezinde, Yunanistan demiryollarındaki sinyalizasyon ve uzaktan kumanda sistemlerinin modernizasyonunu öngören ve AB fonlarıyla finanse edilen 717 numaralı sözleşme vardı. Sistemin zamanında tamamlanmamış olması, trenlerin aynı hatta bulunmasını önleyecek sinyalizasyon ve uzaktan kumanda sistemlerinin devrede olmadığı bir tablo ortaya çıkarmıştı. Kövesi’ye göre proje zamanında ve doğru şekilde tamamlanmış olsaydı, Tempi faciası önlenebilirdi.
İşte tam bu noktada, yolsuzluk hakkında bildiğimizi sandığımız hikâyenin çerçevesi değişiyor. Çünkü ortada yalnızca kaybolmuş ya da yanlış kullanılmış milyonlarca euro yok. O paranın doğru kullanılmamasının, çalışması gereken bir sistemin çalışmamasının ve yıllarca ertelenen bir güvenlik yatırımının sonunda 57 insanın hayatıyla kesiştiği bir hikâye var.
Ve bu soru yalnızca Yunanistan’a ait değil.
Üstelik bunun için uzak bir tarihe gitmeye de gerek yok. Geçtiğimiz ay, 8 Temmuz’da, Çorlu tren faciasının üzerinden tam sekiz yıl geçti. 25 kişinin hayatını kaybettiği facianın yıldönümünde aileler bir kez daha bir araya geldi; hayatını kaybedenlerin fotoğraflarının bulunduğu ve “Adalet istiyoruz” yazılı pankartla anıtın önüne yürüdü.
Tempi ile Çorlu’yu aynı kefeye koymak ya da iki facianın arkasında aynı nedenlerin bulunduğunu iddia etmek elbette mümkün değil. İki olayın hukuki dosyaları, nedenleri ve sorumluluk zincirleri birbirinden farklı. Ancak aralarında daha temel bir ortaklık var: Her iki olay da bizi, bir trenin raydan çıktığı ya da iki trenin çarpıştığı o son ana bakmakla yetinmeyip, o ana kadar alınan kararları sorgulamaya zorluyor.
Güvenlik için ayrılan kaynaklar nasıl kullanıldı? Bakım ve denetim görevleri nasıl yerine getirildi? Yapılması gerekenler neden yapılmadı? Ve en önemlisi, bu kararların bedeli kim tarafından ödendi? Bu soruların her birinin cevabı elbette “yolsuzluk” olmak zorunda değil. Fakat bir facianın sorumluluğunu yalnızca kazanın gerçekleştiği o birkaç dakikaya sıkıştırdığımızda, yıllar boyunca alınan kararların, ertelenen yatırımların, yapılmayan denetimlerin ve göz ardı edilen uyarıların hikâyedeki payını gözden kaçırabiliriz. İnsan hayatını korumakla yükümlü sistemlerin nasıl yönetildiğine bakmak, bazen facianın kendisinden daha geriye gitmeyi gerektiriyor.
Bu yüzden Çorlu’da da facianın hikâyesini yalnızca 8 Temmuz 2018’de, trenin raydan çıktığı o birkaç dakikada aramak yeterli değil. Biraz daha geriye gittiğimizde karşımıza bakım, denetim ve bunların maliyeti çıkıyor. Kazadan kısa süre önce, hattın bakımına ilişkin bir ihale gerekli ödeneğin tahsis edilmemesi nedeniyle iptal edilmişti. Duruşmalarda ise yol bakım projesinin yeterli ödenek olmadığı için ertelendiği ve hatta görev yapan bakım bekçilerinin sayısının yetersiz olduğu yönünde ifadeler verildi. Kazadan önce hattın ve ilgili altyapının durumuna ilişkin uyarılar da yapılmıştı. Bunlar tek başına “yolsuzluk” kanıtı değil; ancak güvenliğin de bir maliyeti olduğunu hatırlatıyor. Ve ister istemez şu soru ortaya çıkıyor: Bir güvenlik önleminin maliyeti karşılanmadığında, tasarruf edildiği sanılan para gerçekten tasarruf mudur?
Bunların hiçbiri tek başına bir yolsuzluk hikâyesi anlatmıyor. Fakat kamu güvenliği ile ekonomik kararların birbirinden bağımsız olmadığını gösteriyor. Bir kurumun hangi bakımı yapacağına, kaç personel çalıştıracağına ya da hangi yatırımı ne zaman gerçekleştireceğine ilişkin kararların her biri aynı zamanda bir kamu kaynağı kararı.
