Sosyal medyanın bir arkadaş ağından bir içerik pazarına dönüşmesi, insanları birbirine bağlayan ince ama güçlü ipliklerin kopmasına neden oluyor. İllüstrasyon: prashant chaugule / Behance

Dijital erozyon: Algoritmalar bağlarımızı nasıl koparıyor?

Meta’nın kurucusu Mark Zuckerberg, sosyal medyanın artık arkadaş etkileşiminden ziyade içerik üreticisi etkileşimine dayandığını açıkladı. Bu söylem ve veriler, dijitalleşmenin toplumsal bağlar üzerindeki etkisi hakkında bize ne anlatıyor?

İLKAN AKGÜL

21.04.2026

Klasik bir düşünceyle başlayalım. İnternet, bilginin özgürleştiği, mesafelerin yok olduğu, birbirini tanımayan insanların büyük bir mahallede buluşabileceği ve sınırsız, eşit bir iletişim kurabileceği gibi romantik bir vaatle tanıtıldı. Ancak zamanla bu vaadin bir ütopya olduğunu anlamaya başladık. Daha sonrasında hayatımıza girmeye başlayan sosyal platformlar ise bu ütopyayı gerçek hayattaki bağlarımızı dijital dünyaya taşıyan, uzun süredir görmediğimiz bir arkadaş ya da akrabamızı bile anında bulabileceğimiz sosyal bir köprüye dönüştürdü. Kendimden de çok net hatırlıyorum. İlk Facebook hesabımı açtığım dönemde ilkokuldaki sınıf listemi önüme alıp sırayla yakın olduğum arkadaşlarımı arardım ve çok heyecanlı bir deneyimdi. O heyecan bugün yaşadığımız dünyaya oldukça uzak ve o romantik dönem çoktan kapandı. O günlerden itibaren reklam gelirleri ve kullanıcı verisi odaklı iş modelleri öne çıktı. 2020’lerde ise Facebook’un yanı sıra Tiktok, YouTube gibi platformlar da pazarın büyük oyuncuları haline geldi. Bugünden düne bakınca görebiliyoruz ki başlangıçta beklenen vaatler, ticarileşme kaygısı ve algoritmik yönlendirmelerle zayıflatıldı ya da bu yoldan sapıldı.

Facebook’un ve yeni ticari adıyla Meta’nın kurucusu Mark Zuckerberg, son dönemlerde sosyal medyanın artık arkadaş etkileşiminden ziyade büyük oranla içerik üreticisi etkileşimine dayandığını belirtiyor. Bu söylemler, değişen paradigmanın artık şikâyet edilen bir olgu halinden çıkıp kurumsallaştığını gösteriyor. Hatta Meta, 2025’teki antitröst davası için mahkemeye sunduğu grafikte, arkadaşlar tarafından yayınlanan içerikleri görüntüleme süresinin Facebook’ta son iki yılda %22’den %17’ye, Instagram’da ise %11’den %7’ye düştüğünü gösterdi. Yanlış anlamayın, bu sayılar sadece bir arayüz güncellemesinin sonucu değil, insan ilişkilerimizin ve toplumsal normlarımızın sistematik bir şekilde aşındığı dijital erozyon sürecinin de önemli bir göstergesi. Sosyal mecralar bir yanlarıyla bu değişime belki göstermelik, belki değil bilemiyorum, direnmeye çalışıyor. Mesela Meta 2024 yılında yeni bir “Arkadaşlar” sekmesi ekleyerek eskisi gibi bağlantı odaklı bir işleyişe geri dönmek istedi, fakat küresel alışkanlıklar tersine dönemedi. Instagram ise 2025’te DM’lere daha fazla ağırlık vererek iletişim deneyimlerini iyileştirmek istediğini açıkladı.

Bu erozyonun izini sürersek, en derin etkinin ‘bağlantı’ kavramında meydana gelen radikal değişimde olduğunu görebiliriz. Facebook’un o masum ilk sloganını hatırlayanlar bilir: “Facebook, tanıdıklarınla iletişim kurmanı ve hayatında neler olduğunu paylaşmanı sağlar.” Eskiden bağlantı kurmak duygusal yatırım gerektiren insani bir eylemdi. Sosyolog Zygmunt Bauman’ın “akışkan modernlik” diye tanımladığı çağımızda ise sosyal medya platformlarının yapısı gereği bu bağ tamamen tek taraflı bir tüketime indirgendi. İlişkiler artık katı değil, akışkan. Kolayca kurulabiliyor ve aynı hızda kopabiliyor.

Facebook’un bir zamanlar arkadaş etkileşimine dayalı platform modelinin düsturu.


Dijital bağ bozumu ve “mükemmel küçük hayatlar”

Kendimizi zamanla bot benzeri varlıklara benzetmeye başladım. Bireyler artık kendi hayatlarını yaşamak yerine, algoritmanın onayını alacak şekilde mükemmel küçük hayatlar inşa ediyor. Herkes adeta birer küratör. Bu nedenle otantik bir kimlik yerine dijital bir illüzyon içinde kayboluyoruz. Eskiden sosyal medyayı belki birer günlük gibi kullanıp çoğu zaman aklımızdan geçenleri paylaşırken, bugün başkalarının beğenisine sunulan vitrinler olarak tasarlıyoruz. Bu durum, derin bağlar kurma kapasitemizi zayıflatıyor. Nitekim, bağ kurmak zaman ve sabır gerektirir. Karşılıklı kırılganlıklara ihtiyaç duyar. Ancak bugün bütün bunlara tezat bir durumla karşı karşıyayız. Birini tanımak için artık onunla vakit geçirmek zorunda değiliz. Sadece birkaç fotoğrafına bakarak zihnimizde hızlıca bir karakter inşa edebiliyoruz. Ama ne yazık ki bu karakter genellikle kişinin kendisi değil, algoritmanın öne çıkarmayı uygun gördüğü yönleri oluyor.

Üstelik bu erozyonun yalnızca kişisel maliyetleri yok. Toplumsal olarak dikkatimizin bilinçli bir şekilde ‘daha aşırı’ içeriklere yönlendirilmesi toplumsal maliyetleri de artırıyor. Algoritmalar, etkileşimi en üst düzeye çıkarmak için tasarlandığından dolayı öfke ve tehdit duygularını bolca ödüllendiriyor. Bu durum, nefret söylemi ile ifade özgürlüğü arasındaki ince sınırda salınan içeriklerin viral hale gelmesine neden olan yeni bir düzen yaratıyor. İnsanlar karşıt görüşteki bireyleri artık bir tartışma arkadaşı olarak değil, yok edilmesi gereken parazitler olarak görüyor. Çok basit bir milli maç zaferinde bile timeline’ımız kavga gürültüden geçilmiyor. Dijital ortamda yaşanan bu şiddetin normalleşmesi ve algoritmalar tarafından teşvik edilmesi, toplumsal barışı ve bir arada yaşama kültürünü derinden sarsıyor.

Modernlik üzerine çalışmalarıyla tanınan Polonya asıllı Britanyalı sosyolog ve filozof Zygmunt Bauman (1925-2017).

Bu yüzden “bağlantı” artık yalnızca bir veri. Birini takip etmek ve arkadaş olmak, duygusal bir yakınlıktan öte, bizi o akışın bir parçası haline getiriyor. Çünkü sadece birbirimizin içeriklerine maruz kalıyoruz ve çoğu zaman bu maruz kalma hali tek yönlü bir biçimde işliyor. Yani birini tanımıyoruz, sadece içeriklerini tüketiyoruz. İşte size bağın doğasında köklü bir değişim… Bir zamanlar ilişkilerin derinliğiyle ölçülen bağlar, artık görünürlükle ölçülüyor. Bu yüzeyselleşme, dikkat ekonomisinin doğrudan bir sonucu. Dikkatimiz dünyadaki en sınırlı kaynaklardan biri ve bu dikkati ele geçirmek için platformlar binlerce kişiyi çalıştırıyor, agresif stratejiler kullanıyor.

Geçtiğimiz günlerde kaybettiğimiz ve vefat haberini duyunca bir an ‘Yaşıyor muydu ki ya?’ diye kendime sorduğum Habermas’ın idealindeki vatandaşların özgürce tartışabildiği “kamusal alan” anlayışı, bugün algoritmik düzenin ve içerik tüketimi hırsının altında eziliyor. Bu ideal erozyona uğradı. Platformlar artık algoritmik dar ve nefreti güçlü bir grubun görüşünü pompalarken, kullanıcıların farklı fikirlere maruz kalmalarını minimize ediyor. Sosyal medyanın bir arkadaş ağından bir içerik pazarına dönüşmesi, insanları birbirine bağlayan ince ama güçlü ipliklerin kopmasına neden oluyor. Bu dijital erozyonla başa çıkmak, yalnızca teknoloji kullanımını sınırlamakla değil, “bağlantı” kavramına o eski ve insani anlamını yeniden kazandırmakla mümkün.

Bir zamanlar ilişkilerin derinliğiyle ölçülen bağlar, artık görünürlükle ölçülüyor.

Bugün yaşadığımız durumu yalnızca bir iletişim krizi değil, bir algı krizi olarak değerlendirmenin daha doğru olduğunu düşünüyorum. Gerçekliğimiz ve sinir uçlarımız algoritmalara teslim olmuşken, dikkatimize ve birbirimizin gerçekliğine sahip çıkmak zorundayız. Bauman’ın dediği gibi, bu çağın en büyük kaybı dayanıklı bağlar kurma yeteneğimizin körelmesi. Bu yeteneği geri kazanmadıkça, ne kadar “bağlı” görünürsek görünelim, aslında birbirimize hep yabancı kalmaya devam edeceğiz.