Google ve Anthropic gibi şirketler, etik soruları düşünürlere emanet etmeye karar verdiler.

Silikon Vadisi’nde aydınlanma çağı

Yazılımcılar out, filozoflar in: Google’ın filozof istihdam etmesiyle birlikte acaba yapay zekâ yalnızca bir algoritma problemi olmaktan çıkıp, etik ile toplum biliminin ana damarlarından biri mi haline geliyor?

İLKAN AKGÜL

24.06.2026

Geçtiğimiz haftalarda teknoloji haber sitelerinde ya da sosyal medya akışınızda karşınıza çıkmış olabilir. Açıkçası, ilk gördüğümde bunun bir clickbait haber olduğunu düşündüm. Meğer değilmiş, dünyanın en büyük bilişim ve yapay zekâ şirketlerinden biri gerçekten de filozof istihdam etmeye başlamış. Ve görünen o ki, bu yalnızca başlangıç. Tüm işaretler, bu eğilimin bir istisna olmadığını ve önümüzdeki yıllarda daha da güçleneceğini gösteriyor.

Peki, bu habere baktığımızda ne görüyoruz? Bir yanda yazılımcılar, veri bilimciler ve her geçen gün daha da güçlenen kuantum bilgisayarlar, milyarlarca dolarlık yatırımlarla yeni modeller inşa etmeye çalışıyor. Diğer yanda ise bu ekiplere, insanlığın binlerce yıldır peşinden koştuğu sorulara yanıt arayan filozoflar katılıyor. “Biz kimiz?”, “Doğru nedir?”, “Ahlak nerede başlar, nerede biter?” gibi soruların yanıtlarının yalnızca algoritmalarla verilemeyeceği artık açıkça görülüyor.

Eğer bir beyaz yakalıysanız, aklınıza hemen şu sorunun gelmesi son derece doğal: Kodların, ekranların ve bitmek bilmeyen klavye seslerinin arasında, bir teknoloji şirketinde felsefe mezunu biri ne iş yapar? Sonuçta yapay zekânın baş döndürücü ve bazen ürkütücü bir hızla geliştiği bir gerçek. İlk zamanlarda yapay zekâya yemek tarifi ya da hava durumunu sorarken, bugün ona duygularımızı anlatıyor, ondan tavsiye istiyor ve hatta onu terapistimizin yerine koyuyoruz. Verileri analiz etmesi, karmaşık denklemleri çözmesi, lojistik süreçleri optimize etmesi gibi görevleri yerine getirmesi artık yeterli değil. Yeri geldiğinde şiir yazması, felsefi tartışmalara katılması, hukuki değerlendirmelerde bulunması ve hatta insanlarla empati kurduğu izlenimini yaratması da bekleniyor. Hatta Anthropic’in ‘yapay zekayı geliştirmeye ara vermeliyiz’ uyarısını da burada hatırlatayım. Teknolojinin kendi sınırlarıyla yüzleşmeye başladığı bir dönüm noktasındayız.

Haberi biraz daha yakından inceleyelim. Söz konusu atama yalnızca sembolik bir unvan ya da vitrin süsünden ibaret değil. Cambridge Üniversitesi’nde zihin felsefesi ve bilişsel bilimler alanlarında çalışan Prof. Henry Shevlin bu görevi resmî olarak üstlenmiş. Üstelik görev tanımının başlıkları bilimkurgu filmleriyle yarışacak kadar sıra dışı: Makine bilinci, insan-yapay zekâ ilişkileri ve AGI, yani Yapay Genel Zekâ çağına hazırlık. Üstelik bu eğilim yalnızca Google ile sınırlı değil. Şirketin en güçlü rakiplerinden Anthropic de, yapay zekâ modeli Claude’un karakterini, değerler sistemini ve ahlaki duruşunu şekillendirmek için felsefe camiasından bir başka araştırmacı, Amanda Askell ile çalışıyor.

Türkiye’ye baktığımda ise yıllardır felsefe öğrencilerine yöneltilen o kaçınılmaz soruyu hatırlamadan edemiyorum: “Felsefe okuyorsun da ne iş yapacaksın?” Açıkçası, bu soruya her zaman biraz üzülmüşümdür. Çünkü bugün geldiğimiz noktada, geleceğimizi şekillendiren yapay zekâ modellerinin karakteri, değerleri ve karar alma süreçleri giderek daha fazla filozofların birikimine emanet ediliyor. Görünen o ki, mesele artık yalnızca “Bu sistemi nasıl daha hızlı çalıştırırız?” sorusu değil. Asıl soru şu: “Tam olarak ne üretiyoruz ve bunun insanlığa etkisi ne olacak?”


Kodladım, düşünüyor (öyleyse var mı?)

Bence burada altı çizilmesi gereken önemli bir ayrım var: Bir şeyi üretme kapasitemiz ile onun ne anlama geldiğini kavrama kapasitemiz aynı şey değil. İnsanlık tarih boyunca olağanüstü icatlar yaptı. Örneğin, telefon ekranlarını sonsuza kadar kaydırabilmemizi sağlayan teknolojiler mühendislik açısından son derece etkileyici. Ancak bu tasarımların dikkatimiz, zihinsel sağlığımız ve toplumsal ilişkilerimiz üzerindeki etkilerini yalnızca onları geliştiren mühendislerin perspektifinden anlamak mümkün değil.

Dolayısıyla, büyük yapay zekâ şirketlerinin felsefecilere kapı açmaya başlamasını, teknolojinin insanı taklit etme yeteneğinin bir sonucu olarak görebiliriz. Bu modelleri geliştirenler, bir noktada yapay zekâyı eğitirken başvurabilecekleri ortak bir “insanlık rehberine” sahip olmadıklarını fark ettiler. İşte tam bu tıkanma noktasında, filozoflar devreye girdi. İnsan zihninin, dilin ve ahlakın nasıl işlediğine dair birikimleriyle, binlerce yıllık medeniyetimizin nereden gelip nereye gittiğini ve bu hikâyenin yapay zekâya nasıl aktarılabileceğini tartışmaya davet edildiler.

Geliştirilen bu ortaklığın en önemli odak noktalarından biri, şüphesiz yapay zekânın “karakterinin” tasarlanması oldu. Bugün basit bir sohbet başlattığımız hemen her yapay zekâ asistanı, belirli bir üslup, sabır ve nezaket çerçevesinde yanıt veriyor. Peki, aynı model bir politik krizde, dini bir tartışmada veya hassas bir toplumsal olayda nasıl bir tavır sergilemeli? Tarafsız mı olmalı? Yoksa evrensel insan haklarını mı savunmalı? Diyelim ki tarafsız olacak… Nefret söylemine karşı da mı eşit mesafede durmalı?

Burada karşımızda oldukça ciddi bir mesele, hatta nur topu gibi bir kriz var: Makine hedefleriyle insanlığın çıkarlarını nasıl uyumlu hâle getireceğimiz sorunu. Yapay zekâ sistemleri giderek gelişirken, onların amaçlarıyla insan ihtiyaçları arasındaki mesafeyi kapatmak başlı başına bir araştırma alanına dönüşmüş durumda.

Üstelik bu şirketlerde çalışan felsefeciler yalnızca soyut etik teoriler üretmekle kalmıyorlar. Bu teorileri uygulanabilir ilkelere ve somut tasarım kararlarına dönüştürmeye çalışıyorlar. Örneğin, Askell’in Anthropic’teki çalışmalarına bakıldığında, yapay zekâ sistemlerini daha dürüst, daha şeffaf ve kullanıcılarına karşı daha güvenilir hâle getirme çabası öne çıkıyor. Yani mesele artık yalnızca “Doğru olan nedir?” sorusunu sormanın ötesinde, bu sorunun cevabını bir algoritmanın davranışlarına nasıl yansıtacağımızı da bulmak.

İşte bu tür soruların hazır bir cevabı ya da evrensel bir kılavuzu yok. Bu nedenle teknoloji şirketlerinde görev alacak filozoflar, yapay zekânın böylesi meseleler karşısında nasıl bir tutum benimsemesi gerektiğini, hangi etik ilkelerden hareketle düşünmesi ve yanıt üretmesi gerektiğini de tartışıp tasarlayacaklar. Başka bir deyişle, etkileşim kurduğumuz sistemin değerler bütününü de oluşturmaya çalışacaklar.

Elbette bu dönüşümün bireysel düzeyde yarattığı etkileri de göz ardı etmemek gerekiyor. Yapay zekâ gündelik hayatın içine girdikçe, yalnızlık, can sıkıntısı, anlam arayışı gibi insani duygularla giderek daha sık karşılaşmaya başladık. Bugün yalnızlıktan yakınan milyonlarca insan zamanlarının önemli bir bölümünü yapay zekâ tabanlı botlarla sohbet ederek geçiriyor. İlk bakışta zararsız görünse de bu durum uzun vadede ciddi toplumsal sorunlara yol açabilir. Çünkü yapay zekâ insanların birbirleriyle kurduğu ilişkilerin doğasını kökünden değiştirme potansiyeline sahip.

Burada ince bir denge var. Sabır ve nezaket zamanla kullanıcıyı sürekli onaylayan bir ilişki biçimine dönüşebiliyor, tıpkı siyasette olduğu gibi. Böyle bir durumda öncelik hakikat değil, memnuniyet hâline geliyor. Peki, ya kullanıcı kendine zarar vermek istediğini söylerse ve yapay zekâdan fikir alırsa ne olur? Yapay zekâ sistemlerinin temel risklerinden biri de bu: Kullanıcıya doğru olanı söylemek yerine duymak istediğini söylemeye başlamaları. Bu nedenle ChatGPT’nin ya da başka bir modelin hızlı cevap vermesi tek başına çok fazla anlam ifade etmiyor. Hız nihayetinde bir performans meselesi. Dürüstlük ise bambaşka bir şey: Felsefi bir problem.

Google DeepMind, makine bilinci ve Yapay Genel Zekâ (AGI) çağına hazırlık çalışmalarına katkı sunması için Cambridge Üniversitesi’nden araştırmacı Henry Shevlin’i filozof sıfatıyla işe aldı.


Neredesin Marx? Neredesin Adam Smith?

Diğer tarafta ise iş dünyasının ve ekonominin geleceğine ilişkin tartışmalar var. Her ne kadar bu görüşe bütünüyle katılmasam da, yapay zekâ geliştikçe özellikle beyaz yakalı mesleklerden yaratıcı sektörlere kadar uzanan geniş bir alanda milyonlarca insanın işini kaybedebileceğine dair ciddi endişeler dile getiriliyor. Bu yalnızca bir istihdam krizinin yanı sıra, derin bir anlam krizine de yol açabilir. Modern insan, kimliğini büyük ölçüde sahip olduğu iş üzerinden tanımlıyor. Peki, bir gün yapay zekâ işimizi bizden daha hızlı, daha ucuz ve daha iyi yapmaya başlarsa ne olacak? O noktadan sonra insan hayatına anlamı nereden devşirecek? Dolayısıyla, mesele bugünün ürünlerini tasarlamanın ötesinde, yapay zekânın yaratacağı “amaçsız insan” simülasyonuna karşı yeni toplumsal modellerin geliştirilmesi. Marksist felsefeden liberal teorilere kadar pek çok düşünce akımı, teknolojinin getirdiği refahın adil dağıtılması sorusuna yanıt ararken gelecek için önemli bir rol oynamalı.

Yapay zekâ özelinde konuşmakla birlikte, bu dönüşüm felsefe disiplininin kendisini de değiştirmeye başlıyor. Yüzyıllardır üniversite amfilerinde tartışan çağın filozofları, artık teorilerinin milyarlarca insanın cebindeki telefonlarda anında uygulandığı gerçeğiyle karşı karşıya. Yani, felsefe artık doğrudan sahaya inerek üretim yapan disiplinler kervanına katıldı. Peki bu gelişme felsefeye yeni bir güç mü kazandırıyor, yoksa onu sınayarak dönüştürüyor mu? Bu sorunun şimdilik kesin bir cevabı yok. Ancak bir şey açık: Felsefe çağımızda ilk kez bu ölçekte pratik bir etki alanı kazanıyor. Bu tür istihdamların yaygınlaşması, teknoloji şirketlerinin attıkları her adımın insan ve toplum üzerindeki etkilerini daha derinlemesine değerlendirme imkânı sağlayabilir.

Bu tartışma uzayıp gider. İçinden geçtiğimiz dönem adeta yeni bir entelektüel rönesansı andırıyor. Ancak bu gelişmeleri gereğinden fazla romantize etmemekte de fayda var. Sonuçta teknoloji şirketleri filozofları felsefeye duydukları sevgiden dolayı işe almıyor. Gerçek çok daha basit: Ürettikleri teknolojilerin yarattığı etik, toplumsal ve psikolojik maliyetler giderek büyüyor. Üstelik bu maliyetler ölçülemeyecek kadar karmaşık.

Kapitalizm hiçbir zaman doymuyor. Sürekli yeni alanlar, yeni çözümler ve yeni uzmanlıklar talep ediyor. Ancak bu bitmek bilmeyen açlık, medeniyet tarihi boyunca her dönemin kendi yıldızlarını yaratmasına da yol açtı. Çağımızın yıldızları mühendislerdi. Yarınsa sahneyi, hiç beklenmedik biçimde, filozoflar mı alacak yoksa?

Shevlin gibi isimler bilinç, zihin ve anlam üzerine çalışırken, Askell gibi etikçiler yapay zekâ sistemlerinin karakterini, güvenilirliğini ve davranış ilkelerini tasarlamaya uğraşıyor. Gelecek diye tarif ettiğimiz zaman dilimi artık kapımızın eşiğinde. Yapay zekâ şirketleri de her şeyin bu kadar hızlandığı ve akışkanlaştığı bir çağda, yeni dünyayı kurmak için yalnızca iyi kod yazmanın yeterli olmayacağının sanki farkında. Ne inşa ettiğimizi, neden inşa ettiğimizi ve bunun insanlara ne yapacağını da anlamamız gerektiğini görüyorlar. Belki de bu yüzden, yapay zekâ çağının en önemli becerilerinden biri, Antik Yunan’da veya Aydınlanma Çağı’nda olduğu gibi, en temel soruları sorabilmek olacak.