Üstelik bu soruyu yalnızca demiryollarıyla sınırlamak da mümkün değil. Bir maden ocağındaki güvenlik yatırımlarından bir binanın denetimine, kritik bir altyapı projesinin bakımından afetlere karşı alınan önlemlere kadar pek çok alanda benzer bir ilişki var. Her olayda yolsuzluk olduğunu söylemek gerekmiyor. Ancak daha temel bir soruyu her zaman sorabiliriz: Güvenliği sağlamak için ne yapılması gerekiyordu ve neden yapılmadı?
Belki de ekonomik suçlara ve kamu kaynaklarının kullanımına bakarken yalnızca kaybolan paranın peşine düşmek yetmiyor. Bir ihalede uğranılan kamu zararını, bütçeden eksilen milyonları hesaplayabiliyoruz. Ama yapılmayan bir bakımın, ertelenen bir yatırımın ya da çalışmayan bir güvenlik sisteminin gerçek maliyetini nasıl hesaplıyoruz?
Türkiye’nin yolsuzlukla mücadeledeki tablosuna ilişkin güncel uluslararası değerlendirmeler de bu tartışmanın yalnızca teorik olmadığını gösteriyor. OECD, 9 Temmuz 2026’da yayımladığı son değerlendirmesinde Türkiye’nin yabancı kamu görevlilerine rüşvet verilmesiyle ilgili vakaları tespit etme, soruşturma ve kovuşturma konusunda ciddi eksiklikler bulunduğunu belirtti.
Ancak yolsuzlukla mücadeleyi yalnızca çalınan paranın peşine düşmek olarak görmek yeterli olmayabilir. Çünkü bazı kamu zararlarının faturası bilançolarda görünmez. Bazen bir bütçe kaleminde eksilen para, yıllar sonra bir hastane koridorunda, bir maden ocağında, bir enkazın altında ya da bir tren hattında karşımıza çıkabilir.
Belki de bu yüzden Kövesi’nin sözlerini yalnızca Tempi dosyasına ilişkin bir açıklama olarak görmemek gerekiyor. Görev süresinin sonuna yaklaşırken geride bıraktığı en önemli şeylerden biri, yolsuzluk ve ekonomik suçlara bakışımızı yalnızca kaybolan paralar üzerinden kurmamamız gerektiğine dair ısrarı olabilir. Kamu kaynaklarının nasıl kullanıldığını, kimin denetlediğini ve yapılmayanların bedelini sormak; yalnızca bir soruşturmanın değil, kamusal hesap verebilirliğin de başlangıç noktası.
Böyle savcıların ve onları bağımsız biçimde çalıştırabilen kurumların önemi de belki tam burada ortaya çıkıyor. Çünkü bazı sorular, sorulmadığında yalnızca bir dosya kapanmıyor; toplumun neyi normal kabul ettiği de değişiyor.
Tempi faciası: Yunanistan, 28 Şubat 2023
57 kişinin hayatını kaybettiği facianın ceza davası Mart 2026’da başladı. Davada 36 sanık bulunuyor ve yargılamanın uzun sürmesi bekleniyor. Bunun yanında, Avrupa Başsavcılığı’nın (EPPO) demiryolu sinyalizasyon projesi ve AB fonlarının kullanımına ilişkin soruşturması da devam ediyor. EPPO, 2025’te aynı soruşturma kapsamında 16 şüpheli hakkında ek suçlamalar yöneltti. Bu soruşturma, ceza davasından ayrı ilerliyor. Kövesi’nin EPPO’su, özellikle 717 numaralı sözleşme kapsamında olası usulsüzlükleri ve kamu zararını araştırıyor.
Çorlu faciası: Türkiye, 8 Temmuz 2018
25 kişinin hayatını kaybettiği kazaya ilişkin ceza davasında Nisan 2024’te karar çıktı. Dokuz TCDD görevlisi çeşitli hapis cezalarına çarptırılırken dört sanık beraat etti. Ancak mağdur aileleri ve avukatları, sorumluluğun yalnızca teknik personelle sınırlı tutulmasına itiraz ederek daha üst düzey yöneticilerin ve karar vericilerin de araştırılmasını talep etti. Dosyanın hukuki süreci ve ailelerin adalet mücadelesi kararın ardından da devam ediyor